Mobilya Tarihi Hakkında “Bilmeseniz de Olur”luk Hikayeler: Womb Chair

New Jersey, A.B.D. (1947)

“Hadi ama Winter Usta, bak bu üçüncü gelişimiz, en azından bir denesek” dedi Florence Knoll, neredeyse yalvarırcasına. Winter Usta öncekilerde olduğu gibi “Of, yine geldi heyecanlı gençler” bakışı attı ve uzaklara doğru bakmaya başladı. Ve neredeyse yarım dakika öylece, boş boş baktı. Florence tam “Yine ‘sizinle uğraşamam, ben mobilyacı değilim’ deyip kibarca kovacak galiba” diye düşünürken, Winter Usta kapıdan kafasını uzattı ve “Oğlum, 3 çay getir” diye bağırdı. Florence sevinçten uçacak gibi oldu çünkü öncekilerde çay bile söylememişti. İlk aşamayı geçmişlerdi galiba. Florence’ın yanında sesini çıkarmadan duran diğer heyecanlı genç Eero Saarinen, ustaya ısrar edip, başının etini yeme görevini Florence’a bırakmıştı. Bu işlerde Eero’ya göre çok daha iyiydi ve galiba sonunda çabalarının sonucunu alacaklardı.

Florence ile rahat bir koltuk tasarımı yapmak için çalışmaya başladıklarında, önceleri ellerinde olan imkanlar dahilinde, lamine ahşap kullanmışlar, Eero’nun tasarımını ahşabı bükerek üretmeye çalışmışlardı. Eero ve Cranbrook’tan arkadaşı Charles Eames, yıllar önce (1940-1941) formu bu mantıkta şekillenen bir sandalye (Organic Chair) tasarlayıp MOMA’nın açtığı “Ev mobilyasında organik tasarım” konulu yarışmaya katılmış ve ödül almışlardı. O sandalyeyi de o zamanlar ahşap ve kontrplak bükerek üretmişlerdi. Fakat Eero bu seferki tasarımında formu daha da fazla zorlamıştı ve bu haliyle ahşap kullanarak üretmek neredeyse imkansızdı.

Eero, tasarımının formuyla, sadece estetik kaygıları nedeniyle de oynamıyordu. Birçok tasarımda olduğu gibi, rahatlığı, kullanacağı yumuşak bir sünger ya da yaylar ile sağlamak istemediği için, bu tasarımda özellikle farklı form arayışları içindeydi. Kullanıcı, Eero’nun tasarımında formu sayesinde rahat edecekti. İlk denemeler sonrasında bu formu lamine ahşap ile elde edemeyeceğini anlayan ikili, farklı bir malzeme arayışına girdiler ve bu tasarımın fiberglas ile üretilmesi gerektiğine karar verdiler. Fiberglas ve reçine o dönemde mobilya üretiminde kullanılan malzemeler değildi. Florence’ın fiberglas kullanarak tekne üretimi yapan Winter Usta’ya yalvarması da bu yüzdendi. Hastayken Eero’ya “Ya şöyle rahat bir koltuk tasarlasan, farklı pozisyonlarda oturabilsek üstünde, ayaklarımızı falan uzatabilsek” diyerek dert yanmasaydı, belki de şu an bir ustaya yalvarmak zorunda olmayacaktı. Artık bu tasarımı üretmeyi kafasına koyan Eero’yu da yalnız bırakamazdı.

Florence da Eero da ağır ağır çayını yudumlayan ustanın gözünün içine bakıyorlardı. Çaylar bitene kadar hiç kimse konuşmadı. Sabahtan beri hiç susmayan Florence da hazır ustayla olan ilişkilerini çay içme seviyesine getirmişken, riske girmek istemediği için, daha fazla konuşmamaya karar vermişti. “Tamam o zaman, ama sadece bir kere deneriz, olursa olur, olmazsa olmaz” dedi çayı biten Winter Usta. Eero ve Florence sevinç çığlıkları atıyorlardı…


Resim 01- Soldaki fotoğraf: Womb Chair’ın ilk denemelerinden. Saarinen tasarımın fiberglas gövdesinden çok, ayak kısmında zorlandığını söylemiştir. Sağdaki fotoğraf: Womb Chair’ın son haline yaklaşmaya başladığı zamanlar

Sonraki aylarda yüzlerce çay içildi, onlarca deneme yapıldı. Tam bir sene sonra, 1948 yılında, Winter Usta ile başlayan süreç sonunda, Model No 70, yani “Ana rahmi kadar rahat” göndermesi ile asıl adını bulacak olan Womb Chair, Knoll markası altında üretilmeye başlanacaktı.

New York, A.B.D. (1946)

Babası1 da bir mobilyacı olan Hans Knoll, 1939 yılında kendi adını ve soyadını taşıyan bir şirket kurmuştu. Oldukça ileri görüşlü ve yenilikçi bir anlayışa sahip olan bu genç adam, ilk önceleri Avrupa’daki ünlü tasarımcıların mobilyalarını ithal edip satmayı düşünse de, o yıllardaki zorluklar nedeniyle bunu başaramamıştı. Bu nedenle hem daha basit mobilyalar hem de mobilya parçaları satmaya başlamıştı. New York’taki tüm mimarlık ofislerini dolaşıyor ve o yıllarda, mimarlık projelerinin iç mekan tasarımlarını ve mobilyalarını da genellikle kendileri yapan mimarlara, hem mobilya hem de mobilya parçaları pazarlıyordu. Zamanla içmimarlık işleri de almaya başlayınca, bir profesyonelle çalışma ihtiyacı duymaya başlamıştı. Bu amaçla ilk olarak Jens Risom ile çalışmaya başlasa da, Hans Knoll firmasını bugün hepimizin bildiği “Knoll” markasına dönüştürecek kişi, yine mobilya parçaları pazarlamak amacıyla gittiği ünlü mimarlık ofisi Harrison and Abramovitz’de çıkacaktı karşısına…

Florence Schust, Cranbrook’daki eğitimi sonrasında mimarlık eğitimi almak için Londra’daki Architectural Association’a (AA) gitmiş, II. Dünya Savaşı patlak verince mecburen Amerika’ya dönmüştü. Bir süre, yine savaş nedeniyle ülkelerini terk edip Massachusetts’te ofis açmış olan, iki Bauhaus efsanesi Walter Gropius ve Marcel Breuer’in yanında çalışıp, sonrasında Şikago’daki Illinois Institute of Technology’de, Mies van der Rohe’nin stüdyosunda bulunmuştu. Genç yaşında bu kadar önemli isimle çalışma ve onlardan ders alma fırsatı yakalamış olan Florence’ın özgeçmişinde adı geçen mimarlardan oluşturulacak liste2, Hollanda’nın 1974’deki efsane kadrosundan oluşan listeden kesinlikle daha fazla saygı görürdü. 1941 yılında, yani Hans Knoll’un Harrison ve Abramovitz’i ziyareti sırasında, ofiste çalışan tek kadın mimar olarak, gelen her misafirin dikkatini çektiği gibi, Hans’ın da dikkatini çekmişti.

Hans, bu özgeçmişe sahip ve oldukça ünlü bir ofiste çalışmakta olan Florence’ı nasıl ikna etti bilinmez, bir sene sonra birlikte çalışmaya başladılar ve üç sene sonra da evlendiler. Bundan böyle, Florence Schust değil, Florence Knoll’du. Aynı sene, kendi yatırımlarını da aktarıp şirkete ortak oldu ve Knoll Planlama Bölümü’nün başına geçti. Artık çok daha fazla söz sahibiydi ve başından beri aklında olan büyüme fikirlerini hayata geçirme zamanının geldiğine inanıyordu.


Resim 02- Soldaki fotoğraf: Hans ve Florence Knoll, Planlama Bölümü çalışanları ile birlikte toplantıdalar. Sağdaki fotoğraf: Womb Chair’dan sonra da işbirlikleri yıllarca devam eden Florence ve Eero, Eero’nun Tulip serisi üzerinde çalışıyorlar

Zaten şirkete ilk girdiği günden beri, Hans’a, mimarlar ve tasarımcılar ile çalışmanın öneminden bahsediyordu ve büyümek, markalaşmak, rakiplerinden farklılaşmak istiyorlarsa, her alanda profesyonel isimlerle çalışmaları gerektiğini düşünüyordu3. Hans bu yetenekli ve donanımlı kadına çok güvendiği için şirketle ilgili bu ve benzeri konularda verilmesi gereken tüm kararları ona bırakmıştı. Florence ilk iş olarak, abisi gibi gördüğü Eero Saarinen’i aradı ve bir an önce birlikte mobilya çalışmalarına başlamak istediğini söyledi. Knoll firmasının çalışacağı mimar ve tasarımcıları, Saarinen’den sonra birçok önemli isim takip edecek, bu birliktelik sayesinde firma bir dünya markası haline gelecekti.

Hvittrask Evi, Kirkkonummi, Finlandiya (1936)

Saarinen Ailesi, Amerika’ya taşınmalarına rağmen yaz tatillerini hala, Finlandiya’da yaşarken yazlık olarak kullanmaya başladıkları Hvittrask Evi’nde geçiriyordu. Aslında Hvittrask4 bir evden çok daha fazlasıydı. Eliel Saarinen bu yapıyı okuldan arkadaşları ve ilk iş ortakları Herman Gesellius ve Armas Lindgren ile hem ev hem de ofis olarak kullanmak üzere inşa etmişti. Birçok önemli parti ve toplantıya da ev sahipliği yapan Hvittrask’a yolu düşenler arasında Maksim Gorki bile vardı. İskandinav Modernizmi’nin temelleri nasıl atıldı sorusuna cevap arandığında, karşımıza çıkacak ilk isimlerden olan Hvittrask’da, Alvar Aalto gibi pek çok önemli mimar ve tasarımcı çalışmış, Finlandiya’nın yüzyıl başındaki birçok önemli projesi bu ortamdan çıkmıştı. Kısa ama çok verimli geçen ortaklıkları bozulduktan sonra ofis işlevini yitiren yapıyı Eliel, yazlık olarak kullanmaya başlamıştı.

Amerika, hem akademik kariyeri hem piyasadaki kariyeri hem de çocukları Eero ve Pipsan’ın5 eğitimleri için Finlandiya’dan çok daha iyi imkanlar sunsa da Eliel’in Finlandiya özlemini bir türlü gideremiyordu. Her kış bir an önce yazın gelmesini ve ülkesine gitmeyi bekliyordu dört gözle. 1936 yazında da, her yaz olduğu gibi, Cranbrook Sanat Akademisi6 tatile girer girmez, bütün aileyi toplayıp Finlandiya’ya, Hvittrask’a getirmişti.

Eliel, pencerenin yanındaki koltuğa oturmuş, bir yandan ucu bucağı gözükmeyen huş ağacı ormanına bakıyor, bir yandan da hemen karşıdaki masada oturmuş, eskiz defterine yaptığı çizimlerle Shu’ya mimarlık tarihi anlatan oğlu Eero’yu dinliyordu. Shu, yani Florence Schust, Eero’ya artık ablası Pipsan’dan bile daha yakındı. Neredeyse bütün vakitlerini birlikte geçiriyordu bu iki mimarlık ve tasarım delisi, heyecanlı genç. Shu’nun babası da Avrupa’dan Amerika’ya göç etmek zorunda kalmıştı Eliel gibi. Shu henüz 3 yaşındayken önce abisini, sonra da 6 yaşındayken babasını, 14 yaşındayken de annesini kaybetmişti. Eliel, pür dikkat Eero’yu dinleyen Shu’ya baktı. Bütün bu yaşadığı acılara rağmen hayata ne kadar da bağlı diye düşündü. O da Shu’yu kızı gibi seviyordu. Cranbrook’un yatılı kız lisesi olan Kingswood’da okuyan ve başarılarıyla öğretmenlerinin dikkatini çeken bu parlak kıza eşi Loja ile birlikte özel bir ilgi göstermişler, onu Cranbrook Sanat Akademisi’ne aldırmışlardı. Shu’yu bütün aile çok sevmişti. Çoğu zaman Saarinen’lerin evinde kalan Shu da, Eliel’i babası, Loja’yı7 annesi, Eero’yu da abisi yerine koymuştu.


Resim 03- Soldaki fotoğraf: Florence Knoll, evlendikten sonra da Saarinen Ailesi ile sık sık görüşmüştür. (Solda oturan Eliel Saarinen, hemen yanında eşi Loja, arkasında sırasıyla oğlu Eero, kızı Pipsan, Florence ve Hans Knoll. En önde ise üçüncü kuşak Saarinen, Eero’nun ilk oğlu Eric). Ortadaki fotoğraf: Eliel Saarinen’in Florence’a izin almak için yazdığı mektup. Sağdaki fotoğraf: Eero Saarinen’in Florence’a yazdığı “çizimli” mektup.

Eliel, Finlandiya dışında birçok farklı Avrupa ülkesini de dolaşmak üzere planladığı bu yaz tatilinde Shu’nun da bulunmasını istemiş, bu yüzden de yasal varisi olan annesinin ölmeden önceki en yakın arkadaşı Emile Tessin’e bir mektup yazıp ondan izin almıştı. Shu’nun da Eero ve Pipsan kadar iyi bir eğitim almasını ve Saarinen Ailesi’nin içinde bulunduğu mimarlık ortamından mümkün olduğunca beslenmesini istiyordu. Bu ortamın en önemli ayağını da Hvittrask’da yaz kampı tadında geçen tatiller ve Avrupa seyahatleri oluşturuyordu.

Bunları düşünüp huş ağaçlarına bakarken dalmıştı Eliel. Tekrar dönüp çocuklara baktı. Eero çizmeye ve anlatmaya devam ediyordu; çizmeden bir şey anlatmayı da, kendisine çizim yapmadan bir şey anlatılmasını da hiç sevmezdi. Eliel’in aklına, oğlunun çizim yeteneğini fark ettiği ilk gün geldi. Bütün aile, şu an oturdukları masada oturuyorlardı. Henüz 5 yaşında olan Eero’nun önüne Loja ile birlikte bir kağıt koymuşlardı. Oğulları o yaşına rağmen o kadar iyi çiziyordu ki, Eliel Loja’ya dönüp “Galiba bu çocuk da mimar olacak” demiş, Loja da “Herkese kendi çocuğu çok iyi çizim yapıyormuş gibi gelir” diyerek hafif bir tebessümle dalga geçmişti.

Karı koca arasında geçen o konuşmadan yıllar sonra Eero, babasının tahmin ettiği gibi mimar olmuştu. Eliel, sezgilerinde haklı çıktığı için mutluydu, gülümsedi. Eero ve Shu’ya baktı yine; bu ikilinin ileride çok iyi işlere imza atacağından emindi. “Kim bilir, belki bir gün birlikte de çalışırlar” dedi içinden. Sezgilerinde yine haklı çıkacağından emin gibiydi…

Notlar:

1 Hans Knoll’un babası, Hitler’in ilk yıllarında Stuttgart’ta bir mobilya fabrikası bulunan ve Mies van der Rohe’nin ilk tasarımlarını üreten Walter C. Knoll’dur.

2 Florence Knoll’un ders aldığı, yanında ya da birlikte çalıştığı isimleri sıraladığımızda, sonraki yıllarda Knoll’un patronu olduğu dönemdeki isimleri yazmazsak, şöyle bir liste ortaya çıkıyor: Eliel Saarinen, Eero Saarinen, Charles Eames, Mies van der Rohe, Walter Gropius, Marcel Breuer, Loja Saarinen, Wallace Harrison, Max Abramovitz.

3 Florence Knoll, Saarinen’lerle geçirdiği gençlik yıllarından itibaren mimarlık ve tasarım kültürü ile beslenerek büyümüştür. Sonrasında aldığı eğitimle de artan bu donanımını ve görgüsünü de kısa sürede Knoll firmasına aktarmıştır. Yakın arkadaşı Saarinen’le çalışmak dışında, 1938’de üniversiteden hocası olan Mies van der Rohe’den Barcelona Chair’ın haklarını satın almıştır. Saarinen gibi, Cranbrook’tan tanıştığı Harry Bertoia, George Nakashima, Isamu Noguchi gibi bir çok ismin, Knoll için çalışmasını sağlamıştır. Onu yürütücülüğünde, sadece koleksiyon konusunda değil hemen hemen her alanda bir çok önemli isimle çalışılmıştır. Örneğin, reklam çalışmaları için, Vassily Kandinsky ve Laszlo Moholy-Nagy’den dersler almış, ünlü mimar-grafiker Herbert Mayer ile anlaşmıştır.

4 Hvittrask, ismini Helsinki dahilindeki bir belediye olan Kirkkonummi’deki irili ufaklı göllere verilmiş bir ad olan Vittrask’dan alır. [H]Vittrask “Beyaz Göl” demektir. Eliel Saarinen, Herman Gesellius ve Armas Lidgren bu ismi hem ofislerine hem de kampüs benzeri bir sistemde kurguladıkları ev-ofis yapısına vermiştir.

5 Pipsan Saarinen (Eva Lisa Saarinen Swanson), Eliel ve Loja Saarinen’in kızları, Eero Saarinen’in ablasıdır. Kardeşi ve babası gibi o da mimardır. Mimar Robert Swanson ile evlenmiş ve eşi ile birlikte kendi ofislerini açarak mimarlığın yanı sıra mobilya tasarımları da yapmıştır. Ne yazık ki hiçbir zaman babası ya da kardeşi kadar popüler olamamıştır. Pipsan’ın babası ve abisinin gölgesinde kaldığı kariyeri bambaşka bir yazıya konu olabilir.

6 Cranbrook Akademisi, Amerikalı zengin bir iş adamı olan George Gough Booth tarafından kurulmuştur. Kuruluş sürecinde Eliel Saarinen aktif rol oynamış, kampüste bulunan bir çok yapının mimarlığını yaptığı gibi, Tasarım Akademisi’nin de yürütücülüğünü üstlenmiştir. Eliel Saarinen döneminde, Amerika’nın en önemli tasarım okullarından biri haline gelmiştir. Eliel dışında Eero Saarinen, Pipsan Saarinen, Loja Saarinen, Charles Eames, Daniel Libeskind, Harry Bertoia gibi önemli isimler de bu okulda ders vermiştir. Florence Knoll ve Ray Eames ise, öğrencileri arasındadır.

7 Loja Saarinen, Eliel Saarinen’in eşi, tekstil tasarımcısı ve dokumacı. Eliel Saarinen’in ilk ortağı ve yakın arkadaşı olan, Hvittrask’ın kurucularından mimar Herman Gesellius’un da kardeşidir.

Etiketler

2 yorum

Bir yanıt yazın