OMM… Hazımsızlık Değil Sitem

Yapımı yeni tamamlanmış olan Kengo Kuma tarafından tasarlanmış OMM binasını mesnet göstererek bazı şeyleri yazmak istedim. Maksadım OMM yapısı ile ilgili bir mimari eleştiri yazmak kesinlikle değil. Zaten bu konu ile ilgili ziyadesiyle yazı okudum. Asıl maksadım bu işin ne şekilde nasıl yapıldığı ile ilgili bir eleştiri… İzin verin kendimi size açıklayayım.

Öncelikle 2006 yılına sizi geri götürmek istiyorum. Kartal ve Küçükçekmece Kentsel Tasarım Yarışması’nı hatırlayanlarınız vardır belki. Uluslararası davetli bir yarışmaydı. Küçükçekmece ayağını Ken Yeang, Kartal ayağını ise Zaha Hadid kazanmıştı. İşin aslı bu davetli yarışmaya hiçbir Türk mimar davet edilmemişti. Türk mimarların verdiği tepki büyüyünce dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı o talihsiz açıklamayı yapmıştı. “Bu kumaşı herkes dikemez”… İnanılır gibi değildi bu. Zaten diğer tüm meslek mensupları gibi dünyadaki sesini ancak çığlıklarla duyurabilen mimarlar kendi ülkelerinde kendi yöneticisi kişi tarafından aşağılanmış ve beceriksiz olarak görülmüştü.

Daha fazla örnek vererek eski travmaları yaşatmak istemiyorum. Günümüze gelelim.

Geçenlerde Sıddık Güvendi’nin sosyal medyada paylaştığı bir habere dikkat çekmek istiyorum.

Haberin başlığı, “Başkan İmamoğlu, Saraçhane binasına kütüphane vaadi için çalışmalar başladı” şeklindeydi. “Başkanlar değişse de iş verme biçimleri değişmiyor…” haklı eleştirisi ile paylaşmıştı bunu sevgili meslektaşım. Altına tabi yorumlar, eleştiriler kıyamet gibi yağdı. Anlayacağınız yine kendimiz çaldık kendimiz söyledik. İhtiyacımız var sanırım buna. Herkes içini döktü. Sosyal demokrat kimliği ile öne çıkan partinin başkanı aynı partinin diğer başkanları gibi tanrı sendromunu derinden yaşıyor ve kendi kararlarını alıyordu. Bizler tabi yine en son duyanlardandık. Yarışma akıllarına bile gelmemişti. Oysa yarışma mimarinin en demokratik koşullar altında sosyal çözümlere cevap aranması değil miydi? Aklım almadı.

Peki diğerleri ne yaptı? Makul bir soru bu. Yarışma birkaç istisna dışında herkes için zaman ve para kaybıydı. Doğru ya hızlı olmalıydı her şey. Ucuz olmalıydı. Hilkat garibeleri gibi projeler üretildi durdu. Proje üretimi için altı aylık yarışmayı çok gören bu karar vericiler saçma sapan yapılarla donattılar şehirleri. İflah olunmadı. Bilinenler okundu. Yarışma ile üretilen yapıların başarısını göremediler. Ulusal mimarinin evrimsel süreci devam ediyorsa yarışmalar en belirgin mutasyonlar değil miydi? Öyleydi.

Şimdi sizi yine geçmişe 2011 yılına götürmek istiyorum: Çankaya Belediyesi’nin, hepimizi şaşırtan yarışması olan Ulvi Cemal Erkin Konser Salonu Ulusal Mimari Proje Yarışması‘na. Ramazan Avcı, Seden Cinasal Avcı ve Evren Başbuğ’un kazandığı yarışmadan bahsediyorum. Hani şu satın alma ödüllerinin verilmediği… Çankaya Belediyesi bu işi de yarım bırakmıştı sonrasında: yapı hayata geçmedi. Neyi eksik idi, ya da nesini beğenmemişlerdi, bilmiyorum. Oysa belediye binasına giderseniz, giriş holünde ışıklı maketlerini göreceğiniz ne kültür merkezleri ne sosyal tesisler ve benzeri afili projelerin üretildiğini görürsünüz. Nasıl elde edildikleri bir yana eleştirmek için neresinden tutsanız elinizde kalacak işler. Eleştiri için gerekli asgari nitelikten uzak beceriksiz denemelerden oluşan bir potpuri. Örneğin Eskişehir Yolu üzerinde inşaatı devam eden ve projesinin nasıl elde edildiği yine meçhul Atatürk Kültür Merkezi projesini vereyim. Bilmeyenler için bir de imaj koyayım:

Yarışmayla elde edilmiş nitelikli bir proje yerine neden başka yöntemlerle bu tür yapılar üretmek tercih edildi. Bir akıl tutulması mı, yoksa bir art niyet mi? Anlayamadım. Kamuyu temsilen var olan bir kuruluş için kamusal çözümü belki de ilk kez bir dert olarak var saymış yarışma kurumu neden yine yersiz bulunmuştu? Çok fikirli bir ortamda daha doğru bir yöntem ile daha nitelikli yapı üretmek herkesin hayrına değil miydi? Öyleydi.

Durum diğer idarelerde farklı mı? Hayır? Ankara Büyükşehir Belediyesi yönetimi değişti ne oldu? Proje üretiminde demokratik süreçlerin aranması bir yana bu konuda bildiğimiz hiçbir haber ya da çalışma bile yok. Sıddık haklıymış: Başkanlar değişse bile yöntemler iç değişmiyor. Sormak bana düştü ama politik karşıtlarını bu sebeple hep eleştirmediler mi bu yeni başkanlar? Eleştirdiler. En büyük yatırım araçları olan yapı üretimindeki yöntemler değişti mi? Değişmedi. Meslek insanı olarak kutsal saydığımız yarışma kurumu zayıflamadı mı? Zayıfladı. Bu durum kutsalımıza tükürmek değil mi? Öyle.

Şimdi gel gelelim bu yazıyı yazmama sebep olan OMM yapısına. Yazımın başında dediğim gibi oturup yapının mimari niteliğini tartışacak değilim. Bu konu çok fazla sündürüldü. Hatta komik karşıt gruplaşmalar bile oldu. Sosyal medyada yaptığım basit bir paylaşımda tepki bile aldım. Fotoğraflar çekildi paylaşıldı. Açılışı kutlandı. Yine paylaşıldı. Paylaşılsın…

Sorum bu yapının bu alana uygun olup olmadığından, malzemesinden ya da ölçeğinden daha öte bir soru. İşin neden kapalı kapılar arkasında planlandığını merak ettim. Sadece biz değil, şehrin mimarlar odası dâhil üniversitelerdeki bölümlerde sayısız kereler o bölgede çalışma yaptırmış olan hocaların bile neden medyadan öğrendiği bu süreci. Eskişehir’e ne zaman yolum düşse uğrarım Odunpazarı ilçesine. Ölçeği ile bana kendimi iyi hissettiren bir yer. Ama daha ciddisi önemli bir yer. Soruyorum Odunpazarı’nı bilmeyen bir mimar var mı bu ülkede? Ve bu alanda bir modern sanatlar müzesi yapılması fikri ile heyecanlanmayacak tek bir meslektaşım var mıdır acaba? Bu fikir ile hayal kurmayacak tek bir yeni mezun var mıdır?

İthal projenin nitelikli olduğu varsayımı nereden geliyor bilmem ama yine yerli olmak kaybettirdi bizlere. Yabancı olmak yeryüzünde çok nadiren bir avantaja dönüşebilir. Sanırım bu ülkenin garipliklerinden birisi de bu olsa gerek. Gerçi yaşıtlarım anımsayacaktır; çikita muz eşliğinde yerli malı haftası kutlamalarından bunlar hep.

Dediğim gibi ilginç bir ülkede ilginç bir aralıktayız. Tanıklık ettiğimiz zaman çok garip. Katı olduğundan emin olduğumuz tüm değerlerimiz gün be gün buharlaşıyor. Mesleğimizin en önemli katalizörü olan yarışma kurumu tercih edilmesi bir yana akla bile gelmiyor. Yarışma yöntemi sunulan yöneticiler “ben yarışma yapmam” deyip geçiyor. Sorasım geliyor: yarışmalar size ne yaptı?

Odunpazarı’na geri döneyim. Bu yapıyı yaptıran kurum ya da yapan özel kuruluşun aklına hiç gelmemiş midir yarışma açmak? Anlayamadığım şey şu; eğer konu yarışma olarak geliştirilse zaten çok daha iyi olunduğundan emin olunan ekip yarışmayı kazanmaz mı? Adı üstünde yarışma değil mi bu? Nedir bu kadar korkulan? Uluslararası bir yarışma söz konusu olduğunda Türk bir ekibin kazanması mı?

Tabii durum böyle değil. Kengo Kuma birilerince seçilmiş ve özel uçakla ansızın Eskişehir’e getirilmiş. Gösteri dünyasının popüler bir ikonuna dönüştürülmek istenen yapının ünlü bir isme ihtiyacı vardır çünkü. Hani ithal bir eşyayla hava atmak gibi bir şey olsa gerek ithal mimar getirtmek. Odanın belirlediği asgari fiyatlara nadiren de olsa iş yapabilen meslektaşlarımın mutlu olduğu bir ülkedeki mimarlara nispet niteliğindedir. Beceriksiz olduğumuz yalanının yeniden yüzümüze vurulmasıdır.

“Kengo Kuma” bu denli önemli bir isim ise, kendisinin yer alacağı bir jüri belirlenip uluslararası bir yarışma yapılabilirdi mesela. Çok fikirli bir ortamda tartışmalar geliştirilseydi, sürece meslek odaları dâhil edilseydi, şartname oluşturulurken akademisyenlerden ve kentlilerden fikirler alınsaydı, yani şeffaf ve çoğulcu bir katılım sağlanabilseydi fena mı olurdu? OMM’yi herkes içselleştirebilseydi, her yıl binlerce mimarın mezun olduğu bu kaotik ortamda birkaç günlüğüne de olsa bulanık hayatımızdan sıyrılıp hep beraber üretebilmiş olsaydık iyi olmaz mıydı? Bu bir fırsattı; yine her şeyi en iyi bildiğini sananlar, bildiklerini okudu.

Başlıkta yazdığım gibi hazımsızlık olarak algılanmasın sadece sitemdir niyetim. Yöneticiler için OMM yapısı politik yerlerini tanımlamada kullanacakları bir araç iken Kengo Kuma için araya sokulmuş, alelade bir iştir. Ama maalesef Türkiye mimarlık ve yarışma ortamı için kocaman bir kayıptır…

Etiketler

17 yorum

  • Fenya Uzun says:

    Merhaba,
    Mimari projelerin siyasete alet edilmesi meslektaşlarımızın genel rahatsızlığıdır. Ancak bu rahatsızlığın kaynağı yine kazanç uğruna kamudan ihalesiz/yarışmasız proje alan, etikten uzak meslektaşlarımızdır. Mesleğin içindeki bu tutarsız durum, ördüğümüz çorapları başımıza geçirmemizden başka bir şey değildir. Ancak bu durum, yazıda bahsini ettiğiniz ve doğru yapı yaklaşımlarında önerilerinin dinlenmesini dilediğiniz tüm zümrelerde mevcut. Yine bu konu mimari proje yarışmaları ve jürilerinin de adil olup olmadığı hususunda şüpheler uyandırmaktadır. “Yerli olmak kaybettirdi bize” söyleminizi çok doğru buluyorum ancak asıl kaybın yerli bir tüccar gibi davranıldığı taktirde yaşandığını düşünüyorum.

  • kritik'A says:

    Haklı bir yazı, haklı bir sitem. Fakat bir noktaya değinmek isterim, yazınızdan alıntı ile şöyle ki; “Odunpazarı’na geri döneyim. Bu yapıyı yaptıran kurum ya da yapan özel kuruluşun aklına hiç gelmemiş midir yarışma açmak? Anlayamadığım şey şu; eğer konu yarışma olarak geliştirilse zaten çok daha iyi olunduğundan emin olunan ekip yarışmayı kazanmaz mı? Adı üstünde yarışma değil mi bu? Nedir bu kadar korkulan? ” Ne kladar doğru, her zaman savunduğum bir tutum. Bu alıntı üzerinden kendime cevap vermek istiyorum müsadenizle; Bu ülkenin mimarlık eğitimi olarak en tepesindeki kurum bir yarışma açtı, jüri olarak da çağın en popülerlerinden seçki oluşturdu. Sonra? Sonrası malumunuz..

  • Cem Y. says:

    Birkaç yıldır yarışmalardan çok nadir kaliteli proje elde ediyoruz. Bir yarışmalar kataloğu düzenlesek kültürsüzlük arşivi olacak düzeyde artık. Bu işlerin yarışmayla verilip verilmemesi beni çok rahatsız etmiyor açıkçası. Özellikle jüri değerlendirmeleri yeteri olgunluğa ve kaliteye ulaşmadıkça bu kurum ve kuruluşların yarışma düzenlemesi ya da işi direkt bir firmaya, hatta eşe – dosta – tanıdığa vermesi arasında kayda değer bir fark görmüyorum.

  • Omer Yilmaz says:

    Cem Y. Bey, size bazı sorularım var:

    1- Yarışmayla elde edilen binalardan hangileri genel mimarlık üretiminden iyi değil? Projeleri yarışmayla yapılan Gökçeada, Lapseki, Truva, Lüleburgaz örnekleri, Antalya Muratpaşa gibi çok sayıda nitelikli örnek var.

    2- Jüri değerlendirmelerinin olgunluk ve kalitesi ile ilgili fikriniz nasıl oluşuyor? Bir bildiğiniz var ise bizlerle de paylaşır mısınız.

    Dip not: Bu yazı ve OMM ile ilgili görüşlerimi Twitter’da aktarmıştım, bir özet geçeyim: Özel sektör binasını dilediği gibi projelendirir, yüz binlerce kamu yapısı yarışma yoluyla projelendirilmiyor iken buradan eleştiri yapmak bana oldukça garip görünüyor. Ve OMM oldukça iyi bir yapı olmuş.

    • Azat Yalçın says:

      Ömer Bey ”kazandırdığı” yarışmaların arkasında duruyor… Truva gördük neydi, Lüleburgazı direkt bilirim nasıl da nitelikliydi. Lüleburgazda biz KÜLLİYAT ortaya koyup, Belediyeye ”İMAR CANAVARI” diyecek kadar OMURGALIYDIK. Yani kazanmak zaten DERDİMİZ değildi çünkü NAMUSLU olup kazanmak imkansız, iyi biliriz… Gelelim şu Haliç Kıyı Alanında jüri üyesi olmana. Sen veya oradaki Jüri üyelerinden hangisi, EKOSİSTEMİN DİBİ olan böyle bir alan hakkında projeleri inceleyecek kapasitede? En az 11 yılımı verdim de Haliç’e de, yine bile ANLAMADIĞIM detayları var. Böyle bir durumda sizler, NASIL OLUYOR DA mesela bu yarışmadan kaliteli bir sonuç bekliyorsunuz? Perşembenin gelişi Çarşambadan belli… Neyse, güldürmeyin bence.

      • Faruk Özgökçe says:

        Araya girmek gibi olacak ama Ömer Yılmaz Danışman Jüri’de imiş. Asli Jüri’de değil. Tabi bunların ayrımını bilmiyorsanız neyse.

        • Azat Yalçın says:

          Ayrımı daha vahim. Gerçi geri kalmış ülkede kim ipler bu ayrımı değil mi? Yılmaz kim ki danışayım ona? Suyundan toprağına Haliç için BİN çalışma var. En ”NİTELİKLİLERİ” ise Jeologların çalışması. ŞAK diye sorun söylüyorlar. Ya Oşinograflar? 2.sırada onlar var. Biyoloğu, ekolojisti derken Mimarı en en en en son gelir Haliç konusunda. Jüride bu bilimlerden bir kişi bile yok. Yeni mezun da olsa koyacaksın o insanı, muhtacız bu bilimlere MUHTAÇ

          • Faruk Özgökçe says:

            Ayrımı bilmiyormuşsunuz gerçekten. :))))

          • Cem Y. says:

            Azat Bey yine çok sivri kullanmış kalemini, ancak asıl jüri – danışman jüri tartışmasının arasında Azat Bey’in değindiği yan bilimlerin önemi konusunun üstü kapanmamalı. Jüride bu bilimlerden birilerinin olması, proje gruplarının da benzer alanlardaki bilim insanlarından danışmanlık alma ihtiyacını doğurur. İdeal kurguda zaten proje önerisi getiren grupların bu konuları göz önünde bulundurması gerekir ancak ideal bir ortamımız yok ne yazık ki, bu tür teşvik ve yönlendirmelerin çok önemli olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak mimarın son sırada değil, bunların hepsini harmanlayan baş aktörlerden olması gerekiyor Azat Bey.

          • Hasan Balcı says:

            Halicin sorunlarını en iyi şekilde şehir plancıları ve mimarlar tespit edebilir. Yenikapı tümör meydanı ve bolgen en değerli yeşil alanı üzerine yapilan ve yeşil alan -konut alanı arasındaki zayıf bağı daha da zayiflatan Mahmutbey-Eminonu tramvay hattında Jeologlar Oşinograflar olması gerekenden çok daha fazla söz hakkı aldilar. Şimdi de söz hakkı olması gereken kişilerde, yani mimarlar ve şehir plancılarında

      • Omer Yilmaz says:

        Truva ile hiç ilgim yok, olmadı. Lüleburgaz’la da. Truva da Lüleburgaz yarışmaları da süreç ve sonuç olarak çok başarılı, hem yarışma aşamasında hem de uygulamada emeği geçen herkesin eline sağlık.

    • Cem Y. says:

      Ömer Bey, çok fazla örnek var üzerine konuşabileceğimiz, birkaç yıl önce Rusya’da yarışmalarla hayli içli dışlı bir araştırma ekibiyle Türkiye’deki mimari yarışmalarla ilgili fikirlerimi sordukları bir sohbet gerçekleştirmiştik. Bir derleme hazırlamıştım kendilerine. Truva projesi özellikle değindiğim projelerdendi, fakat sohbet hem olumlu hem olumsuz yarışma örneklerini içeriyordu. (İlk sorunuzun yarışma projelerine ilgili olup olmadığımın bir sorgusu olduğunu hissettiğim için açıklama gereği duydum, yanlış algıladıysam affedin.)

      Bahsettiğiniz projeleri iyi-kötü olarak yorumlamak haddime değil ancak Gökçeada projesini (kentsel kurgusu başarılı ancak) mimari olarak bize yarışmadan beklenen yenilik sunamıyor diye yorumlayabilirim; Lapseki geleneksel bazlı deneysel bir malzeme kullansa çok üst düzey bir proje olacakken inanılmaz bir fırsatı kaçırdı diye düşünüyorum. Truva projesi çok başka, “kesinlikle işte yarışma projesine böyle yaklaşılır” dedirtecek türden. Hayranım çünkü çok ciddi birikim ve mana yüklü denemeler içeriyor. Lüleburgaz biraz daha cesaret istiyordu ama başarılıydı. Muratpaşa hakkında yorum yapacağım kadar aklımda değil, inceleyememiştim de… Çok nitelikli yarışma ödülleri var katılıyorum; aynı şekilde yarışma olmadan elde edilen de çok nitelikli yapılarımız var. Mimarlığı göze güzel gelen, estetik duran, konforlu olan diye yorumlamıyorum, benim için deneysellik ve ileriye bir adım atabilmiş olması daha önemli. Bunu eleştirebilirsiniz ama mimariden beklentim bu. Beylikdüzü Cemevi projesi, Çaycuma Spor Kompleksi, Altınışık’ın ikincilik ödülü alan köprü projesi yine aklıma kazınan çok nitelikli projelerden. Öte yandan Büyükada Cami Projesi hiç iç açıcı değildi, Uşak Terminali nefret edeceğim derecede kötü bir denemeydi. Sorunuzun cevabına gelirsem, yarışmayla verilen işin direkt verilen işlerden daha kötü olacağını asla ima etmedim, iki şekilde de iyi ya da kötü sonuçlar alınabileceğinin, nasıl verilmiş olmasının benim için çok bir önemi olmadığını ifade etmek istemiştim. Ancak yarışma ortamının geliştirilmesinden, katılımın artmasından, proje ofislerini kısıtlayan konuların aşılmasından yanayım.

      Uzun süre yurt dışında olduğumdan kolokyumlara katılamamıştım, döndüğümden beri de stüdyomuzun gelişim sürecinde yine çok sık yurt dışında bulunuyorum ancak paylaşımları ve tartışmaları takip ederim. Bu yorumları yaparken yayımlanmış jüri raporları ve kolokyum yayınlarından direkt alıntıları baz alırım. Eski notlarımda bir Selçuk Belediyesi Örneği var ki içler acısı, oturduğum yerde küplere bindiğimi hatırlıyorum Tamer Başbuğ’un açıklamalarına -jüriyi beğenmiyorsan yarışmaya girmezsin’ ve ‘şartnameyi ihlal etme riskini alan kazanır’ tavrı…

      Kızılırmak Köprü yarışmasının ödül grubu dengesizliği ve jüri raporunun tutarsızlığı yine rahatsızlık vericiydi. O dönem -hatırladığım kadarıyla Büyükada yarışması da yakın dönemlerdeydi ve rahatsızlık vericiydi – küçük bir ekip şuna kalkışmıştık, jüri raporuna ulaşmış olduğumuz birkaç yarışma projesini baz alıp, ödül grubunda ya da elenenlerde çelişkili yorumların olup olmadığını incelemeye yeltenmiştik. Yani örneğin aynı jüri raporunda çekme mesafesi, yeşil alan düzeni, programa, şartnameye uygun olmaması vb yorumuyla elenen, ancak aynı ihlali yapmasına rağmen ödül alan projeler oluyor mu diye araştırdık; hiç bu gözle baktınız mı bilmiyorum ama gerçekten çok rahatsız edici ve yüzeysel, ve kendi içinde çelişen jüri raporlarının olduğunu orada fark ettik. Bu yarışmalarda aşmamız gereken sorunlardan biri.

      Tekrar başa dönersek, OMM bence başarılı bir yapı, güzel çirkin değil, olması gereken bir deneysellik. Bunun yarışmayla ya da geleneksel yöntemle verilmiş olmasını şu ortamda önemsemiyorum, bu yapının var olmuş olmasını önemsiyorum.

      • Omer Yilmaz says:

        1- Yarışmayla elde edilen binalardan hangileri genel mimarlık üretiminden iyi değil?
        Türkiye’de iseniz her nerede olursanız olun kafanızı dışarı çıkarın ve bir bakın. Yarışmayla yapılanlar bunların yanında birer mücevher.
        İkincisi yarışma sadece yenilikçilik için yapılmaz, yarışmayla çok sırada -ama nitelikli- yapılar da elde edilir.
        Yarışmayla iş yapma süreçleri de düşünülür. Sonucunda çevrenin genel niteliği iyileşsin diye.

        2- Jüri değerlendirmelerinin olgunluk ve kalitesi ile ilgili fikriniz nasıl oluşuyor? Bir bildiğiniz var ise bizlerle de paylaşır mısınız.
        Bu konuda yorum yapmadınız, olmadığını düşünüyorum. Meselelerin içine girip ondan sonra yorum yazmakta fayda var derim.

        Lapseki’de dış cephenin böyle olmadığını biliyor musunuz? Bütçe kısıtlamalarına rağmen ortaya çıkan üründür gördüğünüz.

        • Cem Y. says:

          Aslında yorumumun ikinci kısmında sorunuza cevap vermeye çalışmıştım. Jüri değerlendirmelerinin olgunluk ve kalitesine dair fikrim ödül grubunun dengesi, kolokyumda jüri üyelerinin açıklamaları ve hepsinden çok yayınlanmış jüri raporları ile oluşur. Değerlendirmelerin süreçlerinin nasıl işlendiği benim için çok birşey ifade etmiyor, bunların sonuca doğru yansıması gerekiyor. Jüri raporlarındaki tutarsızlıklardan bazı örnekleri vakit ayırabildiğim bir an paylaşmaya çalışacağım.

          Lapseki konusunda da tekrar ediyorum, büyük bir fırsat kaçmış. Nedeni bütçe kısıtlaması olabilir, ancak bütçe nedeniyle seçilen eser tasarlandığı gibi üretilemiyorsa bu da sürecin bir problemi değil midir? Maliyet raporu mu yanlış sunuldu, ya da yüksek maliyet raporuna rağmen mi seçildi, ya da süreçte mi kaynaklar kısıtlandı bilemiyorum, ama orada uzun yıllar ayakta kalacak bir eser var ve bu günün yapısı mı diye soruyorum, nedeni neyse ne

          • Cem Y. says:

            Ayrıca bu sorunun yarışmalara özgü olmadığının farkındayım, ve meselelerin içine girip yorum yazmakta fayda olduğu düşüncenize de katılıyorum, kolay yorum yapıyoruz bu gerçek. Ama amacım süreçlere zarar vermek değil, gelişmesi için tartışmak

  • kritik'A says:

    Ömer Bey, sorularınıza ben de cevap vermek isterim müsadenizle; yarışma ile yapılan nitelikli yapılar mevcut evet, saydıklarınız bunlara iyi birer örnek. Ama yarışma ortamında ciddi çatlaklar söz konusu. Ürün kaliteleri çok tartışmalı, yakın zamanda Çanakkale’De bir jüri faciası yaşandı, daha yakın zamanda İTÜ çoğu kişiyi tatmin etmeyen bir sonuç doğurdu. Örnekler artırılabilir. OMM’a gelince kötü olduğunu öne süren bir söylem göremedim ben yazıda da yorunlarda da, abartıldığı ile ilgili imalar var evet ve hasız bulmuyorum, iyi seçkili bir yarışma ile aynı kalitede belki daha iyi bir sonuç yakalamamız kuvvetle muhtemel olurdu. Ama sorun yarışma yapılmamasında da değil. Sorun cevabı uzaklarda aramakta. Kaliteyi de uzakta aramakta.

Bir yanıt yazın