Bauhaus 100: Bir Manifesto, Bir Ekol, Bir Okul

2019 yılı tüm dünyada Bauhaus okulunun kuruluşunun 100. yılı olarak kutlanıyor. Sadece 14 yıl açık kalmasına rağmen mimarlık, tasarım dünyası ve eğitimi üzerindeki etkisi çok daha uzun soluklu olan Bauhaus okulu Walter Gropius yönetiminde 1919 yılında Weimar’da kuruldu. Bugün bir tasarım okulundan çok daha geniş bir alanı, bir ekolü temsil eden Bauhaus’un sınırlarını belirlemek, tarihi gelişimini anlatmaktan çok daha güç.

Alman Werkbund’unun önemli figürlerinden mimar Walter Gropius’un geleceğin binasını yaratmak için sanatçı ve zanaatkarları buluşturarak programını oluşturduğu Bauhaus okulunun Weimar’daki ilk döneminin, Arts&Crafts akımının ünlü temsilcisi Henry Van der Velde’nin yönettiği Weimar School of Arts & Crafts mirası üzerinde yükseldiğini söylemek şaşırtıcı görünse de yanlış olmaz. Kuruluş manifestosunun özünde de I. Dünya Savaşı ve endüstri devrimi sonrası değişen dünyada yeni “yapı” üretimini yani “mimarlığı” merkeze koyan ve diğer tüm sanat disiplinlerinin yapıya hizmet vermek üzere örgütlenmesi gerektiğini savunan Bauhaus kendinden önce Almanya’da neredeyse yarım yüzyıldır tartışılan bir yaklaşımı somutlaştırarak yepyeni bir eğitim sistemi ve metodoloji ile öğrencilerini kabul etti. Tüm öğrenciler Masters of Form (biçim ustaları/sanatçılar) ve Masters of Craft (zanaat ustaları) tarafından yönetilen atölyelerde eğitim alıyorlardı. Bauhaus manifestosuna göre bu sanatçı ve zanaatkar arasındaki hiyerarşinin yıkılmasında rol oynayacak devrimci bir modeldi. Sanat teorisyeni ve ressam Johannes Itten, dönemin en ünlü ve tartışmalı ekspresyonist ressamı Lyonel Feininger ve heykeltraş Gerhard Marcs gibi bambaşka eğilimlerden üç sanatçının belirleyici olduğu programla açılan Bauhaus’un Weimar yıllarında kuşkusuz en etkin figür Itten oldu. Malzeme, sanat tarihi, renk teorisi ve duyulara dayalı özel bir müfredat uygulayan Itten, öğrencileri için hayranlık uyandıran bir rol model olurken, Bauhaus’un ilk yıllarını şekillendirmekte önemli bir görev üstlendi.

1925 yılında politik baskılar nedeniyle Weimar’dan taşınmak zorunda kalan State Bauhaus, Dessau’daki yeni binasında bir tasarım okuluna dönüştü. 1932 yılında Ludwig Mies van der Rohe yönetiminde Berlin’e taşınan okul 1933 yılında artan Nazi baskısı ve maddi sorunlar nedeni ile kapatıldı. Walter Gropius, Ludwig Mies van der Rohe, Marcel Breuer gibi Bauhaus masterlarının ABD’ye göç etmesi ile sadece Avrupa’yı değil dünyayı değiştiren Bauhaus okulu, avantgarde sanatçılar ve mimarlar önderliğinde, lonca kültüründen doğan, zanaat, endüstri ve seküler bir teolojiye[1] dönüşen sanatı bir potada eritme vurgusuyla tasarım tarihine damgasını vurdu.  Bauhaus; Paul Klee’den, Walter Gropius’a, Mies van der Rohe’den, Moholy-Nagy’ye, Kandinsky’den kadar birbirinden önemli ama farklı yaklaşımlarda sanatçıların (bauhaus masterları) yarattığı çekicilikliğin yanı sıra akrobat lambadan, Brand’in metal atölyesinden çıkan ikonik sehpasına, fonksiyonalizmin incelebileceği en rafine objelerden biri olan Josef Hartwig tasarımı satranç takımından ankstre mutfak ekipmanlarına kadar hayatımızda yer etmiş birçok ürün ile fetişleşti. İhsan Bilgin’in değindiği gibi 1920’ler modernizm/elitizmin kaynağı kabul edilerek mobilyadan küçük ev gereçlerine kadar belli bir dilde tasarlanmış eşyaların biçiminin ortak adı olarak piyasada kabul gördü. Bugün sınırlarını tanımlamakta güçlük çektiğimiz Bauhaus ekolünü benim de kalpten katıldığım şekilde İhsan Bilgin özde “çok aktörlü, çok eğilimli bir koalisyon” olarak tanımlıyor[2]. Ali Artun ise sıklıkla bir okul, bir pedagoji, avangard bir akım, bir estetik, bir stil vs. gibi ele alınan Bauhaus’u bunların çok ötesinde bir kavrayış, anlayış ve anlamlandırma stili olarak değerlendiriyor. Artun’a göre Bauhaus modernleşmenin dayattığı toplumsal örgütlenmenin gerçekleştirilmesi yolunda bir dönüşüm –reform– politikası, bir kültürel politikadır[3].

Bauhaus ekolünün Türk tasarım, sanat ve mimarlık eğitimi üzerinde oldukça önemli etkileri olduğu yadsınamaz. Uğur Tanyeli’nin kısa ve muzipçe Almanizm olarak tanımladığı, ülkemizde 1870-1950 arasındaki Almanya’nın İngiltere’ye rakip barışçıl kolonileşme döneminin, Türkiye’nin batılılaşma arzusu ile kesiştiği aralıkta Bauhaus Türkiye’de eğitim alanında kabul gördü, sevildi ve kalıcı hale geldi. Ali Artun’a göre Bauhaus’un mirası olan farklı yaklaşımlardan Gropius’un sanatı endüstriye, tasarımı üretime koşan işlevselciliği Gazi Eğitim Fakültesi’nde; Meyer’in toplumsal öncelikleri Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’da; Mies’in yapılı çevreyi mimara teslim eden profesyonalizmi ODTÜ Mimarlık’ın stüdyolarında açıkça okunabilir[4].

Ben her ne kadar mimarlık eğitimimi 90’ların sonunda, Derrida’nın, Eisenman’ın popüler olduğu, postmodernizmin tartışıldığı, Rem Koolhass’ın S, M, L, XL kitabının dumanlarının tüttüğü görünüşte Bauhaus’a olabilecek en uzak dönemlerden birinde aldıysam da modernist dilin yüceltildiği, Bauhaus’u önemseyen, seven, sevdirmeyi misyon edinen eğitimcilerin öğrencisiydim. En azından Bauhaus’un tüm tasarım disiplinleri için ortak tasarıma giriş metodolojisi “Basic Design 101” dersi ile mesleğe giriş yapanlardanım.  Bu nedenle kişisel tarihimin 40, Bauhaus’un 100. yaşını idrak edişini, uzun yıllar Bauhaus’un uzun yıllar tek sözcüsü olarak kabul edilen Gropius’un vizyonunu cisimleştirdiği manifester okul yapısının yer aldığı Dessau’ya yaptığım bir seyahatle taçlandırmaktan büyük mutluluk duydum.

Bauhaus Dessau

Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin.

1923’de Weimar’da düzenlenen ilk Bauhaus sergisinde, Dessau’da inşaa edileceği müjdelenen Bauhaus okulu, halihazırda ünlü bir mimar olan Walter Gropius tarafından, Bauhaus atölyelerinin de desteği ile tasarlandı ve 1926 yılında hizmete açıldı.  Gropius’ a tasarım ve uygulama sürecinde ofisinden Carl Fieger and Ernst Neufert (evet bildiğimiz, o ünlü Neufert) destek verdi. Hatta Neufert, şantiye yönetimini de üstlendi. Bugün Bauhaus denince aklımıza gelen obje, mobilya ve yapıların çoğu bu okulda, Dessau’da tasarlandı. Ürünlerden elde edilen maddi, manevi başarıya öğrencilerin de ortak edildiği Bauhaus GmbH şirketi Dessau’da kuruldu. Dolayısı ile Dessau’daki yapının hepimizin zihnindeki Bauhaus imgesi ile doğrudan bir bağlantısı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Okuldan ve Gropius’un Bauhaus manifestosunu cisimleştiren mimarisinden daha detaylı bahsetmeden önce kısaca Dessau’dan bahsetmek isterim. Olağanüstü homojen nüfus dağılımı olan Almanya’nın yetmiş bin nüfuslu ve II. Dünya savaşından bu yana küçülen kenti Dessau Alman endüstri devriminin parlayan yıldızlarından biriydi. Kimya, uçak, makina endüstrisi için önemli bir merkez olan Dessau’nun yerel yönetimi, Gropius liderliğinde kente gelen Bauhaus masterlarını, endüstri ve sanatı buluşturan yenilikçi vizyonlarını tam da bu yüzden memnuniyetle karşılamış ve okulun finansmanını üstlenmişti. Hayatta her lütfun lanete dönüşmesinin bir örneği olarak bu endüstriyel cazibe merkezi olma hali, nasyonal sosyalistlerin iktidarı ve II. Dünya Savaşı günlerinde kentin önemli bir nazi savaş sanayisi merkezi olmasına, yaşanan insanlık suçlarına ortak olmasının yanı sıra müttefik devletler için yok edilmesi gereken bir hedef haline gelmesine yol açmıştı. Toplama kampları gaz odalarında kullanılan Cyclone-B gazının bu şehirdeki tesislerde üretilmesi ve savaş endüstrisindeki stratejik önemi nedeniyle Dessau, savaş bitmeden neredeyse yerle bir edilecek şekilde bombalanmış, nüfusunun yarısını kaybetmişti[5].

Benim ziyaret etmek için hevesle yolculuk ettiğim Dessau’daki Bauhaus okulu tam da bu nedenle kapsamlı bir renovasyon, neredeyse rekonstrüksiyondan geçmiş bir yapı grubu. Bombalamalar sonucunda ciddi hasar görmüş yapı, savaş sonrasında kısmen onarılmış, 1972’de anıt olarak listelenmiş, 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine dahil edilmiş ve kapsamlı renovasyon sürecine başlanmış. Neyse ki okul ve Bauhaus masterlarının evleri bugün tamamen (ve Alman titizliği ile) restore edilmiş ve halka açık.

Dessau’ya Berlin Hauptbahnhof’dan saat başı kalkan trenle, yaklaşık doksan dakikada ulaştım. Dessau istasyonundan, Anhalt Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi kampüs binalarının içinden geçerek, Bauhaus Caddesi boyunca on dakika yürüyerek ünlü Bauhaus Okulu’na doğu cephesinden yaklaşılıyor.

İkonik, belli fotoğraflar aracılığı ile çoğaltılan ünlü yapıları ilk kez görmenin garip, huşu ve hayal kırıklığı ile harmanlanmış bir duygusu var. Ben de Bauhaus’a ünlü balkonlu ritmik cephesine doğru, doğu yönünden yaklaşırken bu duyguya kapıldım. Oran, kesinlik(precision), ölçek müthiş, ancak doğal olarak dünyevi ve dünyevi her şey gibi kendi içinde tutarsızlıklar içeren yeni bir gerçeklik inşası gerektiriyor.

Örneğin beni karşılayan bu nefis cephe, ardında genç Bauhaus masterları ve öğrencilerin yurt odalarını barındırıyor. Tahmin edilebileceği gibi bu odalar olağanüstü aydınlık, ferah ancak çıplak denebilecek kadar basit, temel ihtiyaçlara cevap verecek şekilde tasarlanmış. Ancak cepheye ritmini kazandıran balkonların boyutu ve küpeşteleri pek de uzun boylu sayılamayacak benim gibi biri için bile çok alçak, güvensiz hissettiren, pek de kullanışlı olmayan bir alan. Belki de o günlerde gençler benden çok daha cesurdular, bilinmez. Ama yine de sevmekten, seyretmekten geri durmak mümkün değil.

Gropius tasarladığı dönemde bu yapının ancak kuşbakışı tam olarak kavranabileceğini iddia etmiş, ben de bu iddianın özellikle o günler için büyük ölçüde doğru olduğunu düşünüyorum. Asimetrik kampüs, köprülerle bağlanan üç kanatta sınıflar, oditoryum, yönetim ofisleri, yemekhane ve yurt fonksiyonlarını içeriyor.

Bauhaus aksonometrik perspektif, kaynak: Archdaily

Dönemin “modern” ihtiyaçlarına sözde değil özde disiplinlerarası, yenilikçi bir eğitim modeliyle cevap arayan Bauhaus Okulu’nun Gropius tasarımı yapısı gerçek bir manifesto. Taşıyıcı sistemi cepheden bağımsız, cephe camlarının çatıdan bir perde olarak asıldığı yapının etrafında gezerek bile hafifliği, akışkanlığı, berraklığı ve zamansızlığı hissedilebilir.

Atölye bloğuna bakış

Yapı teknolojisinde birçok inovatif öğenin kullanıldığı Bauhaus binasının benim açımdan alamet-i farikalarından en önemlisi perde cam cepheleri. Çatıdan asılan, kesintisiz giydirme cam cepheler, iç mekanda nefis bir aydınlık sağladığı gibi, manivelalı, çıkrıklı açıp kapama sistemi ile buram buram endüstri kokuyor. Tabii soğuk kışlar ve güneşli yazlarda iklimlendirmeye ilişkin olası sorunların nasıl aşıldığını hiç bilmiyorum. Ben Avrupa’nın cayır cayır yandığı, sıcaklığın 40 dereceye vardığı bir günü bu yapıda geçirdim, iç mekan klimasız, havadar ve ferahtı.

Herbert Bayer tasarımı büyük ve küçük harfi birleştiren tipografi ile ikonlaşan Bauhaus cephesi aslında atölye bloğunun girişini oluşturuyor.

Yapının iç mekanı gezilebiliyor. Sadece rehberli turla girilebilecek birkaç özel alandan en önemlisi ünlü Bauhaus tiyatrosunun da sergilendiği Oditoryum. Marcel Breuer tasarımı koltukları, Gropius tasarımı kapı kulpu, aydınlatma elemanları, gerektiğinde sahne arkası olarak kullanılabilecek kantine açılan akordiyon kapıyla bölünmüş esnek sahnesi ile şiir gibi, üstelik hiç 100 yaşında durmuyor.

Oditoryum fuaye, kapı kolları Walter Gropius tarafından tasarlandı, hatta Bauhaus atölyelerinde Gropius tarafından tasarlanan ve seri üretilen bir tür kapı kulpunun gelmiş geçmiş ticari olarak en başarılı Bauhaus ürünü olduğu söylenebilir

Oditoryum fuaye, kapı kolları Walter Gropius tarafından tasarlandı, hatta Bauhaus atölyelerinde Gropius tarafından tasarlanan ve seri üretilen bir tür kapı kulpunun gelmiş geçmiş ticari olarak en başarılı Bauhaus ürünü olduğu söylenebilir

Grafik bir tasarım öğesi olarak Bauhaus iç mekanları:

Bauhaus’da iç mekanlar okulun temel tasarım öğretisinde yer alan renk kartelasındaki ağırlıklı ana renklerle, neredeyse grafik bir obje olarak renklendirilmişler. Açıkçası ne az ne fazla, yine tam kararında. Yapının bugünün gramerine ne kadar sızdığının en önemli kanıtı, zamansız, yaşsız hissettirmesi. Neredeyse 100 yıllık tasarım, bugün karşımıza çıksa, hala kolaylıkla tüketebileceğimiz kadar güncel.

Holler, aydınlık, ferah, sandalye bittabi ikonik. Marcel Breuer, Wassily Chair, 1925 tasarımı. Breuer sandalyeyi yakın dostu, ressam ve Bauhaus Ustalarından Wassily Kandinsky çok beğenince, tasarıma onun adını vermiş. Bisiklet gövdesinden esinlenen tasarım Knoll üretimi ve bunca yıl sonra hala bir arzu nesnesi.

Merdiven kovası, bodrum katlar, sınıflar, atölyeler, ofisler, yatakhaneler hatta koridorlar, mekan hiyerarşisi gözetmenden tamamı aydınlık, mümkün olan en üst düzeyde gün ışığı alacak şekilde tasarlanmış. Hemen hemen tüm pencereler temiz hava sağlamak için, farklı yöntemlerle açılabilir kanatlar içeriyor.

Aydınlık, Havadar, Akışkan Mekanlar

Her ne kadar yeni hayat, geleceğin yaşamına yönelik mimarlığın laboratuvarı olma hedefiyle yola çıksa da, Bauhaus belirgin bir biçimsel mimari stil ile tanımlanamaz. Gropius’un Dessau’da hayata geçirdiği, Bauhaus manifestosu ile tutarlı dil, öncelikle Bauhaus’un Gropius’dan sonraki direktörleri Meyer ve Mies van Der Rohe başta olmak üzere bambaşka formlarda ve önceliklerle yorumlanarak, kendi biçimlerini yarattılar.

Biçimsel bir dil birliği kurulmasa da Bauhaus, birçok dönüşüm, çeşitlilik ve yeniden yapılanmaya rağmen, geleceğin inşası için deneysel bir laboratuvar olma temel fikrine hep sadık kaldı. Bu nedenle Dessau’da okulun manifestosu niteliğinde inşa edilen okul binasını, Bauhaus’un biçimsel değil, yaklaşımını, çok kültürlü ve disiplinli iş birliği modelini, endüstri, zanaat ve sanatla kurduğu derin bağı ve sürekli yeniyi araştıran tutkusunu somutlaştırması adına bir ikon olarak görüyor, öncesi ve sonrasına ilişkin tüm tartışmalarıyla beraber sahipleniyorum.

Bauhaus Ustalarının Konutları 

Walter Gropius, manifesto niteliğindeki Bauhaus okulu binası ile eş zamanlı olarak ünlü Bauhaus masterları için de bir konut kompleksi tasarladı. Nefis, sakin bir çam ormanı içinde bir tek, üç ikiz evden oluşan kompleks 1925-26 yılları arasında inşa edildi. Gropius’un okul yöneticisi olarak yerleştiği tek ev dışındaki ikiz konutların ilk sahipleri; László Moholy Nagy- Lyonel Feininger, Georg Muche- Oskar Schlemmer ve Wassily Kandinsky-Paul Klee oldu.

Her biri üç boyutlu birer arzu nesnesi olan yapılar olağanüstü pratik ve kullanışlılar. Devrimciliği görkemli tevazusunda olan bu yapı grubu dünya gözüyle gördüğüm en etkileyici insan yapımı işler listesinde yerini aldılar benim için. Evlerin içinde dolaşırken hayat da size eşlik ediyor. Onca köşeli form, endüstriyel malzeme ışıkla yıkanıyor; her mekanın gerektirdiği ölçekte sağlanan hacimde içinde uyuyan, öpüşen, çalışan, gülen, ağlayan insanları hayal etmeyi mümkün kılıyor. Çoğu zaman en iyi örneklerde bile doğaya karşı bencilce bir tutum takınan mimarlık bu yapılar söz konusu olduğunda bambaşka bir veçhesiyle kendini gösteriyor. Sanki çam ormanı bu yapılar var ve tam da böyle var diye daha da güzel. Paul Klee’nin terasında ayaklarımı uzatıp şarkı söyleyen çam ağaçlarını dinlediğim anı tarif etmem mümkün değil. Bu küçücük yapılar biçimleri ve iç mekan organizasyonları kadar, belki de daha çok çevreleriyle kurdukları diyalog ve şekillendirdikleri kamusal mekan sayesinde nefes alıyorlar.  Okul Naziler tarafından kapatıldıktan sonra bu konut grubu, satılmış, kiraya verilmiş ve hatta bir kısmı üst düzey hava kuvvetleri komutanları tarafından kullanılmış; 1945 baharında ise Gropius’un ve Moholy-Nagy’nin evleri bombardımanda tamamen yıkılmış.

Gropius evi ve ikiz evlerden Moholy-Nagy’nin kanadı bombalamada yıkılınca uzun tartışma ve iki aşamalı yarışmanın sonunda, evlerin aslı gibi rekonstrüksiyonunun yapılması yerine, oranları korunarak Lucia Nagy’nin1926 yılında çektiği fotoğraflardan esinlenilerek, yapının kendisi yerine imgesinin yeniden canlandırılmasına karar verilmiş. Berlin merkezli mimarlık pratiği Bruno Fioretti Marquez tarafından yeniden yorumlanan ve 2014 yılında açılan bu iki konut, tarihin bugüne aktarımına ilişkin farklı ve önemli bir örnek teşkil ediyor.

Orijinal haliyle restore edilen Georg Muche-Oskar Schlemmer evi, Bauhaus Sanatçı programı kapsamındaki sanatçıların konaklaması için kullanılıyor ve halka açık değil. Günümüz modern konutlarında yer alan birçok detayın, el işçiliği ile üretilmiş prototiplerinin görülebileceği Wassily Kandinsky-Paul Klee ikiz evleri, orjinal tasarımına sadık kalınarak restore edilmiş ve tadına doyulmaz güzellikte. Bauhaus okul binasındaki gibi doğal ışığın önemsendiği yapının ana yaşama hacimleri aynı zamanda atölye olarak tasarlanmış. Farklı işlevlerin farklı hacimlerde küpler tarafından temsil edildiği yapı grubu iç mekanlarında, gömme dolaplar, ankastre mutfak ekipmanları, farklı yüksekliklerde hacimler, sürme kapılar, doğaya açılan nefis teraslar göze çarpıyor. Renk kartelası yine Bauhaus okulundan aşina olduğumuz özende. Tabii Klee ve Kandinsky gibi sahipleri olduğu için ayrıca etkileyici, vurgulu ve cesur.

İçinde devrim, umut, aşk, hayal kırıklığı, korku, savaş ve yıkım olan acılı, büyülü bir hikayeyi dikkatli her gözün okuyabileceği dev harflerle ormana yazan Bauhaus masterlarının evleri dışarıdan aynı görünmekle beraber, bambaşka iç mekan kaliteleri sunuyor. Ayrıca zamanın ağır yükünün, görkemiyle birlikte bugüne nasıl taşınacağına ilişkin de ilginç bir deneyim sunuyor. Bizim gibi tarihiyle mimarlık üzerinden ilişki kuran, aynı zamanda yeniye tapan, kırılgan coğrafyaların, bu evlerin korunma biçimine ilişkin deneyimden ve yöntemden öğrenecek çokça şeyi olduğuna inanıyorum. Gropius’un geleceğin evlerini yaratma deneyinin, ikinci dünya savaşının acılı, utanç verici mirasının ve bunun üzerinde yükselen çoğulcu demokrasinin önemli bir laboratuarı olan Bauhaus ustalarının evleri gerçekten dünya gözü ile görülmeye değer.

[1] Ali Artun, Bauhaus:Modernleşmenin Tasarımı, İletişim Yayınları, Ali Artun, Esra Aliçavuş, 2009

[2] Prof. Dr. İhsan Bilgin, Modern Tasarımın Boş Göstereni Bauhaus 100 Yaşında, Yapı Dergisi, 2019, https://yapidergisi.com/modern-tasarimin-bos-gostereni-bauhaus-100-yasinda/

[3] Ali Artun, Bauhaus:Modernleşmenin Tasarımı, İletişim Yayınları, Ali Artun, Esra Aliçavuş, 2009

[4] Ali Artun, Bauhaus:Modernleşmenin Tasarımı, İletişim Yayınları, Ali Artun, Esra Aliçavuş, 2009

[5]Karina Pallagst, Thorsten Wiechmann, Cristina Martinez-Fernandez, Shrinking Cities: International Perspectives and Policy Implications, Routledge Yayınları, sayfa 137

1 Yorum

Bir cevap yazın