İsmailcan Karaca, Nurgül Husi ve Mert Bilgin Irmak tarafından Living Ruins II Competition için önerilen proje, finalist projeler arasında yer aldı.
Living Ruins 2 yarışmasında ödül grubunda yer alan interHeritage, Dereiçi (Kellith) yerleşimine restorasyon ya da yeniden kullanım üzerinden değil; zorunlu göç, kesinti ve çözülmemiş hafıza tarafından şekillenen bir peyzaj olarak yaklaşıyor. Proje, kopuşu onarmak yerine, yerinden edilme halini süreklilik taşıyan bir mekânsal durum olarak ele alır. Proje, yerleşimi yeniden kurmayı ya da kaybı telafi etmeyi amaçlamaz. Aksine, yerinden edilmenin yarattığı boşlukları mimarlığın temel çalışma alanı haline getirir.
Bu yaklaşım, mimarlığın çoğu zaman üstlendiği “iyileştirme” rolünü bilinçli olarak askıya alır. Dereiçi’nde karşılaşılan yıkılmış yapılar, çökmüş çatı izleri, boş avlular ve eksik duvarlar bir eksiklik olarak değil, yerleşimin bugünkü gerçekliği olarak ele alınır. Bu anlamda proje, fiziksel kalıntıları tamamlamaktan çok, onların bıraktığı boşlukları okunur kılmaya odaklanır. Yokluk, burada mimari üretimin kurucu bileşeni haline gelir.
Proje, geçmişi yeniden inşa etmek yerine, mekânsal hafızayı işaretleyen bir referans sistemi önerir. Corten çelik izler, hafif strüktürel çerçeveler ve cam yüzeyler; kaybolmuş mekânların varlığını temsil etmek yerine ima eder. Bu müdahaleler, mevcut kalıntılarla fiziksel bir bütünlük kurmaz; aradaki mesafeyi korur. Böylece yeni olan, eskiyi taklit etmeden; eski olanı görünür kılan bir eşik olarak konumlanır. Mimarlık, burada nesne üretmekten çok, ilişkiler kuran bir arayüz haline gelir.
Projenin mekânsal organizasyonu hareket üzerinden kuruludur. Yerleşim boyunca ilerleyen rota, sabit bir güzergâh olmaktan ziyade, topografya ve kalıntılarla birlikte biçimlenen bir deneyim alanı oluşturur. Yolun daraldığı, genişlediği, kaybolduğu ve yeniden belirdiği anlar; ziyaretçinin algısını yönlendiren bir mekânsal ritim üretir. Bu ritim, yerleşimin tekil bir bakışla değil, zaman içinde kavranmasını sağlar.
Bu süreçte oluşan ekliptik alanlar, ışık, gölge ve yansımanın üst üste geldiği belirsiz mekânlar olarak ortaya çıkar. Bu mekânlar, yerleşimin yalnızca fiziksel değil, algısal olarak da parçalı yapısını görünür kılar. Dereiçi, bu anlamda yalnızca bir kalıntı alanı değil; deneyimlenen bir hafıza peyzajına dönüşür.
Projenin kullanım senaryosu da bu süreksizlik fikrini sürdürür. Kalıcı yerleşim yerine, dönemsel geri dönüşler ve geçici kullanımlar önerilir. Üzüm kurutma örtüleri, hasat buluşmaları ve geçici üretim alanları; yerleşimde süreklilik kurmak yerine, aralıklı yaşam izleri üretir. Bu yaklaşım, Dereiçi’nin geçmişteki üretim pratiklerini yeniden canlandırmak yerine, onların mekânsal izlerini güncel bir deneyime dönüştürür.
Malzeme tercihleri, projenin zamansal boyutunu güçlendirir. Corten çelik, cam ve minimal strüktürel elemanlar; zamanla değişen, doğayla bütünleşen ve yaşlanan bir mimari dil üretir. Mimarlık burada tamamlanmış bir durum değil, zaman içinde dönüşen bir süreç olarak ele alınır.
interHeritage, Dereiçi’nin geleceğini tanımlamaya çalışmaz. Bunun yerine, yerinden edilme, yokluk ve hafıza arasındaki gerilimi görünür kılan bir mekânsal çerçeve önerir. Proje, mimarlığın kesin çözümler üretmekten çok, belirsizlikleri barındırabilen bir alan açabileceğini hatırlatır. Bu yönüyle interHeritage, kalıntılarla çalışmanın ötesinde, mimarlığın hafızayla kurduğu ilişkiye dair eleştirel bir öneri ortaya koyar.
interHeritage, mimarlığı bir nesne üretimi değil; bağlam, zaman ve bellek üzerinden kurulan bir düşünme pratiği olarak yeniden tartışmaya açar. Dereiçi’nde önerilen müdahale, tam da bu nedenle, tamamlanmış bir proje değil; sürekliliği açık bırakılmış bir mekânsal tartışma olarak okunabilir. Bu yaklaşım, mimarlığın çözüm üretmekten çok, düşünme alanı açabileceğini öne sürer. Dereiçi bu anlamda yeniden inşa edilmez; okunur hale getirilir.
interHeritage, bir proje olmaktan çok, bir mekânsal soru olarak kalır:
Kaybolmuş bir yerleşim nasıl yeniden kurulmadan var olabilir?