Yapay zekâ teknolojileri yalnızca üretim ve ekonomi alanlarında değil, siyasetin en temel mekanizmalarında da giderek daha fazla görünür olmaya başladı.
2025 yılında Arnavutluk ve Japonya’da yaşanan iki gelişme bu dönüşümü gözler önüne serdi: Arnavutluk’ta Diella isimli bir yapay zekâ bakan olarak atandı, Japonya’da ise küçük bir parti liderlik görevini bir yapay zekâya devretti. Bu örnekler, insan dışı aktörlerin artık karar alma süreçlerinde sembolik değil, doğrudan işlevsel bir rol üstlenebileceğini gösteriyor.
Ancak bu tartışmalar yalnızca siyasetin genel mekanizmalarıyla sınırlı kalmıyor; şehirlerin yönetimi, kamusal binaların ihale süreçleri ve belediyecilik pratiği de aynı sorularla yüzleşmek zorunda.
Başbakan Edi Rama’nın Diella’yı Kamu İhale Bakanı olarak ataması, kamu ihalelerinin şeffaf biçimde yürütülmesi amacıyla gerçekleştirildi. Sistem, çıkar ilişkilerinden bağımsız bir işleyiş vaadiyle öne çıktı. Ancak anayasal olarak bakanlık görevlerinin insana ait olması gerektiği yönünde eleştiriler yükseldi. Burada esas mesele, bir yapay zekânın aldığı kararların siyasal ve hukuki sorumluluğunu üstlenip üstlenemeyeceğidir [1][2].
Rama’nın bugünkü “yapay zekâ bakanlığı” kararı, aslında onun geçmişteki şehircilik ve mimarlık yaklaşımının devamı niteliğinde görülebilir. 2000-2011 yılları arasında Tiran Belediye Başkanı olarak görev yaparken, kenti yalnızca idari bir alan olarak değil, estetik ve toplumsal deneyimlerin şekillendiği bir sahne olarak ele aldı. Bu dönemde ulusal ve uluslararası mimarları, kent plancıları ve sanatçıları Tiran’a davet ederek fikir alışverişinde bulundu; kentsel dönüşüm projelerini geniş bir konsensüs üzerinden geliştirmeye çalıştı. “Renk müdahalesi” olarak anılan cephe yenilemeleri, parkların ve kamusal mekânların yeniden düzenlenmesi, yarışmalarla şekillenen yeni projeler bu yaklaşımın ürünleriydi.
Bu vizyonun en kapsamlı çıktılarından biri, Tirana 2030 Master Planı oldu. Edi Rama’nın daveti ve desteğiyle hazırlanan plan, uluslararası bir mimarlar grubunun ortak çalışmasıyla ortaya çıktı: Stefano Boeri, UNLab ve mimarlık şirketimiz IND [6] bir araya gelerek Tirana’nın kent vizyonunu şekillendiren bu planı geliştirdi. Bu projeye, naçizane olarak ben ve ortağım Felix Madrazo da o dönem katkılarımızı sunduk. Tirana 2030, yalnızca büyüme ve altyapı stratejilerini değil, aynı zamanda kamusal alanların güçlendirilmesini, ekolojik dengenin korunmasını ve kentin kimliğinin uluslararası ölçekte yeniden tanımlanmasını hedefledi. Onaylanan bu plan, Rama’nın kent vizyonunun en somut göstergelerinden biri olarak hem mimarlık hem de siyaset dünyasında yankı buldu.
Bununla paralel olarak, Tiran’ın simgesel yapılarından biri olan Tirana Piramidi, uluslararası yarışma sonucunda MVRDV tarafından dönüştürüldü. Eski rejimin bir anıtı olan bu yapı, gençler için eğitim, kültür ve yaratıcılık merkezine dönüştürülerek, geçmişin politik sembollerinden çağdaş bir kamusal mekâna evrilmiş oldu. Bu dönüşüm, Rama’nın şehircilik vizyonunda yalnızca yeni projeler değil, mevcut yapıların yeniden işlevlendirilmesinin de önemli bir rol oynadığını gösterdi.
Japonya’da Saisei no Michi Partisi, seçim yenilgilerinden sonra liderliğe “AI Penguin” isimli bir yapay zekâyı getirdi. Yapay zekâ, parti içi kaynakların dağılımı ve organizasyonel işlerde rol alıyor, fakat siyasal stratejilerde nihai söz hâlâ insan aktörlerde kalıyor. Bu, gelecekte hibrit yönetim biçimlerinin öne çıkacağına işaret ediyor: İnsan vizyonu ile algoritmik tarafsızlığın birleştiği modeller [3][4].
Yapay zekânın siyasette üstlendiği rol, mimarlık alanında kamusal binaların ihale süreçleri üzerinden de tartışılabilir. Bugün birçok proje, sınırlı davetli yarışmalarla ya da kapalı ihale süreçleriyle belirleniyor. Bu yöntem, eşitlikçi olmaktan uzak ve çoğu zaman şeffaf değil.
Oysa yapay zekâ destekli platformlar, başvuruları anonimleştirebilir, organize edebilir ve tarafsız bir ön eleme sağlayabilir. Nihai değerlendirme, mimarlar, şehir plancıları ve sosyologlardan oluşan jüriler tarafından yapılır. Sürecin tüm çıktıları dijital ortamda kamuya açıklanır. Böylece kamusal yatırımlar hem teknik tarafsızlık hem de insani değerler gözetilerek şekillenir.
Geleneksel ihale süreçlerinde uzun süredir belirleyici olan “en düşük teklif” kriteri, mimarlık ve belediyecilik ihalelerinde aslında hiçbir zaman sağlıklı bir biçimde işlememiştir. Çoğu kez kötüye kullanılarak sistemin amacını aşındırmış, şeffaflık ve adalet beklentilerini zayıflatmıştır. İlk bakışta ekonomik verimlilik vaat etse de bu yaklaşım, çoğu durumda nitelik, estetik, sürdürülebilirlik ve uzun vadeli değer üretimi açısından zayıf projelerin seçilmesine yol açmıştır. Özellikle kamusal binalar söz konusu olduğunda, toplumun kültürel ve mekânsal yaşamını doğrudan etkileyen projelerin salt maliyet hesabıyla belirlenmesi, hem kentsel kimlik hem de toplumsal fayda açısından ciddi bir kayıp doğurmaktadır.
Bu nedenle, belediyecilikte artık ihale süreçlerinin yarışmalarla desteklenmesi kaçınılmazdır. Ulusal ve uluslararası düzeyde mimarlık yarışmaları, projelerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal fayda, estetik değer, işlevsellik ve ekolojik duyarlılık kriterleri üzerinden değerlendirilmesini mümkün kılar. Böyle bir dönüşüm, hem nitelikli mimari üretimi teşvik eder hem de kamu yatırımlarının uzun vadede daha sürdürülebilir ve değerli olmasını sağlar. Yapay zekâ destekli ön değerlendirme sistemleriyle birlikte bağımsız jüri kararları bu süreci daha şeffaf ve güvenilir hale getirebilir.
Türkiye’de Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak göreve geldiği 2019’dan itibaren, Edi Rama’nın Tiran’da sergilediği yaklaşıma benzer şekilde, kenti yalnızca idari bir alan değil; kültürel, sosyal ve mekânsal bir bütün olarak ele alma vizyonu göstermiştir. İstanbul’un kamusal alanlarını demokratikleştirme, yeşil alanları artırma, kültür-sanat mekânlarını güçlendirme ve uluslararası mimarları, plancıları, akademisyenleri tartışmalara dâhil etme çabaları bu vizyonun somut örnekleridir. İmamoğlu da tıpkı Rama gibi, kentin geleceğini bir konsensüs ve kolektif akıl ile şekillendirmeye çalışmıştır. Ancak Türkiye’deki siyasal ve hukuksal baskılar, bu vizyonun sürdürülebilirliğini büyük ölçüde sınırlamıştır.
Türkiye’de özellikle Ekrem İmamoğlu davası, belediye başkanlarının ihale süreçlerindeki rolünü tartışmaya açtı. Aslında bir belediye başkanının görevi ihaleleri yönetmek değil, şehrin gelişimine dair teorik, felsefi ve ekonomik vizyonu kurmaktır. İhaleler bağımsız sistemler veya yapay zekâ destekli mekanizmalar tarafından yürütülmeli, belediye başkanı ise şehir için uzun vadeli kararların sorumluluğunu taşımalıdır.
İmamoğlu davasının ardından ortaya çıkan durum, daha da kritik bir soruyu gündeme taşıyor: Eğer ihalelerin kime verildiği sürekli olarak iktidar tarafından bir yargı baskısı aracına dönüştürülürse, muhalefet partilerinden hangi siyasetçi belediye başkanlığı görevini üstlenmek isteyecektir?
Ekrem İmamoğlu davası, yalnızca bireysel bir siyasi mücadele değil, aynı zamanda Türkiye’de belediyeciliğin kurumsal sınırlarını ve kırılganlıklarını görünür kılan bir dönüm noktasıdır. Bugün ortaya çıkan tablo, belediye başkanlarının asli işlevlerinin ihale süreçlerini yönetmek değil, şehrin uzun vadeli vizyonunu, ekonomik dengelerini ve kültürel yönelimlerini belirlemek olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bir belediye başkanı, kent için felsefi, teorik ve stratejik yönelimler geliştirir; ama ihalelerin tarafsız ve eşitlikçi biçimde yürütülmesini sağlayacak olan mekanizma bağımsız kurumsal yapılar veya yapay zekâ destekli sistemlerdir. Böylelikle siyasal sorumluluk ile teknik süreçler arasındaki çizgi netleşir.
Eğer ihalelerin kime verildiği sürekli olarak iktidarın denetimi ve yargı tehdidi altında tutulursa, hiçbir muhalefet mensubu bu göreve talip olmayacaktır. Bu yalnızca bireysel siyasetçilerin caydırılması değil, demokratik temsilin körelmesi anlamına gelir. Kent yönetimi, siyasi çeşitliliğini ve dinamizmini kaybeder.
Tam da bu nedenle, artık kaçınılmaz bir zorunlulukla karşı karşıyayız: Yapay zekâ ile desteklenen, şeffaf, tarafsız ve katılımcı bir belediyecilik sistemi inşa etmek. Bu sistem, yalnızca teknik bir araç değil, aynı zamanda demokratik meşruiyeti güçlendiren bir yapı olarak görülmelidir.
• Belediyecilik, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin en yüksek seviyede sağlandığı alan olmalıdır.
• Kamu ihaleleri, algoritmik tarafsızlık ve bağımsız jüri değerlendirmesi ile yürütülmeli; sonuçlar dijital ortamda tüm vatandaşlara açık biçimde paylaşılmalıdır.
• Belediye başkanlarının asli görevi, ihaleleri yönetmek değil; kent vizyonunu kurmak, kültürel ve ekonomik gelişimin yol haritasını çizmektir.
• İhale süreçleri siyasetin manipülasyon aracına değil, kamunun güven duyduğu, eşitlikçi bir düzene dönüşmelidir.
• Bu çağrı yalnızca bugünün sorunlarına bir cevap değil, aynı zamanda geleceğin şehirlerine yönelik bir vizyondur. Adil, çağdaş ve eşitlikçi bir belediyecilik, kentlerin demokratik geleceğinin, kamusal mekânların mimari niteliğinin ve yurttaşların yönetime duyduğu güvenin temeli olacaktır.
Kaynaklar / Referanslar