Uluslararası Gümüşlük Müzik Festivali’nin yeni çok amaçlı sahnesi, mimarlar Tolga Koloğlu ve Studio-Method tarafından tasarlanmış olup, 2025 Haziran ayında kolaylaştırıcılar Alma Kelber ve Yunus Emre Avcı, farklı üniversitelerden gelen 9 kişilik disiplinler arası bir ekip ve yerel halkın aktif katılımıyla gerçekleşen iki haftalık bir kolektif yapım atölyesi aracılığıyla hayata geçirildi.
Bölgeden toplanan atık ve ikinci el yapı malzemeleriyle inşa edilen sahne, bu sene Fransa Büyükelçiliği’nin desteğiyle başlatılan Sınırsız Sahneler projesinin ilk aşamasını oluşturuyor. Bu proje, Türkiye’deki sosyal, kültürel ve çevresel sorunlara yönelik farkındalık yaratmayı amaçlayan bir araştırma, tasarım ve eğitim programı. Proje, mevcut iklim kriziyle karşı karşıya olan yapı sektörünün yeniden düşünülmesi gerekliliğinden doğuyor. Kitlesel turizm, doğal mirasın tehdit altında olması ve altyapı ile atık yönetimi eksikliğiyle birleşen kontrolsüz kentleşme, Bodrum’u özellikle ciddi bir vaka haline getiriyor. Sınırsız Sahneler çevreye verilen zararı önlemekle kalmayıp, değer kavramını ve atık olarak görülen şeyleri yeniden düşünmek için döngüsel tasarım, malzeme yeniden kullanımı ve kolektif üretime radikal bir yaklaşımı savunuyor.
Üç dairesel modül ve üç dekoratif sütundan oluşan sahne, oldukça karmaşık bir tasarım isteğine basit bir yanıt teşkil ediyor.
Tasarımcılar projeyi şu sözler ile anlatıyor:
“Kum zemin üzerinde mobil, hafif ancak yüksek taşıma kapasitesine sahip, her konser öncesi ve sonrası insan gücü ile taşınabilir, 6 metreye 8 metrelik bir sahne olması istenmiştir. Bu konserler, her yıl iki ay boyunca yaklaşık haftada bir gerçekleştiriliyor. Ancak festival alanı, canlı performansların çok ötesinde bir işlev üstlenmektedir; burası öncelikle bir yaşam, iş ve eğitim alanıdır; halka açık bir plaj, restoran ve barı ile her yaştan ve geçmişten gelen günlük ziyaretçileri kendine çekmektedir. Bu nedenle, sahnenin konserler dışındaki kullanım biçimleri de en az konserler sırasındaki kullanımı kadar önemli görülmüştür. Bu durum, tasarım briefinin yeniden ele alınmasına yol açmıştır: tamamen taşınabilir, tek işlevli bir sahne yerine, alanı tıkamadan yeni olanaklar sunan, yarı kalıcı bir kamusal yerleştirme olarak tasarlanmıştır. Sahne, canlı performanslara ev sahipliği yapmanın yanı sıra, çocuklar için bir oyun alanı, köpekler için gölgelik, öğle saatlerinde güneşlenme platformu, akşam güneşin batışını izleme noktası, gece oturma ya da dans etme alanı olarak da kullanılmaktadır. Bu çeşitlilik ve sahnenin bileşimi, sahnenin tüm yaz sezonu boyunca yerinde kalmasını mümkün ve hatta arzu edilir kılmaktadır; yalnızca yılda bir kez kurulum ve söküm gerektirmektedir.
Sahne tasarımı, malzeme akışı ve atık yönetimi üzerine aylarca süren araştırmalara dayanmaktadır. Tasarım, geri kazanılabilecek malzemelere göre toplama süreci boyunca aşamalı olarak şekillendirilmiştir. Bu, yerel topluluğun aktif katkısı sayesinde gerçekleştirilmiş; sürece yerel ve bölgesel belediyeler, çöplükler, atık ayrıştırma tesisleri, nakliyeciler, inşaat firmaları, zanaatkârlar ve tersaneler gibi çok çeşitli aktörler dahil edilmiştir. Ortaya çıkan yapı, büyük ölçüde atık malzemelerin karakterine ve özelliklerine bağlı olarak şekillenmiştir. 5×20 cm’lik ana ahşap kiriş ve kolonların bir kısmı tersanelerden, marangozlardan ve iskele sistemlerinden çıkan atıklardan oluşurken kalanı ikinci el olarak temin edilmiştir. İkincil kirişler, teknelerden veya pergolalardan sökülen çeşitli kesitlerdeki ahşap profiller ile 4×4 cm’lik atık demir profillerin birleşiminden oluşmaktadır. Bu profiller, köşeleri güçlendiren çelik L-profiller ve kenarları tamamlayan traverten parçalarıyla birlikte yakınlardaki bir inşaat alanından toplanmıştır.
Yapı, doğal çevresinin serbestçe akışını sağlamak ve her bir yeniden kullanılan malzemenin kendine özgü nitelikleri ve tektonik ifadesiyle tam olarak değerini ortaya çıkarmak için tamamen açık bırakılmıştır. Bu mantıkla, her bir unsur birden fazla rol üstlenen bir başrol oyuncusudur; ana taşıyıcı yapı aynı zamanda son kattır, farklı yüksekliklerdeki modüller sadece işlevsel yüzeyler oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda senografiyi da oluşturur, sütunlar ise bölgedeki başlıca inşaat atıklarını arşivler ve dekoru tamamlar. Bu özel malzemeleri sergilemenin yanı sıra, sütunlar sembolik bir anlam da taşıyor. Kaideleri, Gümüşlük çöplüğünden toplanan yıkım atıklarından oluşuyor. Alandaki kum ve çakıllarla karıştırılarak, proje alanının kendi kumuna oyulmuş kalıplara dökülmüştür. Kompozisyonları ile bölgenin antik kalıntılarını incelikle anımsatan sütunlar, doğal ve kültürel miras ile inşaat sektörünün yıkıcı çevresel etkisinin arasındaki kırılgan ilişkiyi ifade etmeyi amaçlıyor. Sahneye dair tüm tasarım kararları aynı zamanda teknik sorulara da yanıt vermektedir: birbirinden ayrı, sökülebilir modüller kolayca taşınabilir, farklı yükseklikleri kumun tüm yüzeyinin eşit şekilde tesviye edilmesini gerektirmez ve seyircilere görüş kolaylığı sağlamaktadır. Sahnenin tüm ayrı parçaları, çapraz ışık truss sistemi de dahil olmak üzere, kare şeklinde bir ızgara planı ile birbirine bağlanır ve düzenlenir, görsel bütünlük ile birlikte yapım kolaylığı da sağlar.
Bu projede tasarım süreci, inşa süreciyle doğrudan bağlantılıdır; yapı, mimarlar, kolaylaştırıcılar ve katılımcılar tarafından bizzat inşa edilmiştir. Projenin kolektif biçimde ve süreç odaklı bir yaklaşımla inşa edilmesi, malzeme yeniden kullanımına yönelik radikal bir stratejinin benimsenmesinden doğal olarak kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım, atık malzemelerin doğası gereği istikrarsız, belirsiz ve öngörülemez yapısı nedeniyle, inşaat süresince sürekli yeniden değerlendirme ve deneme-yanılma zihniyetini gerektirmektedir. Bu belirsizlikleri birlikte aşmak, tasarım ve inşaatı hedef odaklı bir görevden ortak, destekleyici bir sürece dönüştürür. Bu süreç, sosyal etkileşim, kolektif yaratıcılık, doğaçlama, öğrenme ve işbirliğine dayalı problem çözme için bir alan haline gelir. Bu değişim, geleneksel hiyerarşilerden ve katı emir komuta zincirlerinden uzaklaşarak, uzmanlık ve yazarlığın paylaşıldığı, daha yatay ve toplumsal bir proje anlayışına doğru ilerler. Böylelikle tasarım ve mimari, salt teknik uygulamalar olmaktan çıkıp temelde sosyal eylemler olarak yeniden konumlandırılır. Bu çerçevede, teknik kararlar kendi başlarına bir amaç değil, anlamlı sosyal katılımı mümkün kılan araçlardır.
Kahkahalar, ter (hem de çokça), neşe, sohbetler, stres ve gülümsemeler, emek ve boş zaman arasındaki ilişkinin daha derin bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunur. Bu ilişkide ikisi birbirini dışlamaz, aksine derin bir şekilde iç içe geçmiştir. Birçok genç profesyonelin işleri ile kişisel tatminleri arasında giderek artan bir kopukluk hissettiği bir dönemde, bu farkındalık hem yıkıcı hem de politik olarak yüklü bir nitelik taşıyor. Bu farkındalık, işi ölçülebilir ve verimli hale getirilmesi gereken bir şey olarak çerçeveleyen ve neşe, yaratıcılık ve amaç gibi unsurları kenara iterek, sıkıntı ve ilgisizliğin başa çıkma mekanizmaları olarak yerini almasına izin veren bir ekonomik model tarafından sıklıkla pekiştirilen bölünmeye direniyor. Sınırsız Sahneler başka bir yol işaret ediyor. Post-kapitalist oyun alanlarını keşfederek radikal bir tutum sergiliyor: zevk, mutluluk, topluluk ve sosyal değer lüks değil, temel gerekliliklerdir — bu nitelikleri projelerimizin, uygulamalarımızın, politikalarımızın ve hayatlarımızın merkezine geri getirebiliriz ve getirmeliyiz.”
Projeye Türkiye ve yurtdışından katılan 13 mimar, sanatçı ve öğrenci:
Yüksek Mimar Tolga Koloğlu (Belçika/Türkiye), Studio-Method (Hollanda)
Kolektif Süreçler Sorumlusu: Alma Kelber (Belçika)
Kolaboratör ve Kolaylaştırıcı: Yunus Emre Avcı
Katılımcılar: Aleyna Özgenç, Beyza Nur Akdeniz, Beste Dündar, Burcu Kayhan, Eda Aygün, Elif Begüm Kankaynar, Eylül Deniz Akkuzu, Helin Terzioğlu ve Zehra Uğuten.