Elmas Zeynep Ağaoğlu bu yazısında, teknolojinin adres bulma sürecini dönüştürmesi, yolculuğun önemi, şehrin mimarisi ve işaretleri aracılığıyla insanı yönlendirmesi gibi konulardan söz ediyor.
Adres bulması aradığın bir yerin olmasıdır; bir yere varmaya çalışmaktır.
Eskiden bu zahmetli iş çevreye bakınmakla olurdu.
Bir dükkâna girer, esnafa sorardın: “Kapalıçarşı’ya nasıl giderim?”
Tarif ederlerdi: “Şu geniş sokağı takip et, soldaki fırını geç, sağa dön, camiyi göreceksin…”
Her tarifin içinde en azından bir yapı olur, bir toplumsal hafıza, bir şehir hafızası, bir mahalle söylemi yer alır. Bir dükkânın eskimiş vitrini, bir sokağın bildik gürültüsü, bir kaldırımın yerinden oynamış taşı…
Bunlar adres tarifinin bir parçasıdır.
Hasılı, önceleri bir şehirde yol tarifi almak demek, o şehri yaşayan insanların içinde yürümek demekti.
Adres sormak, sadece bir yöne değil; o şehrin sesine, dokusuna, hatırasına da ulaştırır insanı.
Şehri sevmeye böyle böyle başlar insan; ya yeni tanımaktadır yahut eskiden beri oradadır ama bu sokağa da yeni gelmiştir.
Ahmet Hamdi Tanpınar şehirle insan arasındaki bağı şöyle ifade eder: “Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır.”
Burada şehir, sadece bir harita ya da hedef değildir.
Şehirde duygusuz yaşamak, onu tanımadan sadece üzerinde yürümek insanı duygusuzlaştırır.
Önce şehri tanımak, ona âşık olmak için sebep aramak; tanıyıp sevmek gerekir.
Duygusuzca yaklaşmamak… Bakmak değil sadece, görmek onu. Şehir de tabiattaki her şey gibi var olma çabasındadır, Spinoza’nın Conatus adını verdiği dönüşerek var olma çabasını şehrin kimliği üzerinden görmek.
Her şehrin bir çabası vardır: görülmek için, sevilmek için; işte bu Conatus’dur.
Birilerini, bir ya da her şeyiyle kendine hayran bırakmak ister şehir. Hayranlıkla ayakta kalır şehirler.
Büyülenmiş gözler, şehrin ruhunu besler.
Adres sormalarımız, aramalarımız, tarif alıp yanılmalarımız, söylene söylene yeniden o gidilecek yeri aramamız insan ilişkisini geride bırakınca insan şehirde yalnız kalır; şimdi öyle oldu. Bakkal amcaya, sokak satıcısına, kaldırıma atılmış iki hasır tabureye oturmuş dedikodu kazanını kaynatan komşu iki teyzeye bir vakit sorulan adresler alüminosilikat malzemeden imal edilmiş avuca sığacak ebattaki bir ekrana taşındı.
Şimdi elimizde her şeye ulaşabileceğine itimat ettiğimiz telefonlar var.
Navigasyon uygulamaları, yapay zekâlı haritalar…
Soruyu onlara sorup bakkal amcaları meşgul etmiyoruz, ki onlar da zaten ufak ufak ortalıktan yok olmaya başladı; boşalan arkası minderli tahta sandalyelerini kasiyer kızların barkodlu yazar kasaları aldı.
Öyle ya, insanlarla uğraşmaktan kolaydır.
Ne yoldayken bir şeye dikkat ediyoruz ne de etrafımızı gerçekten görüyoruz. Gözümüz ekranda, kulağımız yönlendirici seste. Sadece varış noktasına odaklanıyoruz. Hedefimiz belli: Kapalıçarşı’ya gitmek istiyoruz biz, nihayetinde Kapalıçarşı; yönünü bulur, gidersin.
Sen telefonuna bakarken, şehir dikkatini çekmek için küçük oyunlar oynuyor.
Ayağın taşa takılıyor; telefondan başını kaldırdığında Çemberlitaş Sütunu’nu görüyorsun. Şehir, görülmek için gözünün içine heyecanla bakıyor.
Sana değerlendirmen için bir fırsat sunuyor. Sen ya hayran olursun ya da kaldırımla bozuşup, hızlıca gideceğin yere varmak için yola koyulursun. Nasıl olsa hedefin o ya!
Teknolojinin bize oynadığı sessiz oyun tam da bu: bizi hedefimize hızlıca ulaştırırken yolun kendisini unutturması.
Oysa bir yerin sadece nerede olduğu değil, oraya nasıl gidildiği de önemlidir.
Yazarın dediği gibi: “Yolculuk dediğin varılacak yer değil, yolun ta kendisidir.”
Birine adres sor, gideceğin yer belli olmasa bile…
Birine adres sorduğunda, o sana sadece yön tarif etmez; bilinçsizce şehirle tanıştırır seni. Kenti anlarsın, yerleşimi görürsün. Çünkü o kişi, sana yolu tarif ederken mekânlarla, yollarla, şehirle tarif eder. Şehirle şehri tanıtır sana. Seni yön okuyla değil, şehrin kendisiyle yönlendirir.
Şehri tanımak işaretleri okuma sanatı olarak insanı içinde dolaştırır.
Bir şehir insanı keyifle yürütür, yönlendirir, bir yerden bir yere kendi diliyle taşıyorsa işte bu işaretleri okuma sanatıdır.
Bu noktada şehrin mimarisi devreye girer.
“Kent” mimarisi; kamu yapıları, çarşılar, meydanlar, yollar ve boşluklar arasında bir hiyerarşi kurar.
Sana farkında olmadan şehri okutur: gerçek mimari eser.
Kapalıçarşı’ya nereden gidecektiniz, pardon! Hangi güzergâhı seçtinizse, alın karşınıza şimdi bunlar çıkacak, dikkat edin, ihmal etmeyin: Süleymaniye Cami, Mısır Çarşısı, Tahmis Sokak, Mercan
Yokuşu, Beyazı Meydanı, belki Galata, az uzaktaysanız hatta Beylerbeyi Sarayı, Kadıköyü’nden geliyorsanız işte Kız Kulesi…
Sadece isimleriyle bile zihninizde bir İstanbul silüeti oluşur; işaretler şehir, şehir işaret olur.