3. Mansiyon, “10 Ekim Anıtı ve Anma Yeri” Proje Yarışması

Anlatı | Düşünceler

“İsmi değiştirdiğinde anlatılan senin hikayendir. “ *

Horace1

10 Ekim 2015’te düzenlenen Barış Mitingi kapsamında Sıhhiye’ye yapılacak yürüyüş öncesi katılımcılar, Ankara Tren Garı’nın önünde toplanma kararı almıştır. Bu toplanmanın hemen sonrasında kısa aralıklarla iki patlama gerçekleşir. Bu patlamalar, barış savunucusu yüz üç kişinin canına ile ve beş yüzden fazla katılımcının ise yaralanmasına mal olur. Ankara Tren Garı Patlaması, Türkiye tarihindeki en çok can almış terör eylemlerinden biridir.

Unutmak bazen lanet, bazen hediyedir. Hafıza-i beşer nisyan ile melüldür derler. İnsan bu, yaşadıklarını unutur. Çünkü unutmazsa yaşamaya devam edemez. Ancak şimdi unutmaktan çok hatırlamak gerekir. Çelik, aldığı suyu unutmamalıdır. Ankara’da yaşanan terör saldırısı silinip tarihi yeniden yazılamaz, ancak onunla yüzleşilirse farklı bir bakış açısıyla ele alınabilir.
Patlamayı anlatan “Ah2” belgeselinde olayın tanıkları o an’ı geçmek bilmeyen bir zaman aralığı olarak tanımlarlar. Zaman durmuştur. Yalnızca düşünürler, hareket edemezler. Kontrol yoktur. Ancak uğultular devam etmektedir. O anın hatırlatıcısı olan metafor, kulaklarımızdaki bu uğultu olacaktır.

Proje alanı, bir garın tam karşısına konumlanmış olması ile bile başlı başına bir hatırlatıcıdır aslında. Oradaki ağaç kitlesinin hatırlattığı bir değer de vardır, “bir aradalık”. Doğa kusursuz işlerken bu sisteminin içerisine yerleştirilecek ve doğanın sunduklarının zıttı bir tavırla sabit, sert ve kusurlu birimler; hafızamızın tazelenme merkezi olacaktır.

Her kaybın ardından o hayatların etkilediği onlarca hayat da yanar. Yüz bir, yüz iki, yüz üç… Ancak kaybımız sayılar değildir, isimler değildir. Güçler, iktidarlar değişir. Dünya değişir, asıl olan fikirlerdir. Kaybımız insanlar, yaşatmamız gereken fikirleridir. Bu nedenle yüz üç insanımıza ait anma yerinde fikirler ön planda olacak; günü gelince bir kişi, günü gelince milyarlarca kişi anılacaktır. Barış Mitingi’nde toplananların amacı da bir umudu yaşatmaktır zaten. Onların yarım bırakılmış hikayeleri Ankara’da, İzmir’de, dünyanın dört bir yanında yaşamaya, yaşatılmaya devam edecektir.

İnsanın kendini geleceğe bırakma arzusu düşünüldüğünde, ölümün doğumla bertaraf edilmesi gibi insanın kalıcı olma arzusu, çeşitli şekillerde kendini göstermektedir. Bunlardan biri de yeryüzü malzemelerinin akıl ve bilimle birleşerek kalıcı bir fikre hizmet etmesidir. Bu, insanın kendini sonsuza kadar yaşatma yolunda elde ettiği en büyük devrimdir. Bu kalıcılığın ifadesi ise sürekli bir doğum-ölüm döngüsü içerisinde olan doğanın tam ortasına yerleştirilecek olan çelik anma birimleri olacaktır. Çelik, ölmeyecek fikirlerin imgeleştirilmesi için tasarıma dahil olan bir malzemedir.

Tasarım, üzerinde bazı açıklıklar olan silindirik çelik borulardan oluşur. Bu çelik borular, dalları kesilmiş bir ağacın soyutlamasıdır aslında. Açıklıklar, rüzgârın yaratacağı titreşimle birleştiğinde bir uğultu yayacaktır. Bu uğultunun yaratacağı dinamizm, hem mekânı deneyimleyenler için bir etki uyandıracak hem de tasarımın esas amacına hizmet edecektir. Sesler, bir huzursuzluk yaratacaktır. Bu tedirgin edici atmosfer, anma eyleminin bir getirisidir. Geçmişimiz unutulmamalı, barış uğruna verilen kayıplar devamlı yaşamalıdır.

Zamana bağlı birer mimari öge olarak çalışan her birim; bir ışık, bir ses ögesidir. Bu birimler yaşam ile fikirler arasında bir bağlayıcı malzeme olacak ve parkın içinde yeni bir söz söyleyecektir. Işık ve gölgenin yaratacağı hareketler yaşama dair bir döngünün temsili olacaktır. Güneş ve rüzgâr gibi doğanın verdiği çevresel değişkenlere duyarlı bir mekân elde edilecek ve bu mekâna kullanıcının dahil olmasıyla “deneyim” yeni bir boyut kazanacaktır.

Toplanma alanı, yeniden düzenlenmiş bir deneyim ve eylem mekanıdır. Ziyaretçiler burada toplanır, düşüncelerini aktarmak için bir olanak bulurlar. Geçmişin öğretilerini duyarak yeni sesler üretirler. Amfinin yarattığı yükselme ile hitap eden olur, ağaçların arasına dalarak dinleyici olurlar. Mekân hem söz söyleyene hem onu dinleyene aittir. Uğultular ise akışta bireylerin birer parçası olur.

Tasarımın bütününe bakıldığında; boşluk, hafiflik ve rastgeleliğin doğa ile oluşturacağı tezatlık, ziyaretçiler için bir merak ögesi yaratacaktır. Alışılagelmiş anma ritüeline hizmet edecek olan ise ses kaynaklarına bırakılan birer kızıl karanfildir. Sembolik olarak açıklıkları kapatan karanfillerin yaratacağı izolasyonla uğultular azalacak, yeni seslere imkân tanınacaktır.

Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.3

Tarih, var olma mücadeleleri ile doludur. Kazanma vardır, kaybetme vardır. Savaşlar-barışlar vardır. Ancak tıpkı bir yumurtanın içerden çatlaması, suyun kayalıkları aşındırması, bitkinin asfaltı delip geçmesi gibi; harekete kimse mâni olamayacaktır. İnsan var oldukça umut da var olacaktır. Halk, ölümlerde yeniden doğacaktır.

Üretilen mekân bize; düşme, tükenme ama hatırla der ve ekler: bu uğultularla anlatılan senin hikayendir.


1 Horace. Quinti Horatii Flacci Opera Omnia.
* “Quid rides? mutato nomine de te fabula narratur. “
2 Ünlü, M. Ah. Belgesel.
3 Pablo Neruda
Etiketler

Bir yanıt yazın