Resim Heykel Müzesi İlk İzlenim ve Ardından Gelen Tuhaf Bir Hafiflik

Henüz kullanıma açılmamış olan Resim Heykel Müzesi’nin binası, 16. İstanbul Bienali sergisinin bir bölümüne, 8 hafta boyunca ev sahipliği yapmakta. Yapıya İlk defa girebilmişken dikkat kesilmemek mümkün olmadı. Bu nedenle yapıya yerleşen bienalden önce, Resim Heykel Müzesi binası ile yaşadığım karşılaşmadan bahsetmek istiyorum. Yanlış bir tercihle tramvaya binmeyip yürüdüğüm için Galataport projesine dahil bazı inşaat alanlarının tozunu yutarak müzeye ulaşıyorum.

İnşası tamamlanıp açılış yapıldığında M.S.G.S.Ü İstanbul Resim Heykel Müzesi olarak kullanılacak olan yapı, Sedat Hakkı Eldem tarafından tasarlanan 5 No’lu Antrepo ve antrepoya bitişik ofis bölümü yıkılarak yerine inşa edilmiş.  Hızlı bir internet araştırmasında 5 No’lu antreponun mimari projesine dair fazla bilgi bulmak mümkün olmuyor; fakat bulduğum yegane fotoğraf yapının cephesiyle ilgili hafızaları tazeleyecektir.[1]

5 No’lu Antrepo’nun ofis bloğunun eski cephesi

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin yeni cephesi

Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü olarak kullanılan yapının yıkıldığını fark ettiğimde üzülmüştüm (Galataport Projesi kapsamında yıkıldıkça, her biri ayrı ruhsal çöküntü yaratan liman yapılarını hatırlatırım), yerine inşa edilen müzenin cephesini ilk gördüğümde ise heyecanlanıyorum. Yeni cephe, eskisinin yeniden inşası. Kişisel tarihimde cephesiyle yer eden binaya bakıp seviniyorum (cephenin arkasına geçtiğimde hislerim biraz daha karmaşıklaşacak). Şimdilik koruma ve yeniden inşa tartışmasına girmeden Emre Arolat’ın bina ile ilgili beyanlarının bir kısmını buraya koyuyorum[2]:

“Bu bölgede bulunan ve geçtiğimiz aylarda tümü yıkılarak ortadan kaldırılan yapıların en önemli karakteristik özelliği olarak ortaya çıkan betonarme ızgaranın tekrar ve düzene dayalı imgesinin, kentsel bellek içinde çok güçlü bir yer tuttuğuna ve kentin bu bölgesi için bir tür işaret değeri taşıdığına inananlardanım.”

“Meclis-i Mebusan Caddesi yönünde Antrepo yapısına bitişik olarak duran ve ciddi taşıyıcı zafiyetleri olan dar-uzun planlı ofis yapısı da özellikle özgün cepheleri bağlamında öne çıkan benzer bir bellek duygusuyla yeniden inşa edilecek.”

Galataport projesi kapsamında bölgede devam eden dönüşümün kamuya açık yüzü olması beklenen yapının toplumsal bellek üzerine söylediği söz bir kenarda dursun[3]; Sedat Hakkı Eldem’in tasarladığı cepheyi geometrisi, rengi ve malzemesiyle -daha çok gün ışığını içeri alabilmek için arttırılan cam yüzeyler dışında- birebir referans olarak alan yeni cephenin belleğimi harekete geçirmekte etkili olduğunu söyleyebilirim. Cephe eskisi gibi zarif ve havalı gözükmekte.

Arolat’ın bahsettiği “betonarme ızgaranın tekrar ve düzene dayalı imgesi” ise, şimdi artık orada olmayan antrepoların yarattığı imgeye denk geliyor olsa gerek. Bu noktada bir adım daha atarak bu imgenin ötesine geçmek denenebilir. Antrepoları vapurdan gören fakat içlerine giremeyen bir sivil olarak ilk antrepo içi deneyimimi İstanbul Modern ile yaşamış, içine girdiğim sergi mekanının devasa boyutları ile çıplaklığı/kabalığı oldukça hoşuma gitmişti. Ziyaretçiler antrepo bölgesine müze yoluyla sızabiliyorlardı.

İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin yeni cephesinin arkasından Meclis-i Mebusan’a bakış

Resim Heykel Müzesi, eskisinden farklı bir karaktere sahip olacağı aşikâr kentsel alanın ortasında duruyor. Yapı çıplaklık ve sergi mekanların boyutları bakımından görece optimize edilmiş mekanlara sahip. Meclis-i Mebusan’a bakan post-Sedad Hakkı Eldem cephesi ile sergi mekanlarını barındıran kütleyi ayıran galeri boşluğu hariç, iç mekânda devasa denilebilecek bir hacimle karşılaşmıyorum. Galeri boşluğu ise hem cepheyi binadan tamamen koparmasıyla hem de derinliği ve yüksekliğinin verdiği hisle üzerinde durulmaya değer bir hacim. Cepheyi ana kütleden neredeyse tamamen koparan boşluk, cephesizleşen bir ana kütle ve yüzeyleşen bir cephe üretiyor. Öyle ki biraz önce dışarıdan baktığım yüzeye (cepheye) bu defa içeriden bakıyorum ve ters yüz edilmiş cephenin (yüzeyin) boşluklarından Meclis-i Mebusan Caddesi’ni izliyorum. Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı cephe devasa bir yüzey olarak sergiye çıkmış gibi hissediyorum. Yenilenen cephe, eski ile yeninin ilişkisi bağlamında günümüz mimarlığının vardığı ilginç ve kışkırtıcı bir noktaya işaret ediyor: Eski olanın içindeki yaşantı dönüştürülürken yüzeyinin tüm endamıyla korunması. Yüzeyin hemen ardından gelen derin boşluk ise, içerideki ve yüzeydekinin birbirinden kopuşuna dair çağrışımlara alan açıyor. Benzer bir cephe-kütle, eski-yeni ilişkisi bağlamında AKM’de ne ile karşılaşacağımızı merak ediyorum.

İçine sergi alanlarının yerleştiği, eski haliyle korunan betonarme ızgara, ızgara ile karşılıklı duran post-Eldem cephe ve ikisinin arasındaki galeri boşluğu

Eldem cephesi ile ardında yükselen ana kütlenin ızgarası arasındaki galeri boşluğunun içine zaman zaman balkonlar giriyor. Galeri boşluğunun içine çıkan balkonlar insan ölçeği ile yapı ölçeğinin üst üste bindiği bir an üretiyor ve belki galeri boşluğunun boyutlarından belki de içeride olduğumuzdan ezici bir his vermiyor. (Fakat aynı şeyi en üst katta açık havaya çıkan balkon için söyleyemiyorum. Üst kattaki balkona çıkıp kendimi inşaatların sonsuzluğunda küçük bir balkon zeminin üzerinde bulduğumda çaresiz hissediyorum.)

Izgaranın içine yerleşen yaya yolları

Ve karşımızda Emre Arolat’ın yukarıda sözünü ettiği ızgara. Evet, ana sergi kütlesini içine alan ızgara (EAA sitesinden bunun 5 No’lu Antrepo’nun orijinal betonarme ızgarası olduğu yazıyor) yapıya endüstriyel bir görünüm veriyor. Merdivenlerden çıkıp ızgaranın içine giriyorum. Izgara içindeki yaya yollarında (yazının devamında dolaşım hollerine yaya yolu diyeceğim) ilerliyorum. Hemen bir önceki hafta OMM’yi gezdiğim birkaç gün önce de Arter’e gittiğim için kafamda farklı müze dolaşım şemaları dolaşmaya devam ederken şöyle bir özet yapıyorum: 3 boyutlu homojen ızgaranın içine dümdüz yerleşen bir müze binası.

İçine ara ara ışığın sızdığı geçirgen sayılabilecek ızgara ve ızgara içine yerleşen opak hacimler yine cephesizliğin altını çizer gibi. Yapı ziyaretçilere oryantasyonlarını sağlayabilecekleri bir gezinti şeması sunuyor. Plandan bakıldığında kütlenin merkezinde kalan hacimler, ızgaranın dayattığı kuralları birkaç kere (akıllı uslu) esneterek karmaşık mekânsal ilişkilerin kurulduğu sergi mekanlarını barındırıyor. Merkezdeki bu sergi mekanlarının etrafını saran dairesel yaya yolu her katta aynı şekilde sizi başladığınız yere geri döndürüyor. Yaya yolunun dış çeperine ise yer yer (cephede konteynır benzeri olarak görünür olan) sergi odaları bağlanıyor.

Betonarme ızgaranın içindeki sergileme alanlarında yakalanan bazı kompleks mekansal ilişkiler

Izgaranın merkezindeki hacimlerde yatayda ve dikeyde bazı karmaşık mekânsal ilişkilere rastlanmanın yanı sıra genel olarak şöyle bir deneyim yaşıyorum: yaya yolundan yürü, sergi odasına (veya birbiriyle bağlı bir dizi odaya) gir, sergi odasından yaya yoluna çık, yürü, tekrar sergi odasına gir, tekrar çık, yaya yolunu takip etmeye devam et, bir katın döngüsünü tamamla, üst kata çık. En üstteki iki kat ise devasa bir rampa ile örgütlenirken tepeden güneş ışığı süzülerek alt katlara ulaşıyor (bana göre sergi alanlarındaki en iyi jest bu).

Yukarıda bahsi geçen sergi odaları, binanın renderlarında da gördüğümüz konteynır mimarisinin ürünü. Son birkaç aya kadar denizden bakıp konteynırları görebiliyorduk, şimdi ise müze ile deniz arasında bir inşaat yükselmeye başlamış. Müzenin içinde, yaya yolunda ilerliyorum ve yapının liman bölgesine bakan cephelerindeki konteynırlar arasından dışarıya bakıyorum. Izgaranın geçirgenliği, sergi odalarından çıkıp yaya yoluna bağlanan ziyaretçiyi, binanın yerleştiği kentsel bağlamla ilişkilendiriyor. Dışarıya bakışlar sağlayan bu üç cephenin ikisinde, oldukça yakın mesafede inşası devam eden yapıların olması şaşırtıcı. Liman bölgesindeki dev bir yapıda gezinirken konteynırların arasından görmeyi beklediğim manzaranın hemen öteye inşa edilmiş bir binadan ziyade bir kentsel peyzaj deniz olduğunu itiraf ediyorum. Diğer iki cephe olmasa bile, eski İstanbul Modern arazisine bakan cephe hala kentsel bir boşlukla karşılaşabilme ümidi vadediyor. (Orası da inşaat halinde olmasına rağmen halihazırda var olan kentsel boşluk korunacakmış izlenimi veriyor).

Yaya yollarında yürürken yakalanan bazı anlar

İstanbul Bienali gezimi tamamladıktan sonra giriş cephesinin arkasındaki galeri boşluğunun kenarını tutan merdivenlerden zemin kata iniyorum. Merdivenleri inerken sahanlıklarda durup önce galeri boşluğundan aşağıya sonra cephenin arkasından Meclis-i Mebusan’a ve en son da ana kütlenin yaya yollarında gezinen ziyaretçilere bakıyorum. İşleyen ve büyük bir binanın sağladığı seyir olasılıkları hoşuma gidiyor.

Zemin kata ulaşıyorum. Kullanıma açılmamış olan fakat mimarının izniyle İstanbul Bienali’ni misafir eden yapının zemin katına henüz girilemiyor; bu yüzen özellikle civcivli ve belirleyici olan zemin katın ne işlevine ne de mekansallığına dair bir fikrim olamıyor.

Ziyaretim sonucu edindiğim izlenim, EAA’nın tasarladığı yapının antrepo binalarından aldığı ızgara, eski liman bölgesinden aldığı konteynır ve Sedad Hakkı Eldem binasından aldığı cephe fikriyle oynayan, bir “fikirler binası” olduğu. Bu fikirlerin menşelerine sahip olan tüm bir dokunun alandan siliniyor olması, alanda “endüstriyel görünen” tek yapının müze olacak olması ilginç bir çelişki. Eda Sezgin’in “İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Kamusallığı Tasarlamak” yazısında dediği gibi, “Ama yine de, görünürlüğün ve tasarımın ekmek ve su gibi ihtiyaç olduğu bu süreçte sanki böyle bir çelişki yokmuş gibi yaşamanın, yabancılaşmanın tuhaf bir hafifliği var.”[5] Yarı endüstriyel yarı post-Eldem görünümünün arkasına bakıldığında ise Resim Heykel Müzesi müze koleksiyonunun gereksinimlerine göre optimize edilmiş bir kültür yapısı. İç mekanlar, boyutlar, boşluklar ve diğer her şey devletin resim heykel müzesine hizmet etmek amaçlı tasarlanmış. Tümüyle işler şekilde ve esas koleksiyonuyla görmeden çok fazla fikir yürütmek mümkün olmasa da müze yapısı şimdiden pek çok zihinsel hareketlenmeye sebep olacak gibi gözüküyor.

——

[1] Yine aynı cadde (Meclis-i Mebusan Ceddesi) üzerinde Sedat Hakkı Eldem’in bir yapısı daha bulunuyor (1968 yılında Akbank Genel Müdürlük Binası olarak inşa edilmiş binayla ilgili 2014’te yayınlanan bir haber: https://www.arkitera.com/haber/sedad-hakki-eldem-binasi-galataport-tehlikesi-altinda/). Bu yapının 1971 tarihli arkitekt’te http://dergi.mo.org.tr/dergiler/2/218/3111.pdf  yayımlanan projesinin açıklama metni ve yine aynı tarihli yayındaki diğer Eldem yapılarının http://dergi.mo.org.tr/detail.php?id=2&sayi_id=218 metinleri Eldem’in 5 No’lu Antrepo’nun tasarımında kullandığı tasarım prensiplerine dair fikir verebilir.

[2] Heval Zeliha Yüksel, “İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Üzerine Emre Arolat ile Söyleşi”, bkz.

[3] Detaylı bir görüş için Galataport Projesi kapsamında Resim Tarih Müzesi üzerine yazılmış, e-skop’ta yayımlanmış “İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Kamusallığı Tasarlamak” başlıklı şu yazıyı okuyabilirsiniz: http://www.e-skop.com/skopbulten/istanbul-resim-heykel-muzesi-ve-kamusalligi-tasarlamak/4673

Resim Heykel Müzesi’nin Galataport projesinde aldığı pozisyon ile ilgili olarak, Doğuş Gurubu’nun Galataport için hazırladığı sitedeki (https://www.dogusgrubu.com.tr/tr/salipazari-liman-isletmeciligi-ve-yatirimlari-a-s) şu cümleye bakabiliriz: “Sahasında barındırdığı İstanbul Modern ve Mimar Sinan Üniversitesi Resim Heykel Müzesi ile çağdaş sanatın Türkiye’deki en iyi örneklerine ev sahipliği yapan Galataport Projesi, tamamlanmasının ardından İstanbul’un yeni kültür-sanat merkezi olacaktır. Proje sahası içerisindeki meydanlar ve tüm açık alanlar da açık hava sergi ve enstalasyon sahaları olarak kullanılacaktır.”

[4] Eda Sezgin, “İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Kamusallığı Tasarlamak”, bkz.

[5] Eda Sezgin, “İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Kamusallığı Tasarlamak”, bkz.

Etiketler

Bir cevap yazın