Fonte de Angeão Okulu

Fonte de Angeão Okulu

Portekizli mimar Miguel Marcelino'nun projesi, kullanılan malzeme ve yapının işlevle ilişkisinde dürüst davranan bir okul binası.

İçinde anaokul ve ilköğretim okulunun olduğu, ağaçlarla çevrili bina kırsal bölgede yer alıyor. Bu anlamda, okulun arazisi doğayla yakın ilişkide bir binayı mümkün kılıyor.

İç ve dış mekân arasındaki ilişki, farklı işlevde mekânlar yaratmak üzere iki farklı sistem geliştirerek çözmüş. Öğrencilerin ilgilerinin dağılmaması için, kontrollü ışık sağlayan ve çevre peyzajı dar açıdan gören, avluya açılan pencereler tercih edilirken; ortak kullanım alanlarında direk ışık alan ve manzaraya bakan pencereler tasarlanmış. Koridorların da aynı şekilde doğal ışık almasına dikkat edilmiş.

Yapının mimarisi, inşaatı ve kullanımı hepsi beraber mimari tasarımı oluşturuyor. Boruların ve teknik altyapıyı taşıyan kasetlerin gizlenmediği yapıda, binanın bitmiş hali ham inşaat ve malzemelere sadık kalarak oluşturulmuş.

Etiketler

10 yorum

  • celik-erengezgin says:

    Tek kelime ile “Aman Tanrım !..” Doğa ile yakın ilişki ne demektir ?.. Ağaçların arasında bir beton boşluğa 2. dünya savaşından kalma koruganlar inşa etmek midir ?.. Birisi bana doğayı tanımlasın ne olur ?.. Okul değil yalnızlık senfonisi.. Birbirini gölgeleyen kutu kutu yapısı, güneşi de hiç ama hiç umursamadığının işareti zaten.. Depo mudur fabrika mı belli değil..

    Öğrencilerin dikkati hiç dağılmasın diye tamamen kapalı kutu da yapılabilirdi mesela !.. Birisi bizle dalga geçiyor ve her yabancı mimarı allameyi cihan sanıyor..

    Çocuk zihni nasıl çalışır bilir misiniz ?.. Pedagojiyi hiç merak ettiniz mi ?.. Bir deneyin isterseniz benzer mekanları, varsa kendi çocuğunuzda.. Üstelik ana okul da içinde ha ? Tanrı cümlemiz, korusun !.. Ana kucağından, korugana !..

    Yine biçim kurbanı bir mimarlık, yine biçime zorla giydirilmeye çalışılan fonksiyon ve yaşamsal dayatma ve yine “yabancı mimar iyi mimardır” saplantısı..

  • celik-erengezgin says:

    Aklıma bir şey daha geldi.. En kötü filmlere verilen bir “altın bamya” ödülümüz var biliyorsunuz.. Ben bu, kendisini ana okulu zanneden yapıya “ana rahminden, beton rahmine altın bamya ödülü” teklif ediyorum.. Bence oylamaya açalım !… Lütfen diğer resimlerine de göz atınız..

  • celik-erengezgin says:

    Burcu hanım, açıklamanıza teşekkür ederim.. İnanın şöyle bir satır eklemek içimden gelmişti : “İnşallah burada yazılanlar bizlerin değil, projeyi yapanların takdimi ya da zannıdır..” Öyle olduğuna gerçekten sevindim.. Böyle bir platformda seçimleriniz, sadece beğendikleriniz anlamına gelmemeli zaten.. Doğru yapıyorsunuz.. En abuk sabuk bile vitrine çıkabilmeli ki, nesi abuk, nesi sabuk tartışılabilsin.. Buna itirazım yok..

  • celik-erengezgin says:

    Özcan kardeşime de kısaca yanıt vermek isterim.. Şimdilik üç isim sayayım dünyanın üç köşesinden.. Mimar Sinan, Frank Lloyd Wright, Kenzo Tange.. Nerede ise tüm eserleri ile mimarlık dünyasının ve tarihinin zirvesini hala koruyorlar.. Sinan hakkında sayfalar yetmez.. Taklide kalkışanları sopa ile kovalayacağına da eminim.. Wright, bence Amerika’nın Sinan’ıdır.. Doğayı da bilir, doğal olanı da.. Tange ise sapına kadar Japon olup sapına kadar da çağdaş olabilen ilk mimardır 20.yüzyılda.. Yani artık kimliksizleşen mimarlığa karşı, muhteşem üç örnektir bu isimler.. Üçü de başımın tacıdır o yüzden.. Ya diğerleri ?.. Söz, senin için bir derleme ve övgü makalesi yazacağım.. Haklısın, “bu adam hiç bir şeyi beğenmiyor” kanaati beni de rahatsız eder..

  • ozcan-biyiksiz1 says:

    Çelik bey, beğendiğiniz bir yapı veya proje var mı?

  • burcu-bilgic says:

    Çelik Bey, proje haberlerimizde metin olarak mimarlık stüdyolarının bize gönderdiği metinleri kullanıyoruz. Sadece yurt dışından mimarların değil yerli mimarların projelerinde de bu durum aynı, ki takip ediyorsanız bir çok yerli mimarın da yapıları arkitera.com’da yayında. Proje seçiminde yapıların nitelikli mimari projeler olmasına dikkat ediyoruz. Niteliklerini beğenip beğenmemek tabi ki her okuyucunun kendi kararıdır. Bu bina özelinde ise, proje belli niteliklere sahiptir ki değerlendirmeye alıp olumlu veya olumsuz bir fikir beyan edebiliyorsunuz. Beğendiğiniz ve beğenmediğiniz projeleri arkitera.com’da yayınlayıp yoruma açmaya devam edeceğiz. İlginiz için teşekkürler.

  • celik-erengezgin says:

    Bu konuda, yani muhtemelen; “Yok mu beğendiğimiz yahu ?” başlıklı, daha sonra yazacağım, uzunca ve kapsamlı bir makale sözü vermiştim ama, şimdilik bir açıklama ve bir özet ilaveye izin veriniz.. Amerika’dan Japonya’ya sıçrarken, hakkını yemeyip Avrupa’dan da Le Corbusier’e değinmek gerektiğine inanıyorum.. Aynı çağda Amerika her şeyi ahşapla çözerken, hatta, Avrupa’da modadır diye aynı ülkede; Eisenman, Richard Meier gibileri kendi ahşap yapılarını beton rengine boyarken ve o yıllarda bazı hocalarımız hala o binaları renginden ötürü beton sanırken, bu özentiyi yaratan ustanın da bir Mimar Sinan hayranı olan Le Corbusier olduğunu itiraf etmek gerek.. Mimarlığın yanı sıra ressam, heykeltıraş, endüstri ürünleri tasarımcısı ve şehir plancısı idi. Ona sunulan İstanbul’u planlama önerisini, “dokunmaya kıyamam” diye reddetmesi, hem alicenaplığı hem de pişmanlığı olmuştur..

    Evet her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Ama “yiğittir ne halt etse yeridir” diyecek halimiz de yoktur.. Bir Ronchamp kilisesi, tasarımın doruklarına yükselirken, bence daima sağlık endişesi taşıyacak olan, hiçbir yön kaygısı içermeyen bir betonlaşma örneği Unite d’habitation ( Konut Üniteleri) ve uygulanan veya uygulanmayan benzerleri de
    sabıkası olabilmektedir.. Dediğim gibi, betonu abartmadığı, apartman bloklarında olduğu gibi tepemize çıkartmadığı sürece kuşkusuz büyük mimardır..

    Aynı şekilde Kenzo Tange, 1964 Tokyo Olimpiyat stadında, anlatmaya çalıştığım kimlik ve çağdaşlık fışkıran nedenlerle mimarlığın zirvesine tırmanırken, gökdelen projelerinin çoğunda, birden ticari kaygıların esiri olabilmekte ve yine yön, iklim ve maliyet gibi kaygıları hiç taşımadan, teknik sınırları aşırı zorlamakta ve dolayısı ile sıradanlaşabilmektedir.. Diğer taraftan F.L.Wrihght’da ünlü Şelaleler Evi, Taliesin West yani kendi atölyesi ve Guggenheim müzesi gibi onca başarının ardından, örneğin Tokyo Imperial Hotel projesinden çok mu gurur duyardı emin değilim.. O yüzden, Mimarlar ve projeler arasında; bir lider veya yüzde yüz başarılı proje aramak yerine, yargılama ve olumlama faktörlerimizi gözden geçirmeliyiz ilkin..

    Bunlara benzer bir zihin süzgecini Sinan ustaya uyarlamaya kalktığımızda ve hangisi yakışmadı diye sorduğumuzda çok zorlanıyoruz.. Çünkü o büyük usta, form ve fonksiyonu daima örtüştürmüş, doğal faktörleri ve onlara karşı önlemleri daima dikkate almış, canım istedi şımarıklığında ne bir ilave ne bir eksiltme yapmış, tekniğin uç noktasında dolaşabilirken estetiğin de doruklarına ulaşabilmiştir.. O yüzden örneğin Selimiye Camii, belki de insanlık tarihi boyunca, en güzel, en doğru, en başarılı mimarlık yapıtı olarak anılmayı hak edecektir.. Darısı hepimizin başına !..

    Hayli eskilere gittik farkındayım. Peki 20. Yüzyıl ikinci yarısında yozlaşma sürecine girilmesi ve 21.yüzyılın aşırı globalleşmesi, Türkçesi, kimliksizleşmeyi hazırlaması, mimarlığa ne kazandırdı ne kaybettirdi ?.. Dört usta olsun sayamayacak mıyız yoksa torunlarımıza !.. Bence temel soru, işte bu..

    Özet derken uzattık farkındayım.. Ama söz.. Ben yine de söylediğim çalışmayı yapacağım.. Hangi vadede biteceğine bilemem ama, görevi aldım kabul ettim şimdiden.. Çünkü sanırım gerçekten böyle bir kulvar açmakta ve toplumsal bir uzlaşı aramakta fayda var.. Yoksa her dergide ya da her müsabakada kendisini dünya güzeli ilan edenler çoğalmakta ve kafalar iyice karıştırmakta.. Büyükler bile ne diyeceğini bilemez ve cesaretle söyleyemezken, öğrencilerin mimarlığa ilişkin doğru ya da sağlıklı bir yargıya ulaşması, büsbütün zorlaşmakta..

  • cem-yildirim says:

    Şahin Bey
    Milletçe şunlardan birinde okuduğumuzu hatırlatayım:
    http://rktr.co/1Lga1n0
    Size o yorumu yapacak hocalarımızın eserleri üç aşağı beş yukarı bunlar 🙂

  • sahin-durak says:

    Böyle bir okulu üniversitedeyken dönem projesi şeklinde hazırlasam,, hocalarım; “O bloklar arasındaki dar uzun boşluklar da ne öyle! Hep kir, pis tutar çevre düzenlemesinin en kullanılmayan alanı olarak çöplüğe dönüşür” derlerdi kesin ve bana dönem uzattırırlardı:) Ayrıca iyi ki anaokulunda boş duvarlara bakarak ders görme zorunluluğunda bırakılmamışım. Yoksa şu an psikoterapi seanslarına bir ton para harcıyor olabilirdim:)

  • sahin-durak says:

    Cem Bey…
    Evet ne yazık ki durum çoğunlukla böyle 🙂 (aradaki iyi hocalarımızın hakkını da yemememiz lazım) Ama yine de bu durum yukarıdaki proje örneğinin çok doğru bir tasarım olduğunu göstermiyor.Kanımca…

Bir cevap yazın