Kızkulesi

Eylül 2009'da kaleme aldığım yazıyı halen güncellik taşıdığı için paylaşıyorum.

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.”

İstanbul, Özdemir Asaf’ın “Jüri” şiirini doğrulamaya devam ediyor.

Geçenlerde, Beyazıt taraflarında bir işim vardı.
Doğduğum ve çocukluk yıllarımı geçirdiğim İstanbul’un suriçi kesimine her geçen gün daha az gittiğimi düşündüm ve dönüşte artık tümüyle “turistikleşmiş” olan Kapalıçarşı’yı boydan boya geçip, Hanlar bölgesinde biraz kaybolup, Galata Köprüsü’nü yürüyerek, “İstanbul’u dinleyerek”, koklayarak geçmeye, biraz özlem gidermeye karar verdim.

İstanbul’un vapurlarının en iyi seyredildiği yerdir Galata Köprüsü.
Şehir hatları vapurları müthiş becerikli manevralar yaparlar, ışık genellikle çok etkileyicidir, vapurların deniz yüzeyinde bıraktıkları köpüğün rengi mermersi bir beyazdır, deniz suyu tüm içeriğine karşın tam bir laciverttir. Sonra bildiğiniz martılar, balıkçılar, balık-ekmekçiler, sahte saat ve parfüm satıcıları yanı sıra tüm insanların devinimi, enerjisi veya tembelliği ayrı ayrı izlenmeye değer. Arkanızda muhteşem eski İstanbul silueti yeralır, ileride ise “Üsküdar’ın dost ışıkları” size bir başka şairi hatırlatır.

Yürürken, köprünün ortalarında durdum ve kesinlikle yapılması gereken şeyi yaptım; balık tutanların arasından denizi ve karşı yakayı seyire koyuldum.

Hemen ilk anda, yaklaşık elli yıldır aşina olduğum bu görüntüde bir tuhaflık, bir yabancılık, bir eksiklik hissettim:

KIZKULESİ yerinde yoktu!

Gizli bir anlam yüklemiyorum bu söze… Gerçekten Kızkulesi yok olmuştu.

Kendimi çok zorlayınca, silueti oluşturan arka plandaki beton-tuğla-metal apartman karışımının arasından Kızkulesi’ni seçebildim.
Rengi, biçimi her şeyi değişmiş; yeni, kişiliksiz ve pis İstanbul’a iyice benzemiş, aralarda silinip gitmişti… Gelinliği üzerinden yırtılarak, hoyratça sökülüp atılmış bir genç kızın utancıyla orada duruyordu. Belki artık çıplak bedenini saklamak istiyordu da o nedenle göze batmamaya çalışıyordu.
Alelade, tekdüze, saydam, kimliksiz, geçmişsiz, geleceksiz…
Benim elli yıllık Kızkulem değildi artık o.

Tıpkı yeni İstanbul gibi.

Kızkulesi’ni de kendimize, İstanbul’a benzetmiştik işte…
Şimdi daha bir dikkatle çevreme bakıyorum. İlk bakışta yıllardır aynı dururmuş gibi gözüken her şey bir anda farklılaşmış gibi gözüküyor gözüme.

Üzerinde yürüdüğüm köprü de benim bildiğim gerçek Galata Köprüsü değildir artık… Onun yerini alelade bir benzeri almış…

Benim köprüm ise sökülmüş, iğdiş edilmiş, Haliç’te uzaklarda bir yerde kıyıya çekilmiş. Bir “köprü”ye verilebilecek en ağır ceza ona uygulanmıştı: İki ucu Haliç’in iki yakasından sulara doğru uzanıyor, ancak birbirine uzanan bu iki el kavuşamıyor, hiç bir zaman da kavuşamayacak. Ne hoyratlık!

Aynı hoyrat ellerin, Sivri Ada’ya dev Fatih Anıtı yapmaya kalkışmasını, haydi olmadı, aynı amaç için Haydarpaşa Mendireği’ne göz koymasını, Haliç’e altın boynuzlu tuhaf bir köprü önermesini, Beyoğlu’nun tüm isim tabelalarını ahşap-bakır karışımı bir görgüsüzlükle değiştirmeye kalkışmasını, AKM’yi yıkmayı önermesini, Marmara vapurlarını ruhsuz tasarımlarla dönüştürmesini, Kentin otobüslerini turuncuya boyamasını… Genellikle biz mimarların başı çektiği inanılmaz zorlu mücadelelerle engellemeye çalıştık, çalışıyoruz. Bu uğraşların kimisinde de başarılı olamıyoruz.

Belki de burası artık dönülmez bir yola girmiş bir başka İstanbul’dur.

Bir kentin ve kentlinin kimliğini, kişiliğini oluşturan, yalnızca yapısal varlığını değil, kültürel, insani dokusunu da oluşturan, geçmişini geleceğine bağlayan her şeyle ama her şeyle böyle oynanabilir mi?
Ne yaptıklarının farkında mı bunları becerenler?
Yitirdiklerimiz üzerinden kazanç sağlayanlar, “kazananlar” belli.

Peki, ama bize yitirdiklerimizin bedelini, köksüz bırakılmamızın bedelini kim ödeyecek?

Etiketler

Bir cevap yazın