Eşdeğer Mansiyon, Gaziantep 100. Yıl Anıtı ve Çevre Düzenlemesi Ulusal Proje Yarışması

Eşdeğer Mansiyon, Gaziantep 100. Yıl Anıtı ve Çevre Düzenlemesi Ulusal Proje Yarışması

PROJE RAPORU

Anıt ile meydan ya da kamusal alan arasında ki ilişki için, mekânsal – ölçeksel ayrımlarla tariflenebilir tasarım araçları denemez. Meydan tasarlanan, anıt ise onun üzerine yerleştirilen bir “nesne” olmaktan çok, tarihsel olarak yazgısı yüzyıl başında iyice görünür olan politik bir birlikteliğe dayanır. Öyle ki, anıt-meydan birlikteliği kamusal alanda ki öznellik oluşumunu başlamadan yazılmış bir anlatıya mühürler. S.Gideon’un modern mimarlığın homojen bir tarihini yazmaya koyulurken anıtlara kültürel bir zirve, dahası kuşakları birbirine bağlayan homojen kültür ortamını mümkün kılan nesne olarak anlam yüklemesi mimarlık yazımında en bilinen ve ideolojik tanımlamaların başında gelir (Sigfried Giedion, Architektur und Gemeinschaft). Bütün bunlarla birlikte artık geleneksel anlamda merkezci anıt-anma ve onun etrafında gelişen tekil kamusal alan mefhumları geçerliliğini günden güne yitirdiği söylenebilir.

Modern kamusallık üretimi anlamında belli başlı programlar şehir hayatını üretmekle birlikte, öznel varoluşu ve tarihselliği çeşitli programlarlar üretir. Müze, park, meydan, anıt gibi belli başlı programlar bir mimarlık nesnesi ya da kent bileşeni olmaktan çok özellikle son bir yüzyıl içerisinde modern kentin ulusal anlamda üretimi için araçlar olarak göze çarpar. Böyle düşünmeye başladığımızda anıt kavramı üzerine düşünmek demek, saf bir olay ya da onun hafızası için mekân üretimi olmaktan öteye geçer. Kent, kamusal alan, açık alan pratikleri, hafıza –geçmişe içkin bilgi- ve gündelik hayat –şimdinin zamanı- arasında mekik dokuyan çatışmalı bir kent yüzeyi olarak görünür olur. Arendt’in hatırlattığı gibi, eylem ve söylem aracılığıyla üretilen kamusallıklar başka insanların kamusallıklarının oluşturduğu ağlarla daima çevrili ve temas halindedirler. Bu ele alışta, “kamusal alan(lar)ın üretim ve yeniden üretimi muğlaktır; potansiyel olarak her anda ve her yerdedir” (Arendt, 1998).

Anıt kuşkusuz içerisinde barındırdığı tartışma, iddia, anlatı toplumsal olarak aşıldıktan sonra nesne olarak kamusal alanda bulunur. Bir anıta baktığımızda bir şeyi sorgulamaz, toplumsal olarak verili aşılmış bir olay ya da tartışmayı kamusal alanda hayatımıza sürekli sokarız.

Gerek yarışma alanı periferisine gerekse Gaziantep’e baktığımızda, verilen alan ve çevresi, çeşitli meydanlar, müze, kavşak, bulvar, Millet Bahçesi, park ile çevrili bir merkezi açık alan, ulusal kimlik anlamında kent parçası üretimi için sıkı bir numunedir. Böyle bir alana yaklaşırken en ilkel tasarım güdüsünün zaten sürekli tekrar edilmiş yordamlarla yeniden kamusal alan ve hafıza-anma ilişkisine yaklaşmama, bunun beyhudeliğini akılda tutma denebilir. Anıt kavramının zamanla anma nesnesi olmaktan çıkıp birer kentsel mekâna dönüştüğü gerçeği kuşkusuz yadsınamaz. Bu tasarım önerisinin dünyası, anma eylemini kamusal alanda var olma biçimini üreten bir hafıza politikası olarak değil, bir kent mekânı yaratımı dolayısıyla anmanın kamusal bir eylem biçimi olduğu vurgusuyla şekillenir.

Bütün bu tartışmalar ekseninde, açık ifadeyle bu tasarımın esas problematiği, sorusu şöyle yazılabilir: Gaziantep’in 100. Yılı için önerilecek anma mekânı için geliştirilen yaklaşım bir anıt-temsil(monument) yaratımından ziyade, bir kamusal yer oluşumu (playground) olarak düşünülürse bütün bu tarihsel-ulusal hafıza ve toplumsallık üretim mekanizmasının ötesinde bir düşünme, tartışma olanağı bize sunabilir mi? Anma, sergileme, eyleme, karşılaşma gibi ortamlar kent açık alanında üretilen anlık kuvvetli eylemsellikler olarak kamusal alanında ortaya çıkabilir.

Tasarım problemi kabaca anıt, temsil ve gündelik hayatı organize eden bir “çoklu kamusal alan” yaratımı olarak görünür. Öneri tasarım bütün bu geçmişe ve şimdiye ait olan durumları yeni bir katman aracılığıyla, onun üzerinde birleştirerek kente atmayı önerir. Anmaya işaret eden bir bölge ve geçmişi sürekli aşındıran şimdinin olanaklarını tetikleyen kamusal zemin sürekli çatışarak kamusal alanı var eder. Sözgelimi, meydan zeminini kendine has bir katmana dönüştürmeyi deneyen tasarım önerisi, onun üzerinde sergilemenin, anmanın, gündelik hayatın, pazarın, eğlencenin, konserin, kaykay yapan çocukların sayısız fiili durumların saçıldığı kent içi bir zemindir.

Bu tasarım zemini, kendi üzerini programlanmaya açar. Dolayısıyla periferisinde bulunan park, müze, pazar, mahalle, meydan, heykel, anıt gibi yığınla açık alanın ortasında olduğunun farkında olarak bütün bunlara bütüncül bir “yer yaratımı” hamlesiyle karşılık verme çabasıdır. Kütle ölçeği abartılmış, bu abartıyla kentte kendine “yer” açan bir kent zemini, düzleminin katlanmasıdır(fold). Bu katlanmalar üzerinde ki hayatı İstasyon ve Derekenarı Caddelerine doğru anıtsallaşan bir anma mekânı kurarak yaparken, Seferpaşa Mahallesine doğru parka, Panorama Müzesine doğru bir alt meydana dönüşerek kurar.

Etiketler

Bir cevap yazın