“İnsanlar yaşadıkları dünyanın güzeliğini tarif etmek istediklerinde ortasında kendilerinin bulundukları bir dünyayı anlatmaya çalışıyorlardı”

Bu söyleşi ikiz sergi kapsamında 29 Nisan 2007 Pazar günü Büyükada Anadolu Kulübü'nde gerçekleşen Atilla Yücel ve Turgut Cansever'in konuşmasından deşifre edilmiştir.

Garanti Galeri ve Osmanlı Bankası Müzesi, 04 Nisan – 23 Haziran 2007 tarihleri arasında, küratörlüğünü Uğur Tanyeli ile Atilla Yücel’in yaptığı, Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar başlıklı “İkiz Arşiv – Sergi”ye ev sahipliği yapıyor.

Atilla Yücel: Kendi aramızda yapacağımız sizin de katılacağınız söyleşide özellikle Turgut Bey’in konuşmasından sonra, hep birlikte buradaki yapıyı gezeceğiz ve daha sonra konuşmamıza devam edeceğiz.

Büyükada İstanbul’u bilenler için herhangi bir yer değil. Büyükada’yı kiminiz iyi bilebilir, kiminiz de hiç bilmeyebilir. Dolayısıyla neredeyiz sorusu ile “ada”dan başlayabiliriz.

Az önce bu binayı iyi bilen bir dostum bana “nedir bu kulüp?” diye bir soru sordu. Dolayısıyla kulüp hakkında bildiğim çok genel şeyleri kısaca sizlerle paylaştıktan sonra binaya mimariye ve Turgut Bey’e gelmek istiyorum.

Büyükada Anadolu Kulübü kurum olarak nedir?

Bunun iki hikayesi var. Birbirinden farklı başlayan sonra birleşen iki öykü. Bir tanesi, bu mekanın başlangıcı olan Büyükada Yat Kulübü. Leon Pearce isimli bir İngiliz avukat var. Leon Pearce 1906 yılında burada, Büyükada’nın Rumca adı olan Prinkipo’yu kullanarak “Prinkipo Yat Kulübü”nü kuruyor. Bu kulüp 1906 ile 1923 yılları arasında “Prinkipo Yacht Club Company Limited” ismiyle varlığını sürdürüyor. 1923 yılının başlarında İngilizce isim Türkçe’ye dönüşüyor, “Büyükada Yat Kulübü Osmanlı Anonim Şirketi” oluyor. Hemen ardından Cumhuriyetle birlikte de Osmanlı lafı kalkıyor ve “Cumhuriyet Yat Kulübü Anonim Şirketi” olarak devam ediyor.

Şirket 1937 yılında iflas ediyor. Bunun üzerine Atatürk’ün girişimiyle Bakanlar Kurulu’nun kararıyla zaten Ankara’da varolan Anadolu Kulübü’nü görevlendiriyor ve kulüp burayı sahipleniyor. Anadolu Kulübü’nün Büyükada şubesi oluyor.

Şimdi ikinci öyküye geliyoruz. Anadolu Kulübü, Cumhuriyet’in kuruluşundan üç yıl sonra 31 Ekim 1926’da kurulan bir sosyal ortam. Yine Atatürk’ün emri Bakanlar Kurulu’nun kararıyla ve o Bakanlar Kurulu’nun ve başka ricalin ortaklıklarıyla, üyelikleriyle -içlerinde İsmet İnönü, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker, Abdulhaluk Renda, Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Necati, Refik Saydam- bir sosyal oluşum Ankara’da gerçekleşiyor. O günden sonra ve bu günlere doğru Anadolu Kulübü’nün oluşumları, üyelikleri, bir kere eski ve yeni parlementerleri, milletvekilllerini, üniversite rektörlerini, yüksek yargı başkan üyelerini, yüksek bürokrasiyi, sivil bürokrasiyi ve kendi belgelerindeki biçimde yüksek zevatı* içeriyor.

Ve bu kulüp bugün merkezi Ankara’da olmak üzere, İstanbul-Büyükada ve İzmir’deki bir şubeyi kapsayan üçlü bir oluşuma sahip. 1937 yılında Anadolu Kulübü, Büyükada Yat Kulübü ile birleşiyor. Büyükada Yat Kulübü’nün o zamanki ve sonraki kendi üyelikleri de var. Burada en eski İngiliz kuruluşundan bu yana yerel, adalı, İstanbullu üyeler, tüccarlar, varsıllar*, İstanbul burjuvazisinin bir kesimi, Müslüman Türkler, Rumlar, Museviler var. Ve bu da varlığını paralel olarak devam ettiriyor. Dolayısıyla Ankara bürokrasisinin üst kesimi ile İstanbul’daki bir grup burjuvazi mensubu üyenin birlikte oldukları bir yaz ortamı burada varlığını sürdürüyor.

Son yıllardaki özelliğini bilmiyorum ama benim bildiğim bir dönemi var. Turgut Bey binasını inşa ettikten sonrasına rastlayan bir otel etkinliği var burada. Özellikle Ankara’dan gelip burada kalan Ankaralı bürokratlar var. İstanbullu üyelerin de bir bölümü daha sınırlı kalıyorlar. Eski yapının alt katlarında ve terasında faaliyet gösteren lokanta var, sarı binanın altında oyun salonu vardı bir zamanlar, onun arkasındaki ikiz yapılar, yeni otel binası ve eski yapının üst katları otel fonksiyonlarını yerine getiriyorlar. Alt katta Cansever’in otelinden biraz sonra yapılan Ertur Yener’in projelendirdiği plaj tesisleri var.

Şimdi buradan Turgut Bey’in mimarisine gelip bazı sorularla söyleşiyi başlatmadan, onun kendi öyküsünü dinlemeden önce demin anlattığım öyküye bağlı olarak bana bunun çağrıştırdığı bir meseleden söz etmek istiyorum. 1900’lerin başında bir İngiliz kulüp oluşumu var. İstanbul ticaret burjuvazisinin veya genel burjuvazinin yani o dönemin elitlerinin kullandığı bir mekan var. Sonra Cumhuriyet elitlerinin buna katılması modernite hikayesini anlatıyor. Bunu hayatla, mimariyle, kültür ve siyaset gerçekliğiyle ilişkilendirmek bana bugün bu mekanda ilginç göründü. 1900’lü yıllar ilginçtir, ister spor ister sosyal içerikli olsun birçok kulübün kurulduğu yıllardı.

Spor kulüpleri, sosyal kulüpler, dernekler genelde bir yabancı unsurunu içerirler. Union Française, Moda ve Büyükada Yat Kulüpleri yabancılar ile ilişki içindelerdir. Azınlık gruplarının kendi sosyal kulüpleri vardır bir kısmı kendi eski, bir kısmı uluslararası ilişkileri içinde. Eğitim, sosyal yaşam, spor, ticaretle ile ilgili o yıllarda ciddi bir yapılanma var. Elit, seçkin İstanbullu sosyal ortamların kurumları ve binaları var.

1920’lerden sonra Anadolu İhtilali ve Ankara öncülüğünde gelişen sistem başka bir sistemi geliştiriyor. Bunun kültürel, politik ve sosyal ortamları var. Türk Ocakları, halk evleri, ve giderek başka bir takım nüveler*… Ankara odaklı bir başka sosyal oluşum var burada. Burada esas müşteri burjuvazi değil bürokrasi.

Bu iki model 1950’de birbirine dokunmaya başlıyor ki bu örnek de öyle bir şey. Demokrat Parti iktidarından sonra Ankara-İstanbul arasında biraz daha yakın ilişkiler var ve Anadolu Kulübü’nün 1937’de oluşan gelişmesiyle İstanbul, Büyükada, Ankara’dan gelenlerin burada bir araya gelmeleri ilginç bir hikaye. Mesela bunun üstünden bir şeyler konuşabiliriz belki. Turgut Bey ile de konuştuğumuz bazı temalarla ilginç bir şekilde çakışıyor bu mesele. Modernistlerle elitlerin yan yana gelmesi meselesi. Bunu isterseniz bugünün siyasi çalkantılarına da uzatabilirsiniz.

Ben burada sosyoloji ve tarihi bir tarafa bırakarak bir kaç cümle daha ekleyeceğim. Ben mimari hakkında hiç konuşmak istemiyorum. Bunu birlikte konuşacağız ve sözü mimarına bırakmak en doğrusu. Ancak 1950’ler ilginç. 50’ler modernizmi Türkiye’nin kültür yaşamında bir dönemin ifadesi olarak çok önemli. Bu sadece mimaride değil, sanatta, kültür etkinliklerinde de önemli bir dönüşüm dönemi. 40’ların daha milliyetçi, daha farklı bir döneminin ardından veya 30’ların daha temkinli modernizminin ardından 50’ler tabiri caizse Avrupa’nın yaşadığı ifade biçimlerini, hayatını, deneyimini daha “damardan” yaşayan bir dönemi ifade ediyor. Bu dönemdeki isimleri anımsatmak yararlı olabilir mesela şiirde Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Behçet Necatigil gibi isimlerin ortaya çıkışı, müzikte Osman Baş, Turgut Bey’in sınıf arkadaşı olan İlhan Usmanbaş, resimde Adnan Benk, Nuri İyem, Füreya Hanım. Mimari de buna paralel bir gelişme içerisinde. 50’ler de bu anlamda bir modernizmi deneyimliyor.

Bu yapı ve Turgut Bey de o dönemin son örnekleri olarak dikkate değer. Şimdi ben biraz soru ve biraz referans anlamında Turgut Bey’le uzun söyleşilerimizde tartıştığımız, onun açtığı bir konuya geliyorum. Bu yapı, biliyoruz ki 1950 tarihli bir yarışma projesi sonucunda inşa edildi. Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı imzalarını taşıyor. Tabii yapıya baktığımızda -bilenler çok iyi bilir- Le Corbusier ile çok yakın ilişkileri var. Plan şemasının ana morfolojisine baktığımızda Le Corbusier’nin Paris’teki İsviçre Pavyonu’na referanslar var ama bir takım farklılaşmalar da var ki kitaba da yansıdı. Turgut Bey bu yapıyla İsviçre Pavyonu arasında ilişkileri belirli bir eleştirel bakışla ifade etmişti.

Bir kere ölçek ve konum olarak farklılıklar var. İsviçre Pavyonu; üniversite sitesi içinde, düz bir arazide yer alır. İlerisinde başka pavyonlar ve yurt yapıları vardır.

Plan şeması benzerliği vardır ama ölçekte bir farklılık var. Pavyonun eni boyu buradan farklıdır. Geçirgenlik konusunda farklılıklar vardır. Pavyon, ağırlıklı olarak tek yöne yönelmiş bir yapıdır, burada ise iki yönlü bir geçirgenlik var ki ciddi bir algı farkı yaratıyor. İçeride birazdan göreceğiniz -plan şemasını bilenlerin hatırlayacğı- taşıyıcı ayakların dizisi algıyı çok farklılaştırır.

Işık çok farklıdır bu yapıda. Örneğin orada öğrenci odaları buradakinden farklı olarak bir tarafa yönelir. Le Corbusier’nin binasında arka cephedeki ışıklıklar duvarın içinde kare deliklerdir. Daha opak bir cephedir. Daha büyük bir farklılık vardır. Burada ise geçirgenlik bir anlamda doğu cephesindeki kafeslerle devam eder.

Yapının ifadesinde, iklimsel çağrışımlarında ciddi bir farklılık olduğu kanısındayım. Ve nihayet pavyonun çatısı daha sade iken buradaki çatı biraz Marsilya Bloğu’nu, biraz Brezilya, biraz Güney Amerika modernizminin tropik havasını içerir. Bunlar benzerlikler ve farklılıklar anlamında benim aklıma gelenler.

Doğrudan Turgut Bey’e bir kaç sorum var. Birincisi, demin söylediklerimden bağımsız. Anadolu Kulübü’ne binaları yetmiyor, yarışma açıyor, mimarlarını buluyor, bir programa göre inşa ediyorlar. Bir bağlam içinde yer alıyor bu binalar. Yüzyıl başında yapılmış ana otel binası var, diğer yapılar var, karşıda deniz var, arkada tepe var, böyle bir bağlam içinde bunun tasarım kararları konusunda ölçek ilginç bir şey. Adanın en büyük yapılarından biri ama hiç rahatsız etmiyor.

Bu ölçek, doğal bağlam ve mimari bağlam ilişkileri konusunda mimarının düşüncelerini ki bugüne kadar Turgut Bey’e hiç sormadım. Bu konulardaki o günkü ve bugünkü düşüncesini, hissiyatını merak ediyorum.

İkincisi kafesler, bir tür yerellik filizi konusu. Bu konudaki fikirlerini merak ediyorum.

Son sorum bugün aklıma geldi. Turgut Bey’in de dile getirdiği, benim için ise daha önce hep bir duygu olan: İsviçre pavyonunun tek yönlü alt mekan tavrına karşılık buradaki iki yönlü geçirgen yapıda, dar bir zemin katı mesafesi hakimdir. İki dizi kolon-pilotiler, bir konsol ve kolon dizilerinin biraz önünde biraz arkasında cam yüzeyleri var ve bunların mesafesi dar. O iki yöne bakmak konusunda Turgut Bey bizim söyleşilerimizde bundan bahsederken Ahmet Bey (Ertegün) ve Mica Hanımla ilk görüşmelerinde geçen “bir taraf bahçe, bir tarafta dere”1 referansıyla çift yönlü geçirgenlik tavrını açıklamıştır. Benzer bir şey burada var. Ertegün Evi’ndeki çift yönlülükle buradaki çift yönlülük nasıl bir ilişki içinde diye aklımdan geçen soruyu yöneltmek istiyorum, bu sorunun cevabının tamamen tesadüf olduğunu sanmıyorum. Bunu da üçüncü soru olarak kendisine yöneltmek istiyorum.

Turgut Cansever: Son sorudan başlamak istiyorum. Bu son soru bana çok önemli geliyor. Diyebilirim ki bu, Türk-Osmanlı kültürünün adeta temel yapısıyla ilgili. Hatırladığım kadarıyla -Ankara’da oturduk ki pek az hatırlıyorum, Bursa’yı ve İstanbul’u biliyorum- bize gelen misafirlerin konuşmalarını ve evde cereyan eden konuşmaları düşünüyorum. Genellikle hatırladığım şu var: Annemin misafirleri odanın nasıl kullanıldığını; eğimin sokakla, bahçeyle ilişkisini hep gündeme getiriyorlardı. Aşağı yukarı her konuşma insanın uzayıp giden ve durduğu mekanla ilgiliydi. Konuşmalar, bir taraftan bahçe, bir taraftan sokak arasında duran insan için mekana yapılan müdahale ile ilgili oluyordu. Yani Bursa’da, hanımların birbirine misafir gittikleri ortamda -bunlar halktan insanlar- konuşmaya başladıklarında, dünya içerisinde, dört tarafa doğru uzanan sonsuzluğun ortasında, insanın yerinin neresi olması gerektiğini daha naif terminolojilerle ve daha naif yaklaşımlarla gündeme getiriyorlardı. Ve onu birbirlerine açıklamaya, evin cumbasından sokağa bakmaya çalışıyorlardı. Aynı evin o cumbasından sofayı görmek, sofanın arkasında o evin bahçesindeki ağacı görmek, o ağacın arkasından Bursa’da genellikle dağı görmek…

İnsanlar yaşadıkları dünyanın güzelliğini tarif etmek istediklerinde ortasında kendilerinin bulundukları bir dünyayı anlatmaya çalışıyorlardı. Biz Bursa’da 1924 ile 1930 arasında kaldık ama 1930’dan sonra İstanbul’da yaşadığım dünyada bu çevre meselesinin sıradan okumuş insanlar içerisinde yine yer aldığını, Bursa’da her kültür seviyesindeki insan için geçerli sorunsalın kültür seviyesi gittikçe artmış insanların arasında gittikçe azaldığını söyleyebilirim.

Doğrusu ressam olmak istiyordum. Zorla, babamın ısrarıyla mimar olma mecburiyeti çıktı. Bir sene eve okunacak bir tek kitap, bir tek çizim götürmedim, annemle babam çok üzülüyorlardı. O sene sonunda Sedat Bey (Hakkı Eldem) iki saat boyunca bir sene içinde yapı dersi ile ilgili anlattıklarının bir özetini yaptı. Bir binayı meydana getiren yapı unsurlarının nasıl birbirine eklenerek binayı vücuda getirmeyi mümkün kıldığını aktaran akıl almaz güzellikteki bir anlatımdı. Ben o ders sonunda mimar olmaya karar verdim. O anlatım yalnız insanın sonsuzluğun içerisindeki yerine değil, o yeri tayin eden, sınırları yapan binanın her unsurunun da o büyük sonsuzluk içindeki varoluşunu, onların birbirlerine göre duruşlarının güzelliğini de içeriyordu. Ayrıca Sedat Bey yapı dersi veriyordu. Bu unsurların yapı tekniği bakımından birbirlerine bağlı ilişkilerinin zarureti, güzellikleri de anlatılmış bulunuyordu.

Velhasıl bunların bütünlüğü beni mimar olmaya ikna etti. Mimarlığa başladığımız zaman hocalar durmadan “mekan”, ne olursa “mekan” diyorlardı. Doğrusu o kadar çok mekan lafı geçiyor ki insanın bir bakıma mekandan illahlah diyeceği geliyor. O günlerde hocalarımdan bir tanesi, çok müstesna bir adam olan Ernst Diez. Bütün insanlık tarihini, insanlık kültürlerinin tümünü, sahip oldukları felsefi temellerle, dünya görüşleriyle anlatan bir kişi. Sanat tarihi ve mimarlık tarihi… Doğrusu mimarinin her zaman aynı şey olmadığını, her yerde aynı temeller üzerinde oluşmadığını bana gösterdi. Hocaların etkisi altında Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık, yalnız mekan düzenleme -raum architektur- olarak ifade ediliyordu. Bütün hocalar yalnız bu kelimeleri kullanıyorlardı. Bundan başka türlü mimariler olabileceği fikirleri de doğdu. Mesela, mekana sınırlar koymadan mekan içerisinde varlıklarıyla duran tektoniklerin dengeleriyle de mimarlık yapılabileceği gibi alternatifler de ortaya çıktı benim için. Dahası mimarlık tarihi, mimarlık felsefesi disiplinleri de beni ilgilendirdi.

Esasen batı kültürünün yani Batı Avrupa’nın, Ortaçağ’dan başlayıp günümüze kadar anlatılan mimarlık tarihine esas teşkil eden konseptlerin ötesinde neler olabileceğine de bakmak imkanım oldu. Gördüğüm şu oldu, yani Ernst Diez ve çevresinin 1930’lardan bu yana ortaya koyduğu: doğu kültürlerinin ve ilkel kültürlerin geliştirdikleri, tespit ettikleri varlık biçimleri hiç bir şekilde söylendiği gibi ilkel değildi. Onlar da insanlığın ürettiği -bizim bugün makinayı, organizasyon biçimlerini geliştirdiğimiz için üstün saydığmız çağımızın terakkileri* gibi- onların yanında yer alacak varlığa ait tasavvurların önemli parçalardır.

İslam kültürünün Ortaçağ kültürüyle beraber mekan terrakisinin, Rönesans’tan sonra olan mekan terrakisinden tamamen farklı olduğu, bizim hiçbir yere koyamadığımız Rönesansla getirilmiş mekan terrakisinin insanlık tarihi içinde küçücük bir yer işgal ettiği ve bir bakıma da Modern Çağ ile Rönesans’ın getirdiği sınırlanmış ve o sınırların ötesine kapalı mekanların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş mekanların artık söz konusu olmayacağı da tartışılmaya başlanmıştır.

Bugün neredeyse artık bu tartışma konusu bile değil. Yani buraya geldiğimizde çeşitli binalar var. Bunların her biri tek tek kendi başlarına duruyorlar. Sıra bizim yapacağımız yapıya geldiği zaman şu konu tartışıldı: Bizim yapacağımız binaların mevcut binalarla ilişkileri var. Bu ilişkiler dolayısıyla bu fonksiyonları belki daha rahatlatmak için bunların hepsini birbirine bağlayalım mı? Kompleksin sahibi olan yöneticiler “Acaba böyle bir yaklaşım olmaz mı?” sorusunu sordular. Soru karşısında biz elimizden gelen bir çözümü üreterek şunu söyledik: “Bir çağa o günün ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir yapı meydana getirdik. O çağ, ihtiyaçlarını nasıl tanımlıyorsa, onu karşılamak için elindeki imkanların değerlendirilmesini nasıl yapıyorsa ona göre bunu ortaya koyduk.”

Bu çok önemli bir realite. Bu realite o çağın insanları için önemli olduğu kadar onu takip eden çağların insanları için de önemli. Onu takip eden çağın insanları bu binayla yaşadıkları zaman; tarihi, yalnız dapdaracık yaşadıkları günü değil, geçmişi -o geçmişten gerektiğinde geleceğe doğru projeksiyonlar yapma imkanına sahip olarak o geçmişi- görmek onu tanımak imkanına sahip oluyorlar. Bir başka çağda bir başkası bir ikinci yapıyı meydana getirmiş.

Velhasıl öbür tarafta evler var, bizden işletme açısından o günün otel işletmecileri, yöneticileri bunların hepsini bir tek bina haline getirmek gibi bir çözüm istediler. Tabi işletmeci, bir otel işletmecisi söz konusu olursa, hele o günlerde Hilton gibi bir bina, bir otel yapılmışsa, İstanbul’da o büyük otelin birbirine bağlı kısımlarını bir merkezden idare etmekle daha iyi hizmet verilebileceği gibi bir ümit, bir teorik görüş hakimse bu örnek alınarak bu yapıların hepsinin birbirine bağlanması talebi ortaya kondu.

Doğrusu açılan müsabakada biz bu yaklaşımı bir kenara koyduk ve bu yapıyı tamamen müstakil bir yapı olarak öngördük. Ayrıca da bir grup işletmeciyle, yapılan yeni binanın evvela kendi içerisinde bağımsız bir işletmeye sahip olmasının ve diğer işletmelerin etkisi altında kalmadan işini sürdürebileceğini gördük.

O tarihlerde başlamış olan, şahsen benim o tarihlerden 15-20 sene sonra tabi olduğum, işletme ve işletmeye konu teşkil eden unsurların bütünlüğü parçacıllığı vs. ile ilgili ileri felsefi araştırmaların geldiği noktada bizim yaptığımız tercihin doğru olduğu ortaya çıktı. Şunu düşündük -ki doğrusu bu bir İslami ilkeye de dayanıyordu- var olan nesnelerin herbirinin bir kimliği var. Biz bunların hepsini birbirine birleştirirsek bu kimliklerin önemli kısımlarını yok etmek mecburiyetinde kalacağız. O zaman o kimlik varlıklarının önemli kısımlarını teşkil eden bireylerin tek düşündükleri varlık bütününü sürdürmek mümkün olmayacak. O takdirde bunları çok daha derin müdahalelerle tadil etmek zorunda kalacağız. Velhasıl daha geniş bir alana, mesela bir toplum alanına, hatta Türkiye’mizin son yüz elli senesine teşmil* edersek, sürekli başa gelenlerin Türkiye’yi bütünüyle kendi kafalarındaki modele göre şekillendirdiklerini, sonunda gelinen her safhada başarısızlık olduğunu görünce böyle bir yaklaşım yerine varolan bireylerin unsurlarının kimliklerini muhafaza ederek onların birbirlerine bir organik bütünlük şeklinde değil bir kümülatif bütünlük biçiminde bağlanmasının daha doğru olacağına karar verdik.

Aşağı yukarı bu terimler ve konseptler üzerinde oldukça uzun tartışmalarla, kulüpteki politikacılar, işadamları arasında benzer meseleler olduğunu da tespit ettik. Bu kişilerin de zaman zaman katıldığı toplantılarla meydana getirdiğimiz yeni unsurun diğerlerine organik dediğimiz bir şekilde bağlanmamasını ama varolan tektoniklerin içerisinde vücut bulan mekan yapısı arasında mümkün ve uygun yere yerleştirilmiş bir yapı olması gerektiği kararını verdik. Bu işi bu şekilde kabul ettik.

AY: Çok teşekkürler. Turgut Bey konuşurken ve konuşmasının sonunda aklıma gelen başka soruları şimdilik gündeme getirmeyeceğim. Büyük gruptan başka sorular var. Dolayısıyla sözü katılanlara vermek istiyorum. Zaman kalırsa benim birkaç sorum daha olacak. Turgut Bey bir şey söyleyecek.

TC: Efendim işletme konusunda bir kitap almak üzere Ankara’da idim. Orada bir kitap gördüm: Ihya’ ‘ulum al-din (Dini İlimlerin İhyası). Kitabın yazarı İmam Gazali, bir düşünme biçiminin yeniden kurulmasını öngörüyordu. İslam’ın 11. yüzyılda yeniden şekillenmesini amaçlıyordu. Bu derece büyük bir iddiaydı bu kitaptaki. Ama başından sonuna kadar her cümle birbirini tamamlıyordu. “Bu tam bir bütünlüktür” gibi bir iddianın izi yoktu. Karşılaşılan her mesele için o meselenin bütün yönleriyle ayrıntılanması, reçetelenmesiyle aydınlatılan ve birbirini tamamlayan, birbirine yapışmamış, bir bütünlükler manzumesiydi. Doğrusu burada şimdi aklınıza gelecek şeyin mutlak söylediklerimize bağlanması da şart değil. Bu meseleler etrafında aklınıza gelenler varsa lütfen buyrun, onların söylenmesinden hepimiz yararlanacağız.

AY: Çok teşekkürler Turgut Bey. Ben aynı konuya bağlı şöyle birşey sormak istiyorum. Başta temel iki sorum vardı. Siz onların en sonuncusuna cevap vereceğinizi söylediniz ancak ilkine ve ikincisine cevap verdiniz. Geçirimlilik meselesine değineceğim dediniz ama tam değinmediniz.

Benim o sorduğumda bir önceki / bir sonrasıyla ilgili bir boyut vardı. Yani bu yapının, öncesi Le Corbusier, sonrası Bodrum. İki yönlü / tek yönlü bakış meselesi. Şimdi başka bir şey söylediniz, yapının öyküsü, mimari çözüm ya da yarışmadaki tavrınız mevcutlarla olan ilişki ve birbirine bağlanan tek bir bütün oluşturmak yerine parçacılığa dayanan bir gizem dediniz. Gizem sizin çok iyi bildiğimiz ve daha sonraki yapıtlarınızda çok daha açık bir şekilde okuduğumuz, o parçalı bütünlükler, kümülatif varlıklar noktasına geldiniz.

Ben Anadolu Kulübü’nde de bu düşüncenin filizlerinin olduğunu bu anlamda hiç düşünmemiştim. Burada ilginç bir şey var. Gazali’ye dayanarak birbirini izleyen homojen ya da birbirine kenetlenmiş bir bütün oluşturmayan ama bir tamlamalar dizisi de oluşturmayan bir şey. Bende bu çağrışımlar oldu ama yine bir kere daha o çift yönlü bakış meselesini hatırlatmak isterim. “Dere ve bahçe” meselesine.

TC: Evet doğrusu bu noktaya işaret ettiğiniz için teşekkür ederim. Bursa’da annemin misafirleri, babamın misafirlerinin şehir, ev, evin bahçesi, sokak vs. hakkında konuştuklarında yaptıkları konuşmalarda yalnız bir tarafa doğru bakmak yerine, yönünü değiştirdiği zaman yeni bir yöne doğru bakmayı çözümleme. Halbuki Bursa’da, bütün Anadolu şehir ve kasabalarında, İslam dünyasında bir yerde bulunan insan; önündekini, arkasındakini, sağındaki ve solundakini, hepsini idrak ederek görerek kendi konumunu takip ediyor. Atacağı adımı yapacağı değerlendirmeyi kesinleştiriyor.

Bursa insanı, bütün Osmanlı insanı böyleydi. Şehir de buna imkan verecek şekilde düzenlenmişti. Bir an için düşünürseniz, cetvel konularak çizilmiş bir yol üzerinde birbirine yaslanarak inşa edilmiş binalarda yaşayan insanların karşılarındaki binaları seyretmek ve başkalarının bahçelerine bakmaktan başka alternatifi olmazsa dünyaya bir şekilde bakan ve dünyayı bir şekilde idrak eden, dünya hakkında bir tasavvur sahibi olan insan tipini ortaya çıkarır. Karşıdaki sokak iki sokaksa yani bir üç yol ağzındaysanız, onun bir yerinde bir cumbadan bakıyorsanız, yolun birine yahut diğerine, yolun arka tarafına bakmak imkanınız varsa, yahut o cumbadan sofa içerisine oturup sofadan da arkadaki bahçeye hatta o bahçeden de bahçenin arkasındaki ağaçlara bakmak imkanınız varsa, bu imkanlara sahip insan tipinin, çeşitli açılardan bakma alışkanlığına sahip insan tipinin, dünyaya tek istikametten bakan insan tipinden farklı bir dünyayı anlama yeteneğine ve zenginliğine sahip olacağı çok açık.

Mimar olarak, şehir plancısı olarak ben vazifemizin çeşitli şekilde dünyaya bakma imkanını sunmak olduğuna inanıyorum. Tanzimat’la beraber insanlara büyük bulvarlar yapıp o bulvarlara gösterdiği şekilde bakmaya insanları mecbur eden tavrın bugün, kültürel geri kalmışlığımıza neden olduğunu düşünüyorum.

Önümüzde çok büyük bir mesele var. Önümüzdeki 50 sene içerisinde takriben 70-75 milyon insana ev inşa etmek mecburiyetindeyiz. Rakamları kısaca söyleyim: Takriben 35 milyon kadar nüfus artacak, kırsal alandan şehirlere 25 milyon kadar insan göç edecek, eskiyen binaların yenilenmesini düşünürseniz… 70- 75 milyon insan, bu rakamları siz de hesaplayabilirsiniz. Şimdi bu rakam, çocuklarımıza yeniden biçimlenecek bir dünya bıraktığımızı açıkça gösteriyor. Bunu çocuklarımıza biçimlenecek yeni dünyanın nasıl biçimlenmesi gerektiğini düşünerek yapmamız gerekiyor.

Bu topraklar üzerinde asırlarca dünyanın en büyük medeniyetlerini kurmuş nesiller olarak bugün birinci vazifemizin, bundan sonra da dar kalıplar içerisinde ve yeni şeyler düşünemeyen nesillerin içerisinde yetişmeye mecbur kalarak ve tek istikametli çözümlemeleri üretmek değil, çok boyutlu çözümlemeleri nasıl geliştireceğimizi düşünmektir diye düşünüyorum.

AY: Çok teşekkür ederiz. Turgut Bey her zaman yaptığı gibi mimari bir soruyu daha ötelere taşıdı. Evet Sibel Bozdoğan’ın sorusu:

Sibel Bozdoğan: Teşekkür ederim. Benim Turgut Bey’e sormak istediğim arkanızdaki binayla ilgili konuşurken referans olarak bahsedilen Bursa’daki evinizin odasından bakmak, tarihten gelenler değil mi? Sormadan edemiyorum, Le Corbusier olmazsa bu bina da olur muydu? Ben şuna gelmek istiyorum sizin eleştirdiğiniz, hani Rönesans’tan beri o mekan fikrini aşan sizin çok yönlü bakış açısınız. Bütün bunlar zaten 20. yüzyıl batı modernizminin söylediği şeyler değil mi? Yani böyle fikirlerden hareketle böyle birşey yaratmak için bunun kaynaklarını geleneğimizde aramak zorunda mıyız? Geleneğin getirdiği bir sürü özellikler var burada. Atillla Bey de bunlara değinerek başladı zaten. Ama modernizmin kendi içinden o Rönesans mekan anlayışına getirdiği yeniliği tanımıyoruz.

TC: Bu sorunun cevabı oldukça basit. Batı modernizmi, bizim kaynaklarımızda üç-beş asırdır ürettiğimiz birşey. Onu Le Corbusier çiğneyip suyunu çıkardıktan sonra yapmış. Şimdi o suyu çıkmış şeyi model olarak almak yerine tarihe daha büyük bir derinlikle bakmak ve onun içerisinde batı modernizminin işgal ettiği küçücük yer yerine eşikleriyle onu tanımlamak doğrusu batı modernizmine de adım attırmak için vazifemiz.

SB: Ama işte kendi tarihimizde olanı tanımak için zaten batı modernizmi bir araç oldu. Onu da herhalde..

TC: Hayır, biz çok büyük bir yanlışla gözümüzü tarihin çok büyük bir kısmına kapatmışız. Gözümüzü açıp oraya baktığımız zaman batı modernizmi küçücük bir yer ifade ediyor. Kendimizi o küçük yerin içine hapsetmek yerine tarihin bütünlüğüne bakmak ve o küçük batı modernizminin o küçük yerinde de aşılması gereken noktaları görmek ve onu değişmez bir amaç olarak değil bir aşama, yeni bir idrak noktası olarak görmek, kendi tarihi tecrübemiz gibi bunların hepsinin bütünlüğü ile insanlığa daha eksiksiz, daha devam edebilecek çözümlerle olabilir.

SB: Ben de benzer bişey söylüyorum. Biliyorsunuz, Sedat Hakkı Bey der ki “Ben Türkiye’nin ününü Avrupa’da keşfettim.” Onu söylemek istiyorum sadece. Yani gelenekte olan bazı değerleri batı modernizmi kanalıyla keşfediyorsak eyvallah, yani neden bu anlamda kullanmayalım.

AY: Turgut Bey’in demin de küçük bir vurgusu vardı. En eleştirdiği şeyin yakın tarihimizdeki Tanzimat perspektifi olduğunu biliyoruz. Politikayı bir tarafa bırakarak kent tasavvuru açısından bakalım. Kent tasavvurunun, Barok batı kent modelinin, Tanzimat üstünden bize gelmesi, bu konuda ciddi bir eleştirisi vardır, bunu biliyoruz. Demin de Rönesans’tan bahsetti…

Le Corbusier üzerine konuştuğumuzda Turgut Bey’in iki farklı söylem arasında gidip geldiğini biliyoruz. Bu bir çelişki değil. Varolan iki boyut Le Corbusier hakkında. Birincisi Le Corbusier’nin Doğu’yu okuması, yani Türk evini, Bursa’yı… Ve dolayısıyla Le Corbusier ilkeleri. Modernizmi, rönesansın kalıplarını kırmanın dışında bir şey olarak araması olarak okuduğunu biliyoruz. Bu işin bir tarafı. Diğer taraftan Le Corbusier’nin bir yönü de o barok anlayış ve bitmiş bir form arayışıdır. Kendi başına onu da içerdiğini böyle bir yapının olduğunu söyleyip eleştirir. Dolayısıyla senin sözünü ettiğin Le Corbusier’nin ve başka modellerinin keşfettiği dünyada, bir tarihi, bir kültürü içselleştirmek söz konusu ama öte yanda da onun izinden gitmek de şart değil. Ben kendi arayışımı da sürdürürüm diyor. Burada ben bir çelişki görmüyorum. Senin söylediğine de katılıyorum.

Zeynep Alpay: Atilla Bey konuşmasına başlarken binanın geçirgenliğinden bahsetti. Binaya henüz girmemiş biri olarak siz bu konuyu açabilir misiniz?

AY: Tekrar geçirgenlik sorusu gündeme geldi.

TC: Bina direkler üzerinde, direkler zemin katta iki istikamette devam ediyor binanın altında. Tabi bu devamlılık projede de var. Binanın inşasından işletmeye açılışından sonra da var. Ama kullanıcıların bunu ne kadar benimsedikleri ne kadar hoşlandıkları ne kadar devam ettirmek istedikleri gibi sorular da oluyor. Ne kadar anladıkları da doğrusu bu meseleyi gündemde tutuyor. Bu geçirgenlik bir bakıma kulübün içerisinde cereyan eden hayatın sokaktan görülmesi dolayısıyla kulübün mahretmiyetinin ortadan kalkması sebebiyle mahsurlar doğuruyorsa, bu geçirgenliğin hem devamını sağlamak hem de mahremiyeti sağlayacak tedbirlerin nasıl olacağını da ortaya koymak mümkün.

İşletme esnasında binanın kullanma biçimiyle ilgili yapılacak katkılar her zaman gerekli oluyor. Eğer böyle bir konu bizden talep edilseydi sanıyorum mimarinin asli niteliklerini yani zeminin kesintisiz devam etmesinin getirdiği bir mimari önerinin sebebini çözümlemeden bu fonksiyonel mesele için pratik anlamda ne gibi çözümler olabileceğini de ortaya koyabilirdik.

Mesela bahçe duvarı üzerine bir kısım direk koyup bazı mevsimlerde arasına renkli bezler gererek, çadırların o bol bol kullanıldığı dönemin kumaşları kullanılarak mahremiyeti sağlayabilirdik. Bu da binaya çok yeni güzellikler katabilirdi. Bizden bunlar talep edilmedi kendi kullanış biçimleri içerisinde onlar binanın asli niteliğini devam ettirmeyen bir yapıyı gündeme getirdiler. Bu mesele aslında bir ülke kültürünün yaşama kültürü olmaktan çıkartılıp seyir kültürüne dönüştürülmesi sonunda içine düşürülen yanlış ve yetenek kaybı. O da, yani Tanzimat’tan günümüze kadar bu ülkeyi yönlendiren toplumun elit dediğimiz kesiminin yanılgısı. Elit kesim, bir nevi dünyanın diğer taraflarında açıkça sömürgecilikle zengin olmuş ve parayla silah üretmiş, onunla kuvvetli olmuş ülkelerin taklitçiliğini yapmakla bir yere ulaşacağını düşünen yaklaşımın bir yanılgısı olarak ortaya çıkıyor.

AC: Bu yapıda ve Turgut Bey’in erken dönem yapılarında -daha sonrakilerden söz etmek istemiyorum çünkü dönem yapılarının bir tanesinin içinde ve yanındayız- sadece geçirgenlik açısından değil belki ama geçirgenliğin ve ışığın çok katkısı olduğu kanısındayım. Örneğin o iki yönlü geçirgenliği içeren katta durduğunuz zaman birbirine yakın o iki doğramanın arasında şimdi arkadaki perdeleri de açıp ışığı biraz daha aldığınızda ortadaki o iki kolon dizisi gerçekten kendi şarkısını söylüyor, tektonik varlığını çok iyi duyuyorsunuz.

Çok ilginç bir tektoniği ortaya çıkarma tavrı var. Ne kadar bilinçli ne kadar sezgisel bunu söylemek kolay değil. Turgut Bey bile söyleyemez belki ama böyle birşey var. Bu Karatepe’de de var. Bu Nevzat Sayın’ın üzerinde durduğu Ertegün Evi’ne eklenen o yuvarlak köşe kolonlu mekanında da var.

TC: Doğrusu bu mesele benim için başından beri vardı. Yani buna da kendim hemen ulaştım değil, talihli bir adamım ben. Yani müthiş adamlar tanıdım onlardan bir tanesi Ernst Diez’dir. Kültür tarihçileri, Avrupa’yı, Akdeniz’i, Asya’nın bir parçasını anlatıyorlar. Ondan sonrada dünyada insan da olmamış kültür de olmamış gibi davranıyorlar.

Şimdi ikinci söylemleri, Afrika’nın ve Asya’nın primitif kültürlerinin varlığına götürüyor bu kültür tarihçilerini. Oradan itibaren de doğrusu kültürün yalnız Batı Avrupa’nın tarif ettiği biçimler içerisinde oluşan bir nesne değil çok farklı biçimler ve temeller üzerinde oluşan, çok farklı nitelikleri olabilen bir nesne, bir konsept olduğu kanaatine varıyorlar. O zaman bu kültürler ilkel kültürlerdir diye kültürlerin bir kısmını bir kenara itiyorlar. Onların üzerinden çizmelerle yürümeye hakkımız olmadığı da gündeme getiriliyor. Doğrusu 20. yüzyılın içinde yaşamış olarak bu düşünceler ve bunların neticesinde bütün insanlık tarihine gerçek temiz bir yürekle bakma fırsatı verdiği için hepimiz kendimizi mutlu insanlar saymalıyız.

AY: Tezat bir şey söyleneceği zamanı merak ediyordum. Şimdi sıra geldi.

Nevzat Sayın: Şunu sormak istiyorum: 1950’ler Türkiye’nin tarihinde çok önemli. Belki de dünya tarihiyle eş zamanlı olarak modernizmin iyi örneklerinin olageldiği bir dönem. Bu yapı, bunun en has örneklerinden bir tanesi. Ama bu yapı, belki de dünyada biraz protest bir çıkış olan modernizmin, Türkiye’de kurulması istenen yeni yapının çok önemli bir parçası haline gelmiyor mu? Yani bu yapıda eleştiri tahmin ettiğimizden daha az ve dönemle çok iç içe geçmiş bir yapı değil mi?

TC: Bence söylediğiniz doğru. Bu yapıdan sonra düşünce ve çizgimin bundan bir miktar farklı olduğuna işaret ediyorsunuz söyledikleriniz ile, bu da doğru. Ancak böyle bir yapıdan sonra farklılaşmaya ihtiyaç yok muydu? Bu soru önemli. Bu yapı bir bakıma kökeni Osmanlı dünyasında olan “üniversalist” yaklaşımın üzerinde oluşuyor.

NS: Vaziyet planı olarak mı?

TC: Hayır, mimari olarak.

Ama “üniversalist” tavrın ötesinde, daha evvel bizim dünyamızda gündeme gelmiş fakat batı dünyasında bir kaç asırdır, belki daha fazla zamandan beri kaybolmuş bazı temel meseleler dünyada tekrar farkediliyor. Biz de farkettik.

Yani dünyanın inşasına bütün insanların katılımı gibi, insan ölçeğinde yapılaşma ihtiyacı gibi, çok saf çok güzel bir nesne üretmek hoş ama bir dünya üretip de artifaktlarla, suni gelgitlerle ilişki kuramayan, bunlara yabancı insan kitlelerinin arasında nasıl yaşayacağını sormak günümüzün sorusu. Dolayısıyla istikametin değişmeden, çizgisi içerisinde ilerlemesi yerine aşağı yukarı 30-40 senedir farklı yaklaşımlara ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla bu yapı, Barok, Rokoko vs. gibi batı tesirleriyle yozlaşmış dünyamızda tekrar asli değerlerin üzerine bir değer inşa etmek gibi bir misyona işaret ederek kendi görevini yaptı.

NS: Türkiye’de üretilmiş iyi modern yapıları hatırlayarak acaba onlar bir arada duramaz mıydı? İlk defa bu açıklıkta söylediğiniz bu yapıdan sonraki değişen tasarım anlayışınızın nedenini bulmaya çalıştığım için.

TC: Şimdi bakın hemen söyleyim. Bu yapıda da varolan şey nesnelerin eşi ya da benzerinin yan yana gelmesi. Yalnız bu, bunların arasına hiç mesafe koymadan bir yan yana geliş. Her biri diğerini tayin ediyor.

AY: Artık yapıya gideceğiz. Ben biraz Nevzat’ın sorusu üzerine bir hatırlatma yapmak istiyorum. Tabi konuştuklarımızı, kullandığımız kavramları, bazen kavram içerikleriyle, bazen de mimar olarak biçimsel karşılıklarıyla, tekabül ettiğini düşündüğümüz biçimsel referanslarıyla düşünüyoruz aslında. Onun bir doğruluğu var, bir de kültürel kirlenme tarafı var. İşte Le Corbusier’nin yapısı, Turgut Bey’in yaptığı ve daha Anadolu’ya referanslı bir yapı. Bütün bunlar hem doğruluk içeriyor, hem de deformasyon içeriyor.

Bir şeyi aramızda hep konuşuyoruz. Bu ortak çalışmada Abdurrahman Bey (Hancı) ile rol paylaşımınız nasıldı? Nasıl tasarladınız? Abdurrahman Bey nerede duruyordu, siz nerede duruyordunuz? Nasıl karar veriyordunuz?

TC: Oturuyorduk karşılıklı, ahbapça konuşuyorduk. Yani ben mi yanlış söylüyorum o mu yanlış söylüyor. Kavgaya gelince de, o daha kibardır.

AY: Brüt betona yöneticilerden tepki geldi mi?

TC: Hayır gelmedi. Buranın başka malzemeyle kaplanması söz konusu olabilirdi ama olmadı.

AY: Evet ama yani bir yığın insan müdahale edebilir buna. Ankara’nın bürokratlarının yönetimde olması…

TC: Bina bittikten sonra konuşulmuş bir şey de şu oldu. Acaba bunu çok daha parçalı yapamaz mıydık? Yine de yukarılardan bakıldığı zaman binanın dokusu daha iyi olmaz mıydı?

AY: Turgut Bey, siz az önce buranın planlamasını ve bu süreçteki gelişmeleri anlatmak istiyorum demiştiniz. Bunları paylaşırsak arkadaşlarla…

TC: Tabii anlatmak isterim. İki etken vardır buranın planlamasında. Mevcut arsa vardı, manzara vardı, burası için yapılmış bir-iki plan vardı. İki tarafına odalar kurmuşlar. Kulüp yöneticisi “Ben bu arka taraftaki odalara müşteri bulamam, yarısını kaybederim.” diye ağlayıp duruyordu.

O sırada Rıfat Bey’in evini yapma şansım vardı. Oturduk Abdurrahman ile durumu konuştuk. Hilton yapılmış o sıra. Hilton bir koridor üzerine odalar ihtiva ediyor. Kulüp müdürü “Kurtardınız, Allah hamdolsun sizden, yoksa kıyamet kopacaktı.” dedi.

AY: Kapalı balkon, galeri, kafesli koridor derken, o geçirgenliğe benzer başka şemalarla -konuşmanın başında İsviçre Pavyonu’ndan farklılığını konuşurken- Turgut Bey bunun sınırlayıcı olmadığını, bu sürekli geçirgenliğin hep aynı olmamasından söz etti. Ayrıca benim hissettiğim bir şey var: Koridor biraz uzun olsa ve mesafe biraz fazla olsa bu koridora pekala bir şey de eklenebilir. Tomurcuklanmaya imkan veren bir yapısı var

TC: Bu düşünülen birşeydi. Çevredeki evleri veya bir arsa parçası vardı onu satın almak öngörülüyordu.. Ama sonra plan öyle güzel ki yapmayalım dediler.

Şöyle söyleyim. Bu, düpedüzu hayatlı Türk Evi planıydı. Genelde hayat manzara tarafındadır, burada servis tarafında yer alıyor. Çünkü odalar da manzaraya açılıyorlar.

Bir bakıma o günlerde mimaride “mahallilik” meseleleri, o mahalliliğin süsleme ile sağlanması, aynı zamanda tarihi tecrübe ile yaşamak için o imkanlara bakarak nasıl bundan yararlanılır, bunlar düşünülüyordu. Tam bu açıdan gündeme geldi. Doğrusu dış dünyada çok ilgi gördü.

AY: Terasla ilgili ben bir şey soracağım. Teras insanın kendini çok iyi hissettiği bir yer. Manzarası, oradaki zarif strüktürler, tektonik unsurlar size program olarak verilen bir şey miydi? Siz mimar olarak mı böyle bir teras kullanımı önerdiniz. Mesela merdiven de çıkıyor ama sonra pek kullanılmadı. Benim bildiğim bugün de pek kullanılmıyor. Hikayesi nedir?

TC: “Teras istiyoruz” dediler, ben de olamaz dedim. Bu binanın çatısı olmayacak ama bunun terasını kullanmayacaksınız. Orası düz olacak dedim kiremitle örmeyeceğiz. Epeyce çekiştik.

AY: Başlangıçta kullanılıyordu ama ben hatırlıyorum. Çocuklar çıkardı.

TC: Ben o zatın ki o sıralar Ankara milletvekiliydi, milletvekilleriyle terasta sayısız toplantı yaptığını hatırlıyorum. Binanın her bölümü tam tasarlandığı gibi yaşanmıyor değil mi?

AY: Evet başka sorusu olan var mı? Yok sanırım.

TC: Çok teşekkür ederim hepinize.

1. “Bir taraf bahçe, bir tarafta dere, gel uzan sevgilim benimle yere/ Suyu yakuta döndüren muazzam zülal geliyor düşüncelere”

Ahmet Haşim’in “Sonbahar” adlı şiirindendir. 1909 yılında Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı.
Turgut bey, Ertegün evinin tasarım esaslarını, evsahipleriyle görüşürken bu beyite referans vererek tanımlamış. (Bkz. Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar, Garanti Galeri, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi yayını, İstanbul, 2007, s. 356)

*Zevat: Kişiler, zatlar
*Varsıl: Zengin
*Nüve: Çekirdek
*Terakki: İlerleme, yükselme, gelişme.
*Teşmil: Kapsamına alma, genişletme, yayma.

Büyükada Anadolu Kulübü (Anadolu Kulübü İstanbul Büyükada Şubesi)

Etiketler

Bir cevap yazın