Kötü Bir Mimarın Ürettiğine Asla Bina Diyemezsiniz

"Design for London" kurumunun başkanlığını yapan aynı zamanda İngiliz Kültür Mirası Londra Danışma Kurulu'nun da üyesi olan Peter Bishop ile Londra'daki planlama ve tasarım pratikleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Peter Bishop, Lower Lea Valley, Royal Docks ve Silvertown gibi kentin doğusunda yer alan alanların gelişme bölgesi olarak belirlenmesi, 2012 Olimpiyatları’na yönelik master planın hazırlanması, Barking, Dagenham ve Havering bölgelerinin nehir kenarı düzenlemeleri, Londra’nın çok sayıda önemli projelere imza atan “Design for London” kurumunun başkanı.

Şubat 2007’den bu yana, Londra genelinde iyi tasarlanmış, erişilebilir, çevreye duyarlı, değişen kullanıcı taleplerine ve iklim değişikliklerine uyum sağlayabilecek binaların; kaldırımlardan parklara kadar iyi yönetilen ve ilham verici kamu alanlarının; Londra’nın kültürel mirasını yansıtacak, yeni ve eskiyi bütünleştiren mahallelerin planlanması amacıyla kurulan “Design for London” kurumunun başkanlığını yapan aynı zamanda İngiliz Kültür Mirası Londra Danışma Kurulu’nun da üyesi olan Peter Bishop ile Londra’daki planlama ve tasarım pratikleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Deniz Boran: Design for London’ın Londra’da yerel otorite ile birlikte kentsel tasarım ve planlama faaliyetleri yürüten bir kuruluş olduğunu biliyoruz. Bize Design for London’ın fonksiyonlarından bahsedebilir misiniz?

Peter Bishop: Design for London sıradan, alışılagelmiş ya da bir günde oluşmuş bir organizasyon değil. Yaptığımız güzel ve bir o kadar da stresli bir iş. Yaklaşık 4,5 milyon Euro değerinde bir bütçemiz ve 29 çalışanımız var. Yani çok büyük bir bütçeye ve çok kalabalık bir ekibe sahip değiliz. Belki böyle olması çok daha iyi, çünkü bazen insanlar ellerindeki gücü iyi yönde kullanamıyorlar, biz ise kısıtlı gücümüz ile insana saygıyı ön planda tutan projeler oluşturmaya çalışıyoruz. Londra’yı düşünmek, Londra’yı Londra yapan şeyleri düşünmek, projelerimizde yol göstericimiz oluyor ve bize her bir projenin doğruluğunu anlama, adım adım gün gün takip etme, tamamlandığında bütündeki etkisinin ne olacağını görme yetisi kazandırıyor.

Burada amaçlanan büyük Londra konseptini düşünmekten vazgeçmeden çalışmalarımızı sürdürmek. Bir diğer amaç da, kamusal alanlara heyecanla yönelmek. Üçüncü amaç ise Lea Valley için geliştirdiğimiz tasarımlarılarda, Londra’nın diğer bölümleri için uygulanan master plan ile bütünselliği sağlamak. İlgi alanlarımız bunlar ve izlediğimiz yol, bahsettiğim amaçların yönetimi, geliştiricileri, mimarları, yerel halkın bir araya getirildiği bir ortamda gerçekleştirilmesi ve Londra’da planlamayı, tasarımı, mimariyi kent yararına geliştirmenin yollarını bulmak yönünde.

DB: Türkiye’de özellikle mekana yönelik planlama kararları getirilirken ortak bir çatı altında bahsettiğiniz akörleri bir araya getirmek ve aralarında ortak bir dil yakalamak oldukça güç. Siz bunu Londra’da nasıl başarıyorsunuz?

PB: Diyalog kurmayı ve insanları kendilerini ilgilendiren bir karar hakkında tartışabilir kılmayı önemsiyoruz. Sürdürdüğümüz projelerin açık bir stüdyo ortamında hazırlanması da bundan kaynaklanıyor. Haftanın iki tam günü boyunca o an ilgilendiğimiz proje üzerinde Londra’da yaşayan herkes katılmasa da çok kişinin bildiği ve fikrini söylemek isteyen herkese kapılarını açık tutan bu stüdyo sistemiyle çalışmak planın ve projenin daha tanımlı hale gelmesini sağlıyor.

Bu yöntem sayesinde yerel yönetimin de, geliştiricilerin de projeye verdikleri katkılar, kenti daha iyi anlamamıza, daha geniş bir perspektiften bakmamıza ve master planının içeriğinden uzaklaşmamamıza yardımcı oluyor. Fikirlerimizde zaman zaman ayrılmaların olduğu noktalarda da oluyor. Ama en önemlisi böyle bir süreç ortaya çıkan en iyi fikirlerle hazırlanmış planlama çalışmasına tarafların her birinin saygı duymasını sağlıyor.

DB: Bu noktada size Londra’da Türkler’in yoğunluk gösterdiği ve orada yaşayan Türklerce Londra’nın İstanbul’u denen Haringey Bölgesi’nde de benzer planlama ve tasarım çalışmaları gerçekleştirilmesinde de öncülük ettiniz mi diye sormak isterim. Çünkü 1999 yılında dahil olduğunuz bir organizasyonun bu bölgede faaliyet gösterdiğini biliyoruz. Türkler ile benzer sistemde bir araya gelmek zor oldu mu, nasıl değerlendiriyorsunuz?

PB: Evet 1990’ın ortalarından başlayan yaklaşık 10 yıllık süre zarfında Haringey’de Gayrimenkul, Mimarlık ve Mühendislik Müdürlüğü görevlerini yürüttüm. Londra hakkında çıkardığımız bir yayında şunu demiştik: “Londra’ya geldiğinizde, bir Londralı olursunuz.” Her yerde bunu yakalayamazsınız, örneğin New York’ta bir New Yorklu olmak da, orada sıradan bir vatandaş olmak da daha zorludur. Dışarıdan gelenlerin Londra’ya adapte olabilmeleri daha kolay. Türkler’in de gelip Haringey’e yerleşmesini Londra’yı farklı ve fantastik bir yaşam biçimi, farklı bir konut örüntüsü, farklı bir ticari açılım getirmelerini, yerleştikleri yerin yapısını yaşam biçimlerine göre değiştirişlerini de bir başarı olarak değerlendirdik, yer yer dönüşüm müdahalelerinde bulunduk. Bu nüfusun, kentsel mekanda yarattığı enerjiye paralel çalışmalarda istekleri doğrultusunda özellikle sosyal mekan yaratımına yönelik çalışmalar yürüttük, yeme-içme alanları, restoran oluşumlarına ağırlık verdik.

DB: Türkiye’de kentsel dönüşümün içeriği henüz tam olarak oturtulamadığından, kentsel mekanda dönüşüm adı altında gerçekleştirilen ama gerçek amacından uzak proje sayıları artmaya başladı. Koruma konusundaki duyarlılık ve bilinçte de benzer sıkıntılar ile karşılaşıyoruz. Sizin bir kentin planlanmasında kentsel dönüşüm, yenileme, koruma faaliyetlerine nasıl baktığınızı öğrenebilir miyiz?

PB: Bizde de tam tersi bir problem var. Çok aşırıya varacak derecede korumacı olduğumuzu düşünüyorum. Müdahale alanımızdaki tarihi ya da mimari öneme sahip herşeyin korunması için küçük müdahaleler, detaylara yönelik özel durumlar geliştiriyoruz. Kent bütününde de korunacak alan dediğimiz özel bölgeler ve buralar için geliştirilmiş değiştirilemez kurallar var. Kent içinde de artık gözden çıkarılabilecek derece köhneleşmiş eski yapılar var. Bunlara müdahale etmek bile bizim için o kadar verilmesi zor bir karar ki… Ama asla vazgeçemeyeceğimiz mükemmel binalarımız, endüstriyel miras alanlarımız, tren hatları, kanallar vb. yerler/bölgeler de var. King Cross’da bu tarz çalışmalarımız oldu. Söz konusu yapıların nasıl oluştuğunu bile hayal edemediğinizde korumacı yaklaşımın kendiliğinden belirdiğini farkediyorsunuz.

DB: Biraz da tasarımlardaki önceliklerinizin neler olduğunu hakkında bilgi verir misiniz?

PB: Londra’nın gelişimine yardımcı bir rehber vazifesi görmek için temel tasarım prensipleri doğrultusunda hareket etmeye gayret ediyoruz ve bu aşamada en çok iyi tarasarlanmış, sürdürülebilir aynı zamanda satın alınabilir konut alanı sağlamada bir takım zorluklar ile karşılaşıyoruz. Kentin dört bir yanında tam olarak iyi organize edilememiş mekanlar var. Birilerinin bu alanların içine girmesi, paydaşları bir araya toplaması ve bir yön çizmesi gerekiyor. Bu mekanlardaki uçurumların kapatılması, kopuk alanların tıpkı dokunur gibi tekrar bir tasarım sürecinden geçirilmesi gerekiyor. Gerçek bir vizyona ise ancak bu tarz müdahaleler ile sahip oluyorsunuz. Bu zor bir iş. Bir de mimari yapının güzel olmasının önemini atlamamamız gerekiyor. İnandığım şeylerden biri de şu: İyi bir mimar bir bina üretebilir ama kötü bir mimarın ürettiğine asla bir bina denemez.

DB: 2012 Olimpiyatları’na yönelik çalışmalarınızda ne aşamadasınız?

PB: Olimpiyatlar, düzenlendiği kent açısından büyük önem taşır. Ama başlatılan çalışmaların sadece Olimpiyat Parkı özelinde ve olimpiyatlar süresince değil, olimpiyatlardan sonra Londra’da devam edebilecek ve gelişime katkı sağlayacak nitelikte olmasına yönünde iyi düşünerek cevap vermeye dikkat ediyoruz. Lea Valley çevresinde başlayan gelişmelerin sadece orası ile sınırlı kalmayarak ilerleyen günlerde tüm Thames geçidi boyunca devam etmesi ve oradaki mevcut halkın da içine dahil olabildiği bir ortamın oluşması başarının esas göstergesi olacak.

Etiketler

Bir cevap yazın