Avrupa’nın Sınırında Mimarlık

Pelin Tan, Kıbrıs'lı mimar Socrates Stratis ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Uluslararası ve yerel anlamda farklı gerçekliklere sahip Lefkoşa kenti ve Kıbrıs mekansal pratiklere nasıl yanıt veriyor? Rum ve Türk kesimin paylaştığı Lefkoşa kentinde kamusal ve özel ayrımın sınırları nedir?

Modernitenin farklı katmanlarının yaşandığı Kıbrıs’ta, Avrupa Üyeliği uygulamaları nasıl etkiler yaratıyor? Kıbrıs’lı mimar Sokrates Stratis ile yerelliğin mekansal şizofrenisi, Avrupa’nın sınırında mimarlık yapmak, katılımcı pratiğin geliştirilmesi ve eğitim üzerine Pelin Tan bir söyleşi gerçekleştirdi.

Pelin Tan: Bildiğim kadarı ile Lefkoşa’nın master planı hem Kuzey Kıbrıs hem de Güney Kıbrıs tarafının desteği ve Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında yapılıyor. Üzerinde mücadele verilmiş bir kentte; her iki taraf bu projeyi nasıl yürütüyor, zorlukları nelerdir; proje hakkında bilgi verebilir misin?

Socrates Stratis: Lefkoşa Master Planı, şehrin alt yapısındaki çalışmalar ve bölünme sonrası gelecekteki yapılanması ile ilgili kentin tümüne dair gerçekleştirilen birkaç önemli girişimden biri. Bu çalışmalar Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında şehrin her iki tarafındaki ofisleriyle yapılır. Bu master plan projesine ait temel düşünce, 80’li yılların öncesine, her iki belediye başkanı Mustafa Akıncı ve Rum kesimi belediye başkanı Lellos Demetriades’in ortak gayretlerine dayanır. Aslında şehrin kanalizasyon ağının düzenlenmesi ve müşterek uygulanması yine onların sayesinde olduğu bir gerçektir. Benim düşünceme göre bu noktada; bu programın zorluğu, şehircilik Master Planı’nın belirlenmesinde şehrin birleşebilmesine dair yeniden yapılandırılmasına yönelik dinamiğin yaratılması için politik değişimlerin olmayışıdır. Biri kuzey ve biri de güney kesimde olan Master Plan’ın iki kesimi de kendi taraflarında, proje tatbiki ile sınırlandırılmışlardır. Bu bir nevi paralel hareket olarak da düşünülebilir. Bu projenin önemli ayrıcalıklarından ilki; eski Lefkoşa’nin tampon bölgesinde şehrin her iki tarafının arasında giriş noktası yakınında bir Master Plan Bilgi Standı inşasıdır. İkinci olarak ise, tampon bölgedeki binaların gerçek durumunun dökümantasyonun her iki taraftan mimarlar ve plancılar arasındaki işbirliği ile olmasıdır.

PT: Lefkoşa kentinin iki tarafında yer alan seyyar bir proje uyguladın; “CALL # 192”; bu projeden ve kamusal / özel alan ayrımından bahseder misin?

SS: “CALL # 192” Projesi Architecture Art and Urbanism (AA+U) [Mimarlık Sanatı ve Şehircilik] platformu kapsamındaki çalışmalarımız içindeki bir seri projeden biridir. Mayıs 2005’te gerçekleştirilen “İnanç Sıçramaları” (www.leaps-of-faith.com) uluslararası sanat sergisinin bir parçası olarak da yer almıştır. AA+U, buna benzer projelerle; Kıbrıs’taki itilafların ve savaşların (1960’lardaki iki halk arasındaki çatışma ve 1974’deki Türk çıkartması) sebep olduğu boş, geçersiz arada (in-between) durumların kamusal yokluğunu kurumsal açıdan eleştirmeye çalışıyorlar. “CALL # 192” Projesi, kamusal ve özel arasındaki sinerjiye dair formlar öneren ilk projemizdi. Şu anda Eylül ayındaki Venedik Mimarlık Bienali’nde (2006) yer alan olan projemiz aracılığıyla sorunun ayrıntılarına iniyoruz. “Public Private Synergy Convoy” (P.P.S. Convoy project) başlığındaki bu projemiz “acil durumlarda mimarlık” (architecture of emergency) fikrini açık kılmak ve bazı şeyleri “birey” düzeyinde ve de o bireyin günlük yaşamı, evi özelinde kamusal kılmak.

Bizim referanslarımız, “öteki tarafa” geçişin mümkün olduğu ve tampon bölgenin açıldığı Nisan 2003’ten sonraki olaylardır. Son 30 yıl boyunca karşıya geçiş, Lefkoşa’da 1960’ların erken dönemlerinden bu yana süregiden iki topluluğun çatışması ve 1974’teki Türk çıkartmasından dolayı mümkün değildi. 2003 Nisan’ını, Kıbrıslı Türk ve Rumlar’ı “öteki” tarafa geçiş ve “öteki” ile buluşma ile birlikte ortaya çıkan yeni durumların ardından Kıbrıslı Türk ve Rumlar’ı destekleyecek kamusal kurumların yeniden yapılanma çalışmaları için eşsiz bir şans olarak gördük. “CALL # 192” Projesi ile insanları Lefkoşa’nın karşı tarafına bir otobüs ile götürdüğümüzde; bu insanların deneyimlerini kayıt ettik, arşivledik. Toplu taşımacılık vasıtasıyla diğer tarafa geçiş özel bir deneyimdir. “CALL # 192” grubunun 3 üyesi, Lefkoşa’nin Türk kesimi tarafındaki Rumlar ve kentin Rum tarafında da Türklar ile röportajlar yaptılar.

“CALL # 192” Projesi; geçmişte birlikte yaşamış iki toplumun insanları için, yeniden yapılandırılabilecek ve gelecek için önerilebilecek kamusallık biçimleri için referanslar araştırıyordu. Bunlardan bir tanesi 1974’ten sonra kesilen telefon alt yapı şebekesiydi. Bundan sonra, Türkiye üzerinden Kuzey Kıbrıs’ın iletişimi sağlandı. Adanın her iki tarafında geriye kalan şey bilinmeyen numaralar #192’yi çevirmek kaldı. #192 gerçekte bir İngiliz kolonisinin altyapısının izidir. Biz #192’yi kendi projemizde, tüm bu geçmişten kalan izlerin yeniden yapılandırılması için kullandık. Fakat, maalesef, Rum kesimindeki #192; 6 ay önce #11892 olmuştur.

“CALL # 192” projesi boyunca otobüs gezisi yolculuğu sırasında “öteki” taraf hakkında özel tecrübeler edindik. Sergi dönemi sırasında yaptığımız otobüs seyahatlerinde Lefkoşa’nın her iki bölgesindeki kontrol noktasına yakın tampon bölgede hareketli bir sergi alanı yarattık. Sergi alanı, Lefkoşa’nın her iki belediyesinden almayı başardığımız belediyeye ait iki otobüs arasında tanımlandı.

PT: 23 Eylül 2005, Radikal gazetesi 9B ekinde çıkan “Gündelik Yaşamın İçinde Olası Sürtünme Virusü” yazında; sanat nesnesi üretmek yerine, projelere yaslanan; farklı kamusallıklar arayan ve normalde karşılaşmadığımız türden sosyal sürtünmelerin ortaya çıktığı durumları görünür kılmaktan bahsediyorsun. Bu sanat sergisinde yer alan projene dair ilişkisellik sanat ve kamusal alan hakkında ne düşünüyorsun, mimar olarak deneyimlerin nedir?

SS: Güncel sanat projelerindeki deneyimim bir şehirci ve mimar perspektifindendir.
AA+U çalışmaları sırasında; kişiselden ve kolektif düzeye, insanlar arasında iletişim kurma üzerinde müşterek ilgi alanlarımızın olduğu sanatçı Maria Laizidou ile beraber çalışma şansım oldu. Radikal gazetesinde yayınlanan makalem; bir sanat projesinin, kendi dünyalarında yaşayan insanlar arasında iletişim kurmada ne kadar yapıcı bir araç olduğu ve bu oluşumun beslenmesinde rol oynadığını göstermeye çalıştım. Siyasi olarak Kıbrıs’da geçerli olan bu durum; diğer kentler ve günlük yaşamlar da sosyal anlamda da geçerli olabilir. Richard Senet, Michel de Certeau ama aynı zamanda Donald Schon’dan referanslara bakabilirsiniz. Kendi özel dünyalarının dışında şartlar yaratmaya zorlamak için sanat projelerini ve kamusal alanı nasıl kullanabilirisiniz? Gündelik yaşam içinde sürtünme yaratmak bu yönde işe yarayabilir. Sanat buna kesinlikle çeşitli yönlerden katkıda bulunabilir. Nesnesel değil sanatsal bir mantık üzerinde kurulmuş bir sürece dayanmak; eylem oluşturabilecek daha geniş bir kesimden aktörlerin katılımını sağlar, buna öncelik ve önem verir. Günün sonunda sanatçı grupları, bir yapbozun parçalarını bir araya getiren aracılar, formulatör rolünü oynarlar. “CALL # 192” projesinin yapılması, böyle bir mantık için mükemmel bir örnektir. Sanat projesinin aktörleri sadece katılmaya davet edilen içimizden üçü değil Lefkoşa’nın iki bölümündeki iki belediye başkanıydı. Aslında, onlar, “İnanç Sıçramaları” sergisinde yer alan tüm sanat projelerindeki aktörlerdi; fakat “CALL # 192” deki büyük farklılık, bir yandan projenin son hali, onların projeye katılmalarındaki isteklerinin yansıması için açıkça tasarlanmış olmasıydı.

Son dakikaya kadar Kıbrıslı Türk bir belediye başkanından, sergi yerininin düzenlenmesi için bize bir otobüs kiralayıp kiralamayacağından emin değildik. Rum Kesimi’nden bir belediye başkanının da iki otobüs arasındaki yakınlığın ayarlanması için bize bir otobüs kiralayacağından da emin değildik. Sergi yeri bu yolla tasarlandı , öyle ki, iki otobüsün varlığı ya da yokluğuna bağlı olarak form değiştirdi. Öte yandan, böyle bir projenin oluşması iki belediye başkanını bu işe karıştırmıştı ki, bunu Radikal’deki yazımda da açıklamıştım ve özellikle Türk Belediye Başkanı’nın politik demeçleri konuyu beslemişti.

PT: Europan’ın Kıbrıs Rum başkanısın ve heyet üyesisin, ikimiz de bu söyleşi üzerinde çalışırken Haziran ayında, Dortrecht’teki Europan 8 toplantısına katıldın; Europan gibi bir kuruluşun mimarlık alanındaki önemi – özellikle kendi yerelliğinden baktığında nedir?

SS: Europan, Avrupa şehirciliği ve şehrin sınırlarındaki çağdaş yaşam yolları ile ilgilenen bir kuruluştur. Her iki yılda bir, kırk yaşın altındaki genç mimarlar için çoğu Avrupa ülkesi şehirlerinde mimari yarışmalar düzenler. Hollanda’da, Dortrecht’te 2006’nın Haziran sonunda, “Europan 8’in Sonucları”nın kapanış forumu vardı. Europan Teknik Komite Üyesi olarak bende oradaydım. Bu komite, sonuçların değerlendirilmesinden ve çeşitli Europan forumlarındaki tartışmalar için çalışma gruplarına malzeme hazırlamasından sorumluydu. Dört yıl aradan sonra bu yıl Europan 8’e Kıbrıs da katılmıştır (Kıbrıs Europan 4, Europan 5’e de katılmıştı ve ben bu oturumun Europan Kıbrıs olarak genel sekreteriydim). Yarışmanın yeri, 1974’e ait bir mülteci konut projesinin yeniden yapılandırılması ve Larnaka kenti ile yeniden bağlantılarının sağlanması ile ilgili bir projesiydi.

Türkiye ilk kez Europan 8’e iki ilginç proje ile katıldı: İstanbul -Sümer ve diğeri Antalya-Kepez. Genç mimarlar tarafından önemli problemler tartışmaya sunuldu.

Şehirleşmenin genişlemesinde geniş bir baskısının olduğu deprem tehlikesinin, Antalya ve İstanbul’da gerçek yöre sakinlerinin dikkate alınarak yerleşimin yeniden yapılandırılmasının nasıl olacağıydı. Hem kentsel çevreciliği hem kullanıcıların karışıklığı, hem de (şehir) sakinlerinin yakınlığı yüksek nitelikte bir boyutta düşünülüyor. Böyle bir çevrede, şehircilik altyapısıları sunmak yarışmanın ana sorusu haline geliyor.

Kasım 2004 Ljubljana’daki forumda, tüm kent temsilcileri kendi şehirlerinin stratejik yaklaşımları üzerinde tartışmalar yapmak üzere bir araya geldiler. Türkiye’den kentlerin belediye otoritelerinin niyetlerine; kent sakinlerinin geleceği ile ilgili olarak şüphe ile bakıldı. Yönettiğim bir çalışma grubunda kendilerine niçin böyle bir program için Europan’a geliklerini sordum; aldığım yanıt ise diğer Europan kentlerinin açıklamaları ile aynıydı: oldukça karmaşık sorunlarla karşı karşıya olduklarını ve Europan’da onlara doğru bir yaklaşım sağlayacaklarına inandıklarını söyleyerek cevap verdiler. Bu açıklama zaten Europan’ın rollerinden birini ortaya çıkartıyor; yani yerel bağlam gerçekleri ile ilişki içinde olmak.

Her iki tarafla ilgili kazanan projelerin sonucu çok iyi; ümit verici ve tartışmayı besleyiciydiler. Özellikle en zor konu başlıklarının biri İstanbul’daydı. Bu yolla Europan her ülkede şehircilik konuları ve bu tür mimari yeniden değerlendirmelerin ve tartışmaların çatısını sağlamıştır. Yerel bazda katılabilecek genç mimar ekiplerine ulaşılması zor projelerde bir şans vermiştir. Aksi takdirde, yerel piyasalarında katılacaklardı. Europan 8 hadisesi, Kıbrıs’a da dikkat çekti. Europan ülkelere aynı zamanda benzer konularla karşılaştıklarında kendi yerel problemlerininde güncellenmesi, tüm katılımcı şehirlerden gelen karmaşık şehircilik konularında tartışma fırsatı verdi.

PT: Socrates, projelerinde ve makalelerinde genel olarak yerel ve küresel ikilik bağlamındaki, sosyol-kültürel çerçeve ile ilişkili mimarlığa odaklanıyorsun. Bir mimar ve şehircinin bu küresel ölçekte pozisyonu nedir?

SS: Küreselleşen ağ, bütün küreselleşmelerin katalizatörü olmuştur. Benim doktora tezim aslında çağdaş kentsel çevre ve mimari olay içinde yer alan “yerel-küresel” dinamiklerin formları ile uğraşır. Soru, yerel olmakla ilgili yeniden şekillendirme değil küresel içerikti fakat bu mekanizmada (bir mimar, profesyonel, girişimci, şehirci vs.) bir kritere sahip olmalıydı. Tüm Avrupa’da şehirlerin küreselleşen ağ içinde nasıl bir rol almak ve avantajlarını sağlamak için girişimde bulunduklarını görebiliriz (turizm ağı, kültürün, kapitalin ama aynı zamanda ulaşım ağının) mimarlıkla ilgili olduğu kadarıyla, mimarlığın yer aldığı olayların içeriğinin öncekinden biraz daha belirsiz, önceden söylenemeyen ve hep değişmekte olduğunu farkettik. Artı, “glocalizasyon” (küreselleşen yerellek) bir çok düzeyde yeniden var olamaya çalışmış ve sonuç tüm Avrupa’nın oturma odamıza girmiş olması.

“Küreselleşme Süreci” hakkında gerçekten şaşırtıcı olan şey, küresel modelin merkezinde yeralan yeni sanatsal hiyerarşi üstüne bu kez yeni ve daha dik bir katman eklenmiştir. Örneğin, İstanbul’daki bir mimar, ağdaki rolü sayesinde İspanya’da, Fransa’da ya da Hollanda’da yer alan olaydan etkilenebilir. Etkilenmemesinin de başka da bir yolu yoktur. Mimar böylece sadece yakın alanda değil aynı zamanda Avrupalı seviyede de mimariyi yapmada yer alabilmektedir. Diğer taraftan “küreselleşme süreci” mimara daha karmaşık bir rol verir. Bir yandan, kendi içindeki eylem bağlamının tüm küreselleşen form çeşitlerini tanımlaması gerekir (binanın tasarlanmasındaki sanat, katılan sanatçılar, materyaller vb.) ve diğer yandan kesin olmaya ve tahmin edilemeyen için yer yapmak. Bu, küreselleşme sürecinin hızı yüzünden sürekli yeniden çerçevelenmekte olan tutkulu bir temadır.

PT: Peki çalışmaların ile ilgili bakış açın ve saptamaların mimarlık eğitimine nasıl yansayacak? Bir eğitimci olarak küresel ölçekte mimarlık eğitimi hakkında önerilerin neler?

SS: Mimarinin yer aldığı güncel bağlamın sorunsallarını genişletip mimari eğitimin yeniden çerçevelenmesine ihtiyaç duyulduğu gösterilebilir. Benim bakış açım, yeniden çerçevelenen mimari eğitimdeki konuda şöyle ki mimar sadece binaları tasarlamak için operasyonel vasıtalara sahip olabilir. Fakat binaların hatta daha da ötesinde şehirlerin yapılmasındaki bütün süreçte toplanır. Mimarın referansının yönünü değiştirme gereği vardır. Mimari eğitim, öğrencilerin, mimarlığı yapmakla ilgili aktörlerin sistemin içerisinde bir çeşit tercüman ya da arabulucu olmalarını sağlamak için araçlarını dağıtabilir mi?

Mimarın rolü teknolojik ütopyanın vizyonuna yetki veren modern kahramandan, mimarinin yapılmasının bütün süreci içinde değişime ve devrime yetki verenlerin arasındaki çağdaş sanatçıya dönüşebilir mi?

Böyle bir rol değişikliği, aslında sosyal süreci anlatır ve soruları yeniden çerçeveleyerek mimarın projenin maddiyatı, son çıktıyı etkileyen şartların değişimi, tasarımın sanatçıların sistemiyle görsel unsurların sürecini besleyerek, günün sonunda bu sanatçıların arasında iletişim için bir dil yapılmasına katkıda bulunarak, ulaşmasını sağlar. Biri Donald Schon ve Robert Prost’a böyle bir rol için referans bulunabilir. Şu anda yüzleştiğimiz soru, böyle bir mantık, bütün sınırlamaları ve mimarinin eğitimindeki kontrastları çok güzel bilerek, çalışmanın programına nasıl girebilirliğidir.

PT: Avrupa Birliği üyeliği mimarlık ve planlamaya dair politikaları ve uygulumaları nasıl etkiledi?

SS: Avrupa Birliği üyeliği birçok dinamiği etkileyen bir durum; tabii ki mimarlık ve planlamaya dair kültür politikalarını dolaylı olarak etkiliyor. Kıbrıs yakın zamana kadar Avrupa’dan çok izole olmuş bir yer; mimarlık okumak için Avrupa’ya gitmek gerekiyordu. Güney Lefkoşa’da bir Mimarlık okulu henüz yeni, geçen Eylül’de açıldı. Bir yandan Kıbrıs’ta çalışan birkaç mimar yurtdışındaki projelerde çalışıyorlar. Avrupa’ya açılmak Kıbrıs’taki mimarlık ve şehircilik açısından çok önemli bir değişim. Avrupa’nın mimarlık ve planlama iletişim ağı; gelecekte Kıbrıs’taki mimarlık için üretken bir referans olabilir. Örneğin şu andaki değişim mimarlık ofisleri için birçok olanak yaratmakta. Diğer yandan, Avrupalı mimarlar Kıbrıs’ta çalışmaya başladıklarından bu yana yarışmalar daha sertleşmeye başladı. Örneğin; yerel mimarlık yarışmalarında birçok Avrupa’dan ofis katılmaya başladı. 2005 yılında, Güney Lefkoşa’nın merkezininin yeniden planlamasını kazanan Zaha Hadid; diğer bir örnek Jean Nouvel tarafından tasarlanan üniversite kütüphanesi. Diğer yandan, birçok Kıbrıs’lı mimar Avrupa’daki yarışmalarda başarı kazandılar. Ben Avrupa’nın genç mimarlar için iyi bir platform olduğunu düşünüyorum; her ne kadar turizm sektörü için Doğu Avrupa ve Yunanistan’da inşa etselerde.

Avrupa Birliği üyeliğinin getirdiği dinamik ile doğrudan mimarlık ve planlama pratiğine etkisi; enerji tasarrufu ve inşa standartları ile ilgili önerilen kalite yönetmeliğidir. AB üyeliği, tüm mimarlığın dayandığı inşa endüstrisini tümüyle etkiliyor. Özellikle müşteriler eylemlerini planlama zorundalar. İnşa için kullanılan malzemeler kalite kontrolünden geçmek zorundalar. Ayrıca tasarım da kalite kontrolüne giriyor. Tabi ki bu kuralları yerel otoriteler ve planlama ofisi olusturuyor fakat Avrupa bağlamındaki uygulamalar dikkate alınarak yapılıyor.

Diğer yandan ise, AB nin amaçladığı yüksek kaliteyi tutturmak için inşa endüstrisinde yapılacak çok şey var. Ayrıca malzemeyi bir araya getirme kültürü her zaman için yerel bir konu. Yaşadığımız paradoks şu; tüm Avrupa’dan gelen gayet iyi endüstriyel malzemeye ulaşabiliyoruz fakat inşa alanında bu malzemeyi bir araya getirecek, birleştirecek yetenegimiz zayıf. Planlama pratiği açısından; kamu hizmet servisleri ile Avrupa daki ağ ile karşılıklı yürüyen ilişkileri var. Belediyeler, Avrupa desteği ile bağımsiz olmaya çalışıyorlar ve organizasyonlarını Avrupa fonları ile geliştirmeye çalışıyorlar. Avrupa etkisinin Kıbrıs hatta daha fazla Türkiye gibi ülkeleri olumlu şekilde etkilediğini düşünüyorum. Daha yatay ve birçok disiplinden, alandan (siyaset adamından mimarlığa kadar) aktörlerin rol oynadığı hertürlü ağın katılılabileceği çok yönlü bir tür kent pratiğinin ürtilmesini cesaretlendireceğini düşünüyorum. Kıbrıs ile ilgili tek endişelendiğim şey; Avrupalı müşterileri tatmin etmek adına Kıbrıs’ı Avrupa’nın “Florida” sına dönüştürebilecek hızla ilerleyerek gelişen turizm sektörü. Birkaç sene önce Kıbrıs’ın kuzeyine inşa edilen kalitesi düşük turistik yapılar gerçekten endişe verici; tabii ki bu şu anda tüm Akdeniz’i ilgilendiren bir olgu.
Haziran-Ağustos 2006

Socrates Stratis Hakkında
Kıbrıs Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi. 1984-1990 yılları arasında Cornell Üniversitesi’nde Mimarlık lisansını Fulbright bursu ile tamamladı; yüksek lisans ve doktorasını Paris Saint Denis üniversitesinde Şehircilik/Mimarlık programını 1998 yılında “Forms of ‘local/global’ dynamics in a project based action of an urban-architectural scale: the context of Europan” tezi ile tamamladı. Stratis hem Kıbrıs hem Paris’te mimarlık yapıyor. AA+U ile mimarlık ve kent düzeyinde birçok araştırma projesi yürütüyor. Europan’ın aftif üyesi olan Stratis, Heraklion Crete projesi ile Europan 4’de (1996) birinci oldu. Sratis, birçok disiplinden aktörlerin yer aldığı ve günlük yaşama müdahele eden birçok kamusal proje üretti. www.eng.ucy.ac.cy/ARCH/EN/People/SStratis.htm

Pelin Tan Hakkında
Sosyolog, İTÜ -Taşkışla Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde araştırma görevlisi, doktora öğrencisi.

Etiketler

Bir cevap yazın