Mimarlık ve Sanat Buluşmaları – 04: Seda Özen Bilgili & Cengiz Özdemir

Bu söyleşi serimizde bir mimar bir sanatçı işbirliğinden doğan iyi örnekleri, kültür üretimine katkıda bulunmak amacıyla zamandan ve mekândan azade bir dizi ile ele alıyoruz. Mimarlık-sanat işbirliğinin kültürel altyapısı ile kurgulandığında konunun çok yönlü olarak değerlendirilme imkânı sağlayabileceğini, gelecek nesillere aktarılma konusunda önemli bir araç olduğunu içinden geçtiğimiz günlerde daha çok hisseder olduk. Kültürel hafızanın oluşumu ve muhafaza edilmesi toplumların gelişiminin başat unsuru. Çoğu zaman bellek üretimi mimari yapıların korunması üzerinden tariflense de aslında bu yaklaşım toplumun her alanına ve her disipline sirayet etmedikçe de unutuluyor. "hafıza-i beşer nisyan ile maluldür" atasözü boşuna söylenmemiş. Oysa her fırsat ve imkanda özellikle de dijital dünyanın sunduğu tüm nimetlerden faydalanarak nitelikli bilginin üretimi ve yayılımı için çabalamak gerekiyor. Bu bağlamda kültür üretimine yüksek katkıları ile tanıdığımız Seda Özen Bilgili ve Cengiz Özdemir ile hafıza oluşturmanın önemi üzerine kendi hikâyeleri üzerinden bir sohbet gerçekleştirdik…

Heval Zeliha Yüksel: Hoşgeldiniz. Nasıl başladı sizin hikayeniz?

Seda Özen Bilgili: “Gogol’un paltosundan çıktık hepimiz” diye ünlü bir deyiş vardır. Bugün yaşadığımız karşılığıyla Kültüristan’ın hesabından çıktık hepimiz. Türkiye’de az rastlanır bir şey var; birini yüceltmeye ülkemizde çok az rastlanıyor. Bunu kırabildiğimiz zamanlarda da güzel sonuçlar doğuyor. Ben MSGSÜ Mimarlık Bölümü mezunuyum. Öğrencilik dönemimde çalışmaya başladım. Mete Ünal Hocam beni bir arkeolojik kazıya yolladı. Karkamış Barajı altında kalacak yerleşimlerden birinin kazı çalışmasına gittim. Aslı Erim Özdoğan’ın kazısıydı. Bir yandan da hocamın kızının ofisinde çalışıyordum. Mete Hoca okulda proje dersinde bir dönem serbest bıraktı, bir dönem boyunca ona hiç çizim götürmedim belki ama hocam beni aslında o bir senelik dönemde Haseki’nin her köşesinde dolaştırarak bu noktaya itmiş oldu. Ve sonrasında verdiğim projeye verebileceği en yüksek notu verdi. Böylece o dönemi tamamlamış oldum. Sonrasında Haseki’ye ilgimi gören, tarihi külliyelere giderken bana eşlik eden fotoğrafçı arkadaşım Tijen Burultay sayesinde Atlas dergisinde çalışmaya başladım. Araştırma editörlüğü, İstanbul dergisinde editörlük yaptım, yazı yazdım. Hatta sınıf arkadaşlarım benim mimarlık yapmayacağımı, yolumun çizildiğini, dergilerde çalışacağımı söylemişlerdi.

Mezun olduğum hafta, Topkapı Sarayı’nda bir arkeolojik kazı için Saray’da birkaç ay çizim yaptım. Atlas için araştırma yaparken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne sıkça gidiyordum. Belediye’de 3.000 kişinin başvurduğu söylenen bir göreve davet edildim, o da Tarihi Yarımada’nın envanterinin hazırlanması işi idi. Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planları’nda iki yıl kadar çalıştım. Büyükşehir Belediyesi’nden ayrıldıktan sonra Eminönü Yeni Camii’nde minareleri çizdik, kız kardeşim ile uygulama sorumlusu olduk. Sultanahmet Camii, Yeni Cami’den dolayı bizi keşfetti, orada üç sene kadar proje ve uygulama yaptık. Abdest revaklarının kayıp saçaklarının geri getirilmesi, mihrap cephesi ve avluya bakan cephelerde taş değişimlerini yaptık. O dönemlerde imitasyon onarımlar çok yaygındı, biz inşaat defterlerini okuduk, taş araştırdık, özgün taşları bulduk, uyguladık. Güzel bir öğrenme süreciydi, her iki cami de son yıllarda kapsamlı restorasyona girdi ve aradan yaklaşık 20 sene geçmiş olmasına karşın bizim onardığımız alanların restorasyona ihtiyacı olmadığı için dokunulmadı. 2004 yılında Diyarbakır’ın Suriçi bölgesinin ODTÜ için envanterini yaptım. ODTÜ TAÇDAM için öğrenciyken de kazılara katılmıştım, Jale Velibeyoğlu daveti ile. Sonrasında da ortağımla, belediyeden ayrılmış bir arkadaşım ile Edirne için İmar Planı İhalesini aldık. Türkiye’de üç tane sur içi envanteri yapmış oldum. Bu da mimar olarak arkeolojik kazı deneyimi, büyük ölçekte koruma amaçlı imar planı oluşturulması deneyimi getirdi. Büyük ölçekli koruma amaçlı imar planında binalar çok fazla saklanmış oluyorlar, bu deneyimler bana saklanmış yapıyı görebilmeyi sağladı. Atlas dergisi ile de araştırma konusunda gelişince beni başka türlü bakan bir insan haline getirdi tüm bunlar. Tüm bu tecrübelerin üzerine restorasyon üzerine işler yapan mimarlık ofisi kurduk. Okulun da katkısı büyük. Mimar Sinan Üniversitesi’nin eğitim sistemi, tarihi dokular tarihi yapılar, detaylara eğilmeyi kolaylaştırıyor. Okul, tarihi dokuyu korumak veya tarihi dokuda yeni yapı yapmak üzerine çok duruyordu. İş buraya kadar geldi.

Seda Özen Bilgili: “Hüsrev Tayla Hocam derdi ki: “Mimar Sinan bile neyi nasıl yaptığını yazmamış”. Bu söz, hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. İnsanların üretimlerini yazmadığını ve mimarlarımızın yazma alışkanlıklarının olmadığını oradan gördüm. Arkitera ve Arkiv bu konuda özellikle çağdaş mimarimizi hıfzeden değerli bir kurum. Fakat çoğunlukla mimarların, tasarımcıların takip ettiği bir platform. Ben herkesin mimarlık kültürünü öğrenme hakkı olduğunu düşünüyorum, özel insanlardan edindiğim sözlü bilgiyi aktarmaya çalışıyorum… Şunu da söylemek isterim; dünyada Cengiz’in yaptığının emsali olmadığını düşünüyorum. Bunu keşfedip ortaya koyan da pek olmadı. Takipçilerimiz seviyor bizi ama dışardan bakıp da Cengiz’in yaptığının neyi telafi etmeye çalıştığının üzerine yazan olmadı.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Sosyal medya ile hikayeniz nasıl başladı?

Seda Özen Bilgili: Twitter platformunda yazma sebebim ise kendimi iyi hissetmek. Mimarlık haksız rekabetin olduğu, akrabalık, tanıdıklık üzerinden işlerin kazanılabildiği bir sektör. Bu yaklaşımlar beni oldukça yordu ve iyi bildiğim şeyleri Twitter’da anlatmaya başladım, yazmayı hep seviyordum ve yazmaya başladım orada. Cengiz’e laf atarak başladım aslında, 2015 veya 2016 yılıydı Kültüristan hesabını takip ediyordum. O benim bir yazdığımı paylaştı, o dönem Twitter sakin bir yerdi, favori hesabını paylaşmak vardı, bu paylaşımlar beni çok takipçili hesaplardan birisi yaptı, başlangıç noktasını hiç kaçırmam, başlangıç kendisinin cesaretlendirmesiyle oldu. Yazmamın sebeplerinden bir tanesi de Hocam Hüsrev Tayla’nın son on yılını birlikte geçirmemiz idi. Eminönü Yeni Camii projesinde stalaktitler üzerinde çalışırken beni kendisine yönlendirmişlerdi, Allah rahmet eylesin kendisi de çok hakim idi camii kurgusuna ve stalaktit konusuna, bana minare stalaktit planlarını çizdi, ben de kesit ve görünüşlerini çizdim. Onun Geleneksel Yapı Sistemleri kitabına küçük de olsa katkıda bulundum, on yıl boyunca aile büyüğümüz oldu, o süreçte Hüsrev Hoca dedi ki: “Mimar Sinan bile neyi nasıl yaptığını yazmamış”. Bu söz de hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. İnsanların üretimlerini yazmadığını ve mimarlarımızın yazma alışkanlıklarının olmadığını oradan gördüm. Arkitera ve Arkiv bu konuda özellikle çağdaş mimarimizi hıfzeden değerli bir kurum. Fakat çoğunlukla mimarların, tasarımcıların takip ettiği bir platform. Ben herkesin mimarlık kültürünü öğrenme hakkı olduğunu düşünüyorum, özel insanlardan edindiğim sözlü bilgiyi aktarmaya çalışıyorum. Yirmi yılda öğrendiğimi insanlar ile haksız rekabetin ve kayırmacılığın olduğu bir ortamda paylaşmaya çalışıyorum. Yeni birçok mimarlık okulu açıldı. Biraz naif olacak ama çok fazla mimarlık öğrencimiz var, onların lehine bir şeyler yapmaya çalışıyorum. İsterim ki Anadolu’yu merak etsinler. Bizler mezun olduğumuz dönemde Erzurum’daki veya Antakya’daki bir evin çatı detayını biz hocalarımızdan öğrenirdik ve bu detayları sevmeyi öğrendik. Ancak Venedik’e beş defa giderken Tokat’a, Kula’ya, Erzurum’a hiç gitmemiş olmayı sorunlu buluyorum. Gereğince merak etmeyi ve oralara gidip çalışmalarını öneriyorum. Genç arkadaşlarımızı Sivas’a veya İzmir’e bile gönderemiyoruz yeri gelince. İstanbul konforundan çıkmalarının kıymetini anlatmaya çalışıyorum. Bu noktaların karması oldu benim durumum. Şunu da söylemek isterim; dünyada Cengiz’in yaptığının emsali olmadığını düşünüyorum. Bunu keşfedip ortaya koyan da pek olmadı. Takipçilerimiz seviyor bizi ama dışardan bakıp da Cengiz’in yaptığının neyi telafi etmeye çalıştığının üzerine yazan olmadı.

Seda Özen Bilgili sosyal medya üzerinden dikkat çektiği konular ile bir duyarlılık oluşturuyor ve toplumun kaybedilen sivil mimari örneklerine ve değerlerine sahip çıkılmasına vesile oluyor. “Kula, Manisa’da “hayatlı ev”. Balkondan önce hayatımızda, “hayat” vardı. Zemin, servis katı olarak işlev görürken (mutfak vb), 1. kat yaşam katıydı. Hayat; yaşam katında, odaların, eyvanların açıldığı bir galeriydi ve sokağa değil, bahçeye/avluya açılırdı.”

Cengiz Özdemir: “Elbette hayatımda profesyonel olarak yaptığım işler var, ama on yıl sonra bugün yaptığım hiçbir profesyonel işi projeyi hatırlamayacağım ama hepimizin hayatında anlamlı olan şey gönüllülük esasıyla yapılan çalışmalardır.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Biz yapıyoruz şu anda belki de… Cengiz Bey sizi de dinleyebilir miyiz?

Cengiz Özdemir: Öncelikle teşekkür ederim davetiniz için. Ben Mimar Sinan Üniversitesi’nde resim ve sanat tarihi eğitimi gördüm. Yüksek lisansımı da aynı üniversitede yaptım. Akademik kariyer düşünmediğim için o noktada bıraktım. 14 sene kadar öğretmenlik yaptım devlet okullarında. Daha sonra istifa ettim. Şimdi kendi aile şirketimizde yöneticilik yapıyorum. Eşim peyzaj mimarı, peyzaj mimarlığı üzerine şirketimiz var. Kültür meselesini anlatırken şöyle başlamak istiyorum; benim hayatımı anlamlı kılan her şey aslında hep bir dayanışma ve paylaşma hissiyatı ile gönüllülük esası ile yaptığım şeyler oldu. 53 yaşıma geldim, bu hayattan geriye doğru baktığımda hatırladığım her şey özveri ile yapılmış olan işler. Örneğin 7 yıldır Medyascope’ta yaptığımız yayınları böyle tarifleyebilirim, bu yayınları da gönüllü yapıyoruz. Aynı şekilde İstanbul Kent Konseyi’ne girdim orada da gönüllü çalışıyorum. Elbette hayatımda profesyonel olarak yaptığım işler var, ama on yıl sonra bugün yaptığım hiçbir profesyonel işi projeyi hatırlamayacağım ama hepimizin hayatında anlamlı olan şey gönüllülük esasıyla yapılan çalışmalardır. Bu açıdan bakıldığında sosyal medyayı hem önemsiyorum, hem hiç önemsemiyorum, geçici bir mecra olarak görüyorum, belki 6 ay sonra veya 2 sene sonra Twitter, Instagram kapanacak. Öyle platformlar kalmayabilir. Dijital mecranın ömrü kestirilemez. Bu yüzden ben bu dijital platformların kendisinden ziyade burada kurduğum dostlukları önemsiyorum. Bu mecra aracılığı ile tanıştığım çok kişi oldu. Dijital mecralar buna aracı olması açısından önemli. Mevcut bilgiyi kayıt altına alıyoruz ama bir yandan hepimiz aslında kendimizi tarifliyoruz. Bu tarifi de gerçek ilişkilerimize yaslanarak gerçekleştiriyoruz. Beni tarif eden yaptığım bir paylaşım veya sosyal medya profilim değil, beni tarif eden şey sosyal çevrem. Seda az önce bana iltifat etti. Ben bu iltifatı kendisine iade ediyorum. Mesela Seda olmazsa ben Ruhi Kafesçioğlu ile hiç tanışamayacaktım. Ruhi Bey ile yapmış olduğumuz yayın benim açımdan çok kıymetlidir.

Cengiz Özdemir her yayın öncesi yayın içeriğine göre kaynakları okuyor, notlar alıyor ve bazen bir yayın için bir defter dolusu not ve eskiz hazırlıyor. “Yayın için hazırlanmış defterlerden örnekler”

Cengiz Özdemir: “Mevcut bilgiyi kayıt altına alıyoruz ama bir yandan hepimiz aslında kendimizi tarifliyoruz. Bu tarifi de gerçek ilişkilerimize yaslanarak gerçekleştiriyoruz. Beni tarif eden yaptığım bir paylaşım veya sosyal medya profilim değil, beni tarif eden şey sosyal çevrem… Bugünkü koşullarda Türkiye’de hafızasızlık durumu var. Bilgi, hafıza kayıt alına alınmıyor. Batıyı batı yapan şey bilgiyi kaydedip muhafaza edebilmeleri. Arşiv denilen şey çok önemli. Tüm kültür bu temel üzerinde yükseliyor.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Peki hafıza oluşturmak neden önemli?

Cengiz Özdemir: Her şey gelip geçer ama yapmaya çalıştığımız şey bilgimizi paylaşmak ve kayıt altına almaya çalışmak çabası kalır. Bugünkü koşullarda Türkiye’de hafızasızlık durumu var. Bilgi, hafıza kayıt alına alınmıyor. Batıyı batı yapan şey bilgiyi kaydedip muhafaza edebilmeleri. Arşiv denilen şey çok önemli. Tüm kültür bu temel üzerinde yükseliyor. Bugün merak ettiğiniz bir konuyu araştırdığınızda Türkçe kaynak o kadar az ki. Oysa dünyada çok değerli çalışmalar var ve insanlar bunu bilmiyor. Dünyanın yaşayan en önemli Osmanlı tarihçilerinden Cornell Fleischer’ın Türkçede bilinen iki video kaydı var. Bugün dünyada ve Türkiye’de tarih ve mimarlık üzerine çalışmış birçok insan var, bu insanlar maalesef çok sınırlı sayıda kişiye ulaşıyorlar ve akademik bir çevrede biliniyorlar. Türkiye’de medya tekelleşme süreci yaşıyor, kültür programları az sayıda insan tarafından yapılıyor, reyting ve izlenme kaygısı ile popüler konuların konuşulduğu son derece yüzeysel programlar oluyor. Cornell Fleischer’ı hiçbir ana akım televizyon kanalının davet etmemesi durumun özetidir bence.

Seda Özen Bilgili: “Mimarlıkta bütün birikimi önümüze koymadan tüm parçaları birleştirmeden, arşivi oluşturmadan yaraları saramayız. Kaynak vererek bunları paylaşmaya çalışıyorum.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Herkesin malumu ekonominin lokomotifi inşaat sektörü. Yıkma ve yeniden yapma hali en sık karşılaştığımız ekonomik devri daim modeli. Hafızadan bahsettiniz ikiniz de. Yıkımlar ile hafıza da yok oluyor. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seda Özen Bilgili: Çok eskiden Büyükşehir Planlama İmar dairesinde çalıştığım dönemde hafıza ile ilişkili bir envanter, arşiv kurmak istedim. Çeşitli kurumlardaki hava fotoğrafları, haritalar, dökümanları tarayıp bir arşiv oluşturdum ve onları aslında şeffaflıkla paylaşmak istedim. Arşivlerde çalışırken evvel ezel gördüğüm şu oldu; hep birileri bir şeyler yapmış ve hep kaybolmuştu. Kurumlar dönüşmüş, kurumlar taşınmış, arşivler kaybolmuş. Mekansal taşınma dışında dönüşüp isim de değiştirmişler. Koruma Kurulu’nun 5-6 kere adı değişmiş. Bu isim ve mekan değişikliklerini izleyerek bile bir yargıya varmak mümkün oluyor. Sorduğunuz soruya cevaben gelinen noktanın panzehiri hafıza. İyileşme için hafıza, saygı ve adalet. Bu kavramlar oturmadıkça iyileşme zor görünüyor. Birçok yetenekli genç mimar var fırsat verilmediği için köreliyorlar, diğer yandan hiç hak etmeyen bazı insanlar şişiriliyorlar. Ben kendi çevremi kendim çok çalışarak yarattım. Çok çalışmaktan başka da bir yol görmedim bu konuları çözmek için. Ruhi Kafesçioğlu’nun örneği travmatik bir örnek. Anlatmak gerekir. Mustafa İnan’ın rektörlüğü döneminde 3-4 sene boyunda İTÜ’den bir heyetle 1950’lerle arazi çalışması yapıyorlar ve her yerden toprak örneği alıyorlar, test ediyorlar ve bir rapor hazırlıyorlar. Ve bütün bir rapor gelişen Türkiye’ye yakışmayacağı söylenerek rafa kaldırılıyor. Toprak küçümseniyor ve bir kenara bırakılıyor oysa Çatalhöyük’ten bugüne gelen bir birikimimiz var. Bunun yapıldığı yıl 1957. Ruhi Hoca çok hüzünlü idi bu duruma, hocaya sorduğumda raporun bir kopyasının kendisinde de olmadığını söyledi. Öğrencileri şöyle söylemişti bana; hocanın bir çabası var ve bu çaba bitmediği için uzun yaşıyor. Belki bu romantik bir yaklaşım diyebilirsiniz ama hocanın mücadelesi 102 yaşına kadar bitmemişti. Hafıza yok olmuştu. Az evvel yeni bir habere rastladım, İtalya’da 3d yazıcılarla toprak bir yapı uygulaması yapılmış. Yani geçmişin bilgisini günümüze çağdaş tekniklerle aktarmaya çalışmak o kadar da beyhude bir uğraş değil. Ülkemizde aralarında Ali Saim Ülgen’in de olduğu kıymetli bir ekip, Encümen Arşivi için dosyalar oluşturmuşlar, 1930’larda ve 1940’larda anıt eserleri tespit etmişler, yazmışlar, bu yazılanlar eserlerin dosyalarında değil bambaşka bir yerde duruyor. Koruma Kurulu’nun dosyaları başka bir yerde duruyor. Ülkemizde ilk Belediye; Altıncı Daire yani bugünkü Beyoğlu Belediyesi kurulmuş, onun çizdirdiği haritalar Atatürk Kitaplığı’nda, bu İlk Belediye’nin arşivinin nerede olduğu belli değil. Beyoğlu Belediyesi Türkiye’nin ilk belediyesi ve 1960 yılının öncesi dair arşivi yok. Gücüm yettiğince sosyal medyadan kendi projelerimi tanıtmak yerine bu konulara dikkat çekmeye çalışıyorum. Çünkü kurumlar üzerinde sosyal medyanın etkisi büyük. Bu mecranın bana sağladığı dostlukları önemsiyorum ancak daha çok hafıza kopukluğuna dair gördüğüm şeyleri birleştirmeye çalışıyorum çünkü mimarlık hep bir ilerleme alanı ve basamakları çıkarsınız, binlerce yıldan bugüne mimarlık hep bir birikimin üst üste konulmasından oluşur. Ama bu hafızayı belli aralıklarla koca koca makaslarla keserek aralarda boşluk yaratarak istikrar sağlayamayız. Kendimizin keşfetmeye çalıştığımız birçok şey daha önceden keşfedilmiş zaten mesela toprağın içine alçı katmış ‘alker’ yapmış adını Ruhi Kafesçioğlu. Şunu anlamış; bu halk fakirliği hatırlattığı için kerpiçten nefret eder, kerpiç denilmeyeceğini anlamış ve alker koymuş adını malzemenin. 102-103 yaşındaki birinin tecrübelerinden faydalanmak lazım. Bu çok kritik bir konu. Aslında hocanın hikayesi Türkiye’nin hikayesi. Mimarlıkta bütün birikimi önümüze koymadan tüm parçaları birleştirmeden, arşivi oluşturmadan yaraları saramayız. Kaynak vererek bunları paylaşmaya çalışıyorum.

Heval Zeliha Yüksel: Nasıl düzelebileceğini düşünüyorsunuz?

Seda Özen Bilgili: Bu durumun panzehiri hafıza, saygı ve adalet. Kerpiç yapı yapabilecek birçok uzman insan var, bu insanlara olanak vermezsek nasıl olacak? Star mimarlarımız doğal yapılara ilgi göstermiyorlar veya kent suçlarına imza atmaktan geri kalmıyorlar dolayısıyla bizim star olmayan yeni insanlar çıkarmamız lazım. Seksen bin mimarımız varsa 5 veya 10 kişi değil 5 bin kişinin ilgi duyması lazım ki bir ilerleme sağlanabilsin, aslında bilgi paylaşımı yaparak yapmaya çalıştığım bu bilinç seviyesi. Ülkemizde organik gıdaya nispeten önem verildi, üretimi ve pazarı var ama köylülerle birlikte onları da işin içine katarak doğal yapı yapmaya henüz gerektiği kadar önem verilmedi.

Cengiz Özdemir: “Bu toplumun rehabilitasyonunda en önemli konu nedir sorusuna verilebilecek en önemli cevap benim açımdan diyalog kurmaktır. Konuşmayı mümkün olduğu kadar sosyal medyanın yankı odalarının içinde yapmamaya çalışmak ve kendi mahallemizin dışına çıkmaya çalışmaktır. Bu konuyu çok önemsediğimiz için yayınlarımıza her mahalleden, muhitten, dünya görüşünden bilim insanını konuk almaya çalıştık. Bizim programımızın ethosu da budur… Bu ortamın panzehiri konuşmak ve diyalog kurmaktır.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Aslında şu an yaptığımız sohbeti bile arşiv oluşturabilmek için yapıyoruz. Cengiz Bey bilgi aktarımı neden önemli ve size nasıl bir geri dönüşü oldu ya da oluyor mu?

Cengiz Özdemir: Yeni gelen kuşaklar bizden çok daha açık ve dijital bir dünyaya doğdular, biz konvansiyonel bir dünyada yaşıyorduk, o dünyanın değişimine şahit olduk ve kendimizi değiştirmeye çalışıp ayak uydurduk ya da uyduramadık. Yeni kuşak ise dünyanın çok küçüldüğü adeta bir köy haline geldiği evren algısı ile dünyaya gözlerini açtılar. Dolayısıyla onların yaşayacağı dünya konusunda ben çok da ümitsiz değilim. Çünkü bu yeni dünyanın onlara sunduğu çok büyük imkanlar var, bu imkanlar onları çok özgürleştirebileceği gibi köleleştirebilir de. Tarihin her kesiminde böyledir. 19. yüzyılda makineler icat edildiğinde işçi sınıfının bir kısmı makine kırıcı oldu ve işlerini kaybettiklerini görerek makinelerini kırıp dağıttılar ama bir kısmı da o makineleri kullanarak kendi dünyalarını yarattılar. Burada önemli olan malzemenin aracın kendisi değil, o aracın nasıl kullanılacağı meselesidir. Biz dijital dünyada bir arşiv oluşturma gayesiyle başladığımızdan beridir elbette ki 7 senede çok yol aldık, bugün dünyanın en büyük tarihçileri, kültür adamları son derece mütevazı imkanlarımız ile bize konuk oldular, belirttiğim gibi çoğu Türkiye’de ilk defa biz yayına çıktı ve sanıldığının aksine bu insanların bir kısmı diğer televizyonlara da gidemiyor değil, gitmiyorlardı. Çünkü sosyal mecralarda kendilerini doğru bir şekilde ifade edebilecekleri, sözlerinin çarpıtılmayacağını biliyorlar. Bugün belki Türkiye’nin en saygın kültür tarih yayınlarından bir tanesini inşa etmiş bulunuyoruz. O açıdan elbette ki çok yol kat ettik, mimarlık kültürü açısından da çok yol kat ettik, birçok yayın yaptık. Bu toplumun rehabilitasyonunda en önemli konu nedir sorusuna verilebilecek en önemli cevap benim açımdan diyalog kurmaktır. Konuşmayı mümkün olduğu kadar sosyal medyanın yankı odalarının içinde yapmamaya çalışmak ve kendi mahallemizin dışına çıkmaya çalışmaktır. Bu konuyu çok önemsediğimiz için yayınlarımıza her mahalleden, muhitten, dünya görüşünden bilim insanını konuk almaya çalıştık. Bizim programımızın ethosu da budur.

Heval Zeliha Yüksel: Nedir programınızın ethosu?

Cengiz Özdemir: Bu kavramı bizim için Besim Dellaloğlu hoca kullandı; “Kültür tarih sohbetlerinizin ethosu nedir? Kendi dünyası dışındaki üretken insanların sesini duyurma gayretidir” demişti bir yayında. Biz toplum olarak kompartımanlar halinde yaşayan bir toplumuz, her tavrımızda kültürel kompartımanlaşma hali sezilir. Bu davranış farkları çoğu zaman bir kimlik haline de geliyor. Bu kimliklerin de toplumda ciddi fay hatları inşa ettiğini görüyoruz. Bu siyaseten de kışkırtılan bir şey. Bu toplum öte yandan tüm bu gerilimlere rağmen çok sakin kalabilmiş. Biz şunu sorguluyoruz, biz kültür alanındaki insanlar kendi aramızda bir diyalog kuramazsak toplumun kalan kesiminden böyle bir diyalog nasıl bekleyeceğiz? Herkesin farklı bir dünya algısı olabilir önemli olan konuşabilecek kalibredeki insanların konuşmalarını sağlayabilmektir. Bu ortamın panzehiri konuşmak ve diyalog kurmaktır. Bu diyalog kanallarından bir tanesi de dijital medyadır hatta belki en önemlisidir. Çünkü konvansiyonel medya bugün sırtını bir yere dayayıp o mahalleden geçinen bir düzene evrildi. Elbette ki dünya görüşümüz var ve bir takım değerleri savunuyoruz ama bu bizim kimliğimizin tamamı değil sadece bununla kendimizi tarif etmiyoruz.

Heval Zeliha Yüksel: Kültür-sanat-mimarlık konularındaki gelişimde hafızanın korunması ve istikrar neden önemlidir?

Seda Özen Bilgili: Hiçbir yere ait olmama hali var. YTÜ 1980’lerde 3 kıymetli hocası ile Diyarbakır için proje yapıyor. Yeni yapılacak yapılar için zamanın ilerisinde önerilerde bulunuyorlar, mevcut eski eser envanterinin korunması konusunda kapsamlı bir imar planı yapılıyor, ancak üzerinden 30 yıl geçmişti, plan ne YTÜ ne Koruma Kurulu arşivinde yoktu. Tüm emekler suya düşmüş, bir de tekrarlama imkanınız yok. 30 yılda eski eserler daha çok tahrip olmuş, Orhan Cezmi Tuncer’in kıymetli çalışmaları dışında belgeleme yapılmamış. Bazen tek bir fotoğraf kurtarıcı oluyor, bırakın projelendirilerek kayıt altına alınmayı, o tek bir fotoğraf çekilmemiş. Safranbolu bu konuda iyidir, Safranbolu’da çizilmemiş bina yoktur, Safranbolu meslek yüksekokulunda da defalarca çizilmiştir bütün binalar. Ama mesela Diyarbakır’da ise kurul var, akademi var ama ilerleme kaydedilememiş. Sadece tek bir insan Orhan Cezmi Tuncer, Diyarbakır Evleri, Diyarbakır Camileri, Diyarbakır Kiliseleri kitaplarını yazmış, tek kaynak buydu o dönemde. Son dönem Sur’daki eski eserlere ait detay bulabilmek için Orhan Cezmi Tuncer’in kitaplarındaki bilgi kırıntıları ile çalışıldı. Hoca arşivini bir üniversiteye bağışlamış, o üniversite kapanmış. Hocanın evler ile ilgili yaptığı çalışma yok olmuş, benim 2004 yılında yaptığım çalışma yok, YTÜ’nün yaptığı çalışma yok… Türkiye’de hafıza eksikliğinden insan kaynağının çalışmasını israf edip kaybediyoruz. Diyarbakır’da toplantıya gittiğinizde önünüze kuru pasta getiriyorlar, neden karpuz ikram edilmiyor diye soruyorsunuz. Oysa Macaristan’da her yerde kırmızı biber ile ilgili bir ikram, sunum var sanki hayatın bir vazgeçilmezi gibi sunuluyor, kullanıyorlar ve gurur duyuyorlar. Oysa Diyarbakır’da karpuz tarlaları yerine yüksek yapılar var. Soruyorum Sur yıkılana kadar biz neredeyiz, neden yapıların rölövesi alınmamıştı? Elbette ki Sur’da gezmek kolay değildi, evlerin içlerine girmek mahremiyetten ötürü belki zordu ama yine de bir şeyler yapılabilirdi. Sur’da benim ODTÜ TAÇDAM için envanter çıkardığım dönemde, 8-9 katlı kolonu olmayan bazalt temel üzerine oturtulmuş çok tehlikeli yapılar vardı. Sur’un her yeri iyi değildi, belli kısımlarda doku korunmuştu ama belli kısımlarda çöküntü alanları olmuştu. Şunun için söylüyorum yara ameliyatlık hale gelmeden ilaç verilerek tedavi edilecekken neden yapamıyoruz? Türkiye’de dünyada olmayacak kadar mimari detay var. Diyarbakır da bunlardan biri. Buna rağmen bingi taşının üzerine oturan geleneksel evinin bile detayı çizilmemişti Diyarbakır’da. Şimdi en azından Can Binan Hoca ile ciddi bir detay kitabı çalışması yaptık.

Seda Özen Bilgili: “Herkes topluma olan görevi gereği sosyal bir katkı sunsa böyle olmaz… Biz şikayet etmek yerine uzun soluklu çalışmalar yapacak ekibi kurabilir miyiz? İnsanları örgütleyebilir miyiz? Soruya soruyla karşılık vermiş oldum. Bunu yapabilirsek bir şeyleri çözebiliriz. Hayata katkı sunmamız lazım.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Nasıl o aşamalara gelinmiş? Çözüm olarak neler yapılabilir?

Seda Özen Bilgili: Benim anladığım şu; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın önüne gelince iş işten geçmiş oluyor. Sorunlar birikmeden 30 yıl, 40 yıl geçmeden çözelim. Basit önlemler ile çözülebilecekken niye böyle oluyor? Herkes topluma olan görevi gereği sosyal bir katkı sunsa böyle olmaz. Mesela Dresden’de bir müzisyenin önderliğinde başlayan çalışma ile tüm Dresden yeniden inşa ediliyor. Şehrin maketini yapıyorlar, uygulamaları takip ediyorlar ve Dresden, onu seven halkının önderliğinde tekrar ayağa kalkıyor. Biz şikayet etmek yerine uzun soluklu çalışmalar yapacak ekibi kurabilir miyiz? İnsanları örgütleyebilir miyiz? Soruya soruyla karşılık vermiş oldum. Bunu yapabilirsek bir şeyleri çözebiliriz. Hayata katkı sunmamız lazım.

Heval Zeliha Yüksel: Kültür üretimi için neler yapılabilir?

Cengiz Özdemir: Kültür üretimin yapılması için en önemli şey; “çokseslilik”. Kültür üretimi ancak bir kakafoni içinde gerçekleşir. Kakafoniyi negatif bir şey olarak görmüyorum. Bizim gibi merkezileşme yönü güçlü olan toplumlarda bu iş biraz daha zor. Bunu aşabilmenin yolu da kültür insanları olarak bir usul, bir edep ve adap geliştirme. Bu bir terbiye meselesidir. Tartışma ve konuşma edebi geliştirmek gerekiyor. Sosyal medyada bunu geliştirmek zor, çünkü herkes aklına ilk geleni tartmadan yazıyor ve biraz sorumsuzca hareket ediyorlar. İnsanları sadece dünya görüşlerinden oluşmuş mekanizmalar olarak görmek veya etnik kimlik ile veya dini aidiyet ile sınıflandırmak dünyanın en sığ yaklaşımıdır. Bir şehre gidiyorsunuz o şehrin karpuzu meşhur, sizi misafir ettiklerinde karpuz yerine kuru pasta ikram ediyorlar ama havaalanından şehre inerken karpuz heykeli ile karşılaşıyorsunuz, bu işte tamamen kendi kültürüne yabancılaşma hikayesidir. Kendi kültürü ve kimliği ile barışmak sadece söylem ile değil eylem ile olmalıdır. Kerpiç evi fukaralığın işareti, karpuzu da köylülüğün bir alameti olarak görmek yerine bu kültüre şovenizme düşmeden nasıl evrensel bir kimlik kazandırabiliriz, bu çok önemli. Zenginleşmenin tek yolunun rant ekonomisi olduğu sanayisi, turizmi, tarımı üretimi olmayan bir düzende, çoğunluğun toprak rantı üzerinden zenginleştiği bir düzende, bunlar da kaçınılmaz şeylerdir. Bugünün de sorunu değildir. Geç Osmanlı erken Cumhuriyet döneminde şöyle söylenmiştir: “Biz İstanbul’u Viyana yapmaya çalıştık ama Bükreş oldu” şu anda Bükreş bile değil. Bu bizim çalışmayan üretmeyen toplumsal mekanizmalarımızla alakalı aslında. Üretmeyen bir toplumun arızalarını konuşarak çözebiliriz. İnsanların kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum ama birbirimizi daha çok dinlememiz gerektiğini düşünüyorum. Birbirimize yakınlık kurabildiğimiz sürece bu sorunlara ortak akıl ile çözebileceğimizi düşünüyorum. Bizim 300 yıllık modernleşme maceramızın bir noktasındayız şu anda, o maceramız hala sona ermedi, o maceranın kendini sürekli üreten defektleri ile uğraşmak durumunda kalacağız.

Seda Özen Bilgili: “Sanatın her zaman destekçisinin olması lazım. Osmanlı’da iyi sanatkârlar iş üretirler ve bunu sultana gönderir karşılığında hediyesini alırlardı, iyi sanatın ayakta durması için desteklenmesi lazım. Kendi başına bıraktığınızda ustalar yaşayamaz, çırak yetiştiremez. İnsanlar çalışmayı öğrenmeli. Bir belediye başkanı göreve geldiğinde bizim 20-30 yılda öğrendiğimizi ve edindiğimiz deneyimi ondan 4 yılda uygulamasını bekliyoruz oysa o kişi anlamaya başladığında görev süresi doluyor. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarına ve mimarlar odasına çok görev düşüyor. Ülkenin kaynaklarının ve pırıl pırıl insanlarının değerlendirilmesi ve aklının kullanılması lazım.”

Heval Zeliha Yüksel: Yerellik bu işin neresinde sizce?

Seda Özen Bilgili: Kastamonu’da bir mimar büyüğümüz aile büyüğünün evine gidiyor ve sabahları yürüyüşe çıkıyor, yeni inşa edilen yükselen 15-16 katlı bir binayı görünce bundan rahatsız olduğunu söylüyor, yerel halktan biri de diyor ki “hocam sen bize layık görmüyor musun çağdaş yapıyı?” Çünkü bizim için yüksek katlı yapı çağdaşlaşma sembolü. Amerikan’ın %80’i, İngiltere’nin %90’ı ahşap yapılardan oluşuyor fakat bizde tam tersi. Benim en büyük dertlerimden biri, eskiden şehre göçüşün planlanmadığı gibi, köye geri dönüşün de planlanmaması. Pandeminin, ekonomik krizin etkileriyle insanlar köye göç ediyor veya gurbette olan vatandaşlarımız emekliliklerini geçirmek için kırsala göç ediyorlar. Kırsalın betonlaşması ve kırsal mimari mirasın ciddi bir biçimde tüketilmesi en büyük kaygım. Eşsiz bir kırsal mimarimiz var çünkü Anadolu medeniyetlerin mirasını taşıyor. Bir bakıyorsunuz bizdeki yerel bir yapı Güney Amerika’da karşınıza çıkıyor ve bizi dünyanın başka yerlerine bağlıyor. (Burada Urfa’daki bingi detayı ile Diyarbakır’da farklı olması ve Ankara’da bindirmelerin sadece ahşaptan olması, Kastamonu’da kendi içinde 5 tipinin olması gibi özelleşen pek çok örnek var. Ben en az 100’ün üzerine yerelleşen özelleşen yapı tipi olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde Diyarbakır’da önerdim, bu yapıları yaparken Ordu’dan taş ustası getirmeyin, bu evlerin 20 yıl sonra onarımı gerekecek ve bu sürdürülebilir olmayacak, İŞKUR vasıtasıyla 100 tane taş ustası, 100 tane ahşap ustası, 100 tane de demir ustası yetiştirin. Hem yerellik kazansın, hem de bir birim iş beş birime çıkmasın diye önerdim. Ancak iyi tanıtamadıkları için sadece 17 kişi başvurmuş maalesef. Tekrar açın lütfen dedim. Çok kıymetli meslektaşlarımız var ama bunu sadece devlet aklı ile yapamayız, sivil toplum kuruluşları gerekiyor. Ben aklımı vermeye hazırım. İyi yapılan şeyleri de paylaşırım kim yaparsa yapsın. Artvin’de pedavra yapmayı öğreten usta olsun, Vakıflar Müdürlüğü diyelim ki Edirne’de Alipaşa Hanı’nda neden iki dükkanı sanatçılara ücretsiz kiralamasın? İnsanlar tek başına sanatı ayakta tutamazlar. Sanatın her zaman destekçisinin olması lazım. Osmanlı’da iyi sanatkârlar iş üretirler ve bunu sultana gönderir karşılığında hediyesini alırlardı, iyi sanatın ayakta durması için desteklenmesi lazım. Kendi başına bıraktığınızda ustalar yaşayamaz, çırak yetiştiremez. İnsanlar çalışmayı öğrenmeli. Bir belediye başkanı göreve geldiğinde bizim 20-30 yılda öğrendiğimizi ve edindiğimiz deneyimi ondan 4 yılda uygulamasını bekliyoruz oysa o kişi anlamaya başladığında görev süresi doluyor. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarına ve mimarlar odasına çok görev düşüyor. Ülkenin kaynaklarının ve pırıl pırıl insanlarının değerlendirilmesi ve aklının kullanılması lazım.

Heval Zeliha Yüksel: Şimdilerde biliyorsunuzdur kırsal yerleşimlerin de bazı sebepler ile hiç ait olmadıkları yerlere nakledilmesi gündeme geliyor. Gelenek, kültür belki o zoraki taşınma sırasında yitiriliyor.

Seda Özen Bilgili: Dedemli’de niye bu evlerin farklılaştırılamadığını söylediler çünkü bizim insanımız bir evin diğerinden en küçük bir farkı bile olsa onun daha kıymetli olduğunu söyleyip Cimer’e bile şikayet ediyorlarmış.

Heval Zeliha Yüksel: Kent içinde yapılan bazı uygulamalar öylesine zincirleme etkilere yol açıyor ki; bunlar yalnızca ekonomik ya da politik değil, insanın tarihi, mirası, ataları, çocukları, geleceği ile olan ilişkilerini anlamlandırıyor ya da anlamları erozyona uğratıyor. Sonunda dönüp dolaşıp kültüre mi dayanıyor?

Cengiz Özdemir: Almanlar’ın “Zamanın Ruhu” diye bir kavramı var, Zeitgeist diyorlar buna. Türkiye aslında zamanın ruhunu yaşıyor. Merkezi otoritenin güçlü olduğu ülkelerde bir gecede her şey değişebilir, burada siyasetin çok etkisi vardır. Türkiye’de kanunlar aslında her şeyi mükemmelen kurmuştur, kanun yönetmelik yasa konusunda hiçbir sıkıntı yok. Niyet konusunda sıkıntı var. Özellikle Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde oluşturulan yasalar ile epey yol alınmış durumda. Aslolan siyasi irade aslında. Zamanın ruhu ile şekillenen bir iradeden bahsediyoruz. Bundan 15 sene önceki zamanın ruhu ile bugünkü zamanın ruhu arasındaki fark toplumsal algıların ve niyetlerin değişmesi ile alakalı bir şey. Kültür de maalesef siyasetin bir enstrümanı haline getirilmeye çalışılıyor. Bugünlerde ağızlara sakız olmuş bir kültürel iktidar kavramı var ki kültürü tamamen araçsallaştıran bir söylem. Kültür ile iktidar kurulmaz, ama her iktidarın kültürel alana ihtiyacı vardır. Bu ise yukarıdan aşağıya doğru değil aşağıdan yukarıya doğru inşa edilir. Elinde sadece çekiç varsa her problemi çivi çakarak çözebileceğini düşünürsün. Oysa hayat çok karmaşık. Kültürel iktidar ile kafayı bozanların biraz Gramschi okumalarını tavsiye ederim. Kendi güdük, baskıcı siyasi emellerine meze olarak görülen kültür meselesi bu niyetlerden çok daha zengin bir potansiyeli içinde barındırır.

Kültür alanı siyasetten bağımsız olarak her zaman kendine yeni bir alan açma potansiyeline sahip olan yanı vardır, bağımsız hareket edebileceği alanları yaratabilir. Bu açıdan kültürün siyaseti etkileyebilecek güce ulaşması gerekir bu da sınıf mücadelesi ile alakalı bir şeydir. Bu zamanın ruhunun epey bir değişme potansiyeli içinde olduğunu görüyorum. Bu açıdan bizlere önemli görevler düşüyor. Çünkü kültür alanında hareket eden insanlar bir köprü görevi görürlerse mimarlık ortamı da rahatlayacaktır.

Seda Özen Bilgili: Rumelihisarı’ndaki sade ancak kent hafızamızda yer alan bir güzel kahve, lüks arabalarla gelinen ve hafızası kaybedilmiş bir mekâna dönüşüyor. Bu sadece bir kahvenin kaybı değil, insanların şehre aidiyetlerini de koparıyor. Bu kent kültürü ile ilgili, bu kahveye el koyan kişi bunu yapmaktan korkmalı, şehri sahiplenen insanların tepkisinden korkmalı.

Heval Zeliha Yüksel: Mimarlık gündeminde genelde yaygın olarak İstanbul ve Ankara özelinde yitirilen sivil mimari örneklerini konuşuyor ve tartışıyoruz. Merkezdeki kent belleği yitiriliyor. Bu doğru. Ancak periferide veya taşrada da hafıza olan birçok yapı yıkılıyor. Antalya’da da çok sayıda yerel mimari örneği yıkıldı. Yerlerine farklı tipolojilerde yapılar yapıldı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Seda Özen Bilgili: Antalya Kaleiçi ile, Toroslar’da Eski İpek Yolu üzerinde olan köylerindeki piştuvanlı (düğmeli) evleriyle yine her şeye rağmen korunmuş. Erzurum’da Ulu Cami çevresindeki tüteklikli evlerin kaybolmuş olması, Konya’da anıt eserlerin çevresindeki kerpiç evlerin yıkılması, Tokat, Manisa Kula, Aydın yani kaybolan eserler konusunda o kadar uzun bir listemiz var ki. Kütahya’da Vazo formunda AVM yapmak yerine Kütahya’da kaybolmak üzere olan 100 tane tarihi evi kurtarabilir ve Kütahya’nın tarihi kimliğini böylelikle kurtarabilirsiniz. Görgü ve tercih meselesi.

Heval Zeliha Yüksel: Kent Konseyi’nde neler yapıyorsunuz?

Cengiz Özdemir: İstanbul Kent Konseyi yürütme kurulu üyesiyim. Aynı zamanda kültür sanat çalışma grubu moderasyonunu üstlendim. Kent konseyi büyükşehir ölçeğinde ilk kez toplandı. Sivil toplumun güçlendirilmesi açısından büyük bir imkândır. Burada tamamen gönüllülük esasıyla çalışmaktayım

Heval Zeliha Yüksel: Sanatın birleştirici gücü var ve sanat ile çok şey anlatılabilir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Seda Özen Bilgili: Dönüşümler tek başına yapılmıyor artık, siz de bu söyleşi başında “bir mimar ve bir sanatçı” iş birliğinden doğan durumlardan bahsettiniz, bu çok önemli. Dönüşümde grupta farklı disiplinler var. Uygulamaya hızlı ihtiyacımız var. 1950-1970’ler arasında mimarlık sanat işbirliğine hala dönüp bakıyoruz. Mesleki kamplaşma dışına çıkıp farklı roller elde etmemiz gerekiyor. Modern sanat eserleri tescil edilmiyor, bu konudaki başvurularıma Kurullar yetki alanlarının dışında olduğunu söyledikleri cevaplar vermeye başladı. Sanatın sahibi kimdir, sadece Kurullar olmamalı, hepimiz özellikle kamuya açık binalardaki sanat eserlerinin sahibi olduğumuzu fark etmeliyiz.

Cengiz Özdemir: Temel sanat eğitiminin öneminden bahsetmek gerekir. İlkokullardan başlayarak sanat eğitiminin kademe kademe güçlendirilmesi gerekir. Üniversitelerde tüm bölümlerin (mimarlık, endüstriyel tasarım, resim, mühendislikler vs) ortak estetik, felsefe ve sosyal bilimler dersleri alması gerekir. Temel sanat eğitimi felsefesiz toplumlara felsefe kazandırır. Akademi gibi kurumlarda kısmen bu yapılıyor. Teknik üniversitelerde birinci sınıflara sosyal bilimler dersleri seçmeli olarak veriliyor. Bunların hızla çoğalması gerekir.

Heval Zeliha Yüksel: Bu söyleşi serisinde bir mimar bir sanatçı işbirliğinden doğan iyi örnekleri konu ediniyoruz. Mevcut konulara kültür de eklendi. Mimarlık-sanat iş birliğinin kültürel altyapısı ile kurgulandığında konuyu çok yönlü olarak değerlendirme imkanı sağlayabileceğini gördük sizin vesilenizle. Siz bu bağlamda sorayım; neler yaptınız beraber veya planlarınız var mıdır?

Seda Özen Bilgili: İzmir’e gittiğimizde hep birlikte Urla’ya uğramayı, orada yeni açılan Müze’yi gezmeyi sonra çevrede birkaç yapıyı ziyaret etmeyi düşünüyorduk ertelendi ancak mutlaka yaparız. Biz arkadaşız ve konuşmaktan, yeni keşfettiklerimize işaret etmekten keyif alıyoruz. Bu İstanbul’un az bilinen bir çıkmaz sokağı da olabilir, bir kalıntı, bir sergi, bütün gün gezebilir sadece kahve içmek için de bir araya gelebiliriz.

Cengiz Özdemir: Seda arkadaşım, bizim her zaman geleceğe yönelik planlarımız olur. O kendi çevresini bana ben kendi çevremi ona taşıdım. Gelecekte şu pandemi koşulları ortadan kalkınca en azından bol bol İstanbul’u gezeceğimizi biliyorum. Seda’nın restorasyon uygulamalarını da gezeceğim elbette, ondan çok şey öğreniyorum.

Cengiz Özdemir: “Rusya için söylenen bir laf vardır: Akıl ile anlaşılamaz, arşın ile ölçülemez diye. Kültür alanı da böyledir. Ne anlaşılır, ne ölçülür, ne de tahakküm altına alınabilir… Kültür alanı uzun yüzyıllar boyunca katman katman inşa edilmiş bir alandır. Resimde bir tabir vardır. “Pentimento” derler. Bir resmin üzerine başka bir resim yapsanız da birkaç on yıl sonra alttaki resim belli belirsiz üste çıkar, bir anlamda kusar. Kültür alanı da bizde hep bir pentimento halidir. Katman katman üstü örtülmüş resimlerin bir gün mutlaka üste çıkmasıdır. Kültürel alanı rahat bırakılsın yeter ki o gereğini yapacaktır.”

 

Heval Zeliha Yüksel: Son olarak neler söylemek istersiniz?

Seda Özen Bilgili: İçtenlikle paylaşmaya devam edeceğiz. Kültürel birikim merak ve emek üzerine kurulur. İyi yapılanları, önemli araştırmacıları, emek verenleri bu yoğun ve yıpratıcı gündemin arasında öne çıkarmaya çalışacağız.

Cengiz Özdemir: Rusya için söylenen bir laf vardır: Akıl ile anlaşılamaz, arşın ile ölçülemez diye. Kültür alanı da böyledir. Ne anlaşılır, ne ölçülür, ne de tahakküm altına alınabilir. O nedenle burayı “fethetme”, “iktidar kurma”, “ele geçirme” gibi zırva hayaller kurmak yerine çok sesliliğe zemin hazırlayan her projeye destek olmak gerekir. Kültür sanat alanı dar hegemonik hayallerin bir payandası değildir, olamaz. Bir teselli olacaksa bunun güç ile, para ile, iktidar ile de bir alakası yoktur. Yani üzülmesinler, eksiklik kendilerinde değil, sadece bu durumu kabullenmek gerek.

Kültür alanı uzun yüzyıllar boyunca katman katman inşa edilmiş bir alandır. Resimde bir tabir vardır. “Pentimento” derler. Bir resmin üzerine başka bir resim yapsanız da birkaç on yıl sonra alttaki resim belli belirsiz üste çıkar, bir anlamda kusar. Kültür alanı da bizde hep bir pentimento halidir. Katman katman üstü örtülmüş resimlerin bir gün mutlaka üste çıkmasıdır. Kültürel alanı rahat bırakılsın yeter ki o gereğini yapacaktır.

Heval Zeliha Yüksel: Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

Etiketler

Bir cevap yazın