Eski Bir Hikaye: İdeoloji ve Mimarlık

Kadıköy Halkevi'ndeyim. Bu binanın arka avlusuna bakan ince uzun kütüphanesinde oturmuş kitapları karıştırırken dışarıdan erken genel seçime girecek partilerin propaganda şarkıları geliyor.

Kulağımı tırmalayan bu müziği dinleyip partiyi tahmin etmem mümkün değil. Afişlerine, reklamlarına, adaylarına bakarak da partileri tahmin edemiyorum. En önde gelen 3 parti, son dönemde kendilerine genel merkez binaları yaptırdı. Bu binalara bakarak da partileri tahmin edemem.

Tarafları çok olmasına rağmen, bu seçimin hararetli ateşi son yıllarda oluşmuş gibi gözüken bir karşıtlığın üzerinde yanıyordu: Laikler ve laik olmayanlar. Laikler diğerlerinin laik olmadığını iddia ediyorlardı, ve benzer şekilde laik olmadığı iddia edilenler de diğerlerinin olduklarını iddia ettikleri şeyin laiklik olmadığını söylüyorlardı. Laiklik çoktan havada yüzen anlamı kaymış bir bulut halini almıştı. İçinde gezdiğim binanın, ülkenin içinde bulunduğu bu durumla çok derin bir bağı vardı. Çünkü halkevlerinin talihsiz tarihi tam da bu iki karşıt grup tarafından şekillenmişti.

1932 yılının 19 Şubat günü saat 15.00’de, Cuma namazından birkaç saat sonra 14 ilde birden açılmıştı halkevleri. Sadece bu senkronizasyon bile halkevlerinin itinayla planlanmış bir hareket olduğunu göstermeye yeter. Sayıları 20 yılda 400’ü bulacak bu kurumların açılma sebepleri birbirine kaynamış olsa da kabaca siyasal ve kültürel olarak ikiye ayrılabilir.

Cumhuriyet’in ilanından sonraki 10 yıllık süreçte, Osmanlı ve İslami çizgiyi kökten değiştiren devrimler doğrultusunda gelişmeye çalışan genç Türkiye’nin önündeki en önemli tehdit İslami köklerine dönmeyi amaçlayan kesimin şekillendirdiği siyasal hareketler olmuştu. Öngörülen bu tehlike karşısında öncelikle askeri (isyanlar bastırılıyor, elebaşları takip ediliyor vs) ve siyasi (tek partili düzene devam ediliyor, sivil toplum kuruluşu, dernek ve vakıfların hareketleri takip ediliyor) önlemler alınırken bir yandan da halkta bu çalkantıyı oluşturan dalgaların dipteki sebeplerini tespit etmek, mümkünse bu sebepleri yok etmek gerekliydi. Halk dersaneleri, millet mektepleri ve en sonunda da Türk ocakları adıyla oluşturulan yapılar ya kapsam olarak yetersiz kaldılar, veyahut karşıt siyasi unsurların içlerine sızmalarına engel olamadılar. 1930’larda halka devrimleri benimsetecek, derinleştirecek ve halkı devletin belirlediği yeni esaslar doğrultusunda eğitecek yeni ve yaygın bir devletçi teşkilat yaratmak için çalışmalar başlatıldı. İlk açılanlar daha önceki Türk ocakları binalarında, ardıllarına kıyasla daha basit programlarla belirmişti. Halkevleri politikanın mimariyi kullanımı başlığı altında çok özgün ve yaygın bir örnek olarak incelenmeyi hak eder. Yeni Cumhuriyet’in ülke sathında tüm kent ve kasabalara yaydığı bu teşkilat, bir yandan sanatı geliştirmek, sanatkarı himaye etmek, köy ve kent arasındaki kültürel ve ekonomik eşitsizliği gidermek, Anadolu medeniyetlerini korumak, meydana çıkarmak, kayıt altına almak ve öğretmek gibi sosyal görevler üstlenirken; öte yandan laik rejim için tehdit unsuru olabilecek düşüncelerin gelişme olanağı bulabileceği sivil toplum örgütlerini kontrol altında tutuyordu. Bu kurumlarda dinden farklı bir eksende halk eğitimi verilecekti.

Öte yandan halkevleri toplumun bir kesimi tarafından tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) doğal uzvu olarak görülüyordu. Bu yüzden de her zaman karşısında, güçlendiği an onu yok etmeye veya dönüştürmeye çalışacak sistemli bir direnç olagelmişti. Halkevlerinin Teşkilat, İdare ve Mesai Talimatnamesi okunduğunda,
-Evlerin kapısı CHF’ye üye olan ve olmayan herkese açıktır.
-Evlerin idare heyeti ve komitelerine üye olmak için CHF’ye kayıtlı olmak gerekir.
-Halkevi binaları CHF tarafından temin, tanzim ve tefriş edilir.
-Salonlarda CHF’ye muhalif olmayan her türlü faaliyet yapılabilir.
-İdare heyeti şube çalışmalarıyla ilgili raporu 3 ayda bir CHF’ye gönderir.
-Halkevlerini CHF denetler,
gibi maddeler bu kurumların tipik bir tek parti dönemi kuruluşu olduğunu göstermektedir. Katı bir devletçi çizgide hayatının ilk çeyreğini yaşayan Türkiye’de ancak 1950’lere yaklaşırken kısmen serbest bir ortamın oluşmasıyla 1946’da Demokrat Parti faaliyete başladı. Bu, halkevlerinin çalışmalarını sarstı. Demokrat Parti’nin bulunduğu muhafazakar çizgi Halkevlerini CHF’nin parçası olarak görüyordu. Tüm çabalara rağmen CHF’li partililerin de isteksizliğiyle halkevleri bağımsızlaşamamış; nihayet Demokrat Parti 1950’de ezici bir çoğunlukla iktidara gelince de Halkevlerini kapatmıştır. Binalarının çoğu yıkılmış, kamuya devredilmiş, çok azı günümüze sağlam bir şekilde gelebilmiştir.

Halkevlerinin açılma ve kapanma sebepleri kurcalandığında karşımıza yine aynı karşıtlık çıkar. Bugünkü seçimin şiddetli tartışmalarının da sebebi olan laik-muhafazakar çatışması, genç Türkiye’nin bir asırlık yaşamının politik alanının gerilimini üzerine kurduğu bir kutuplaşmadır. Halkevleri ise bu iki uç ideolojinin çekiştirdiği bir kurum olmuş, bir tarafın sahiplenmesi sebebiyle, diğeri tarafından itelenmiştir.

Kadıköy Halkevi ayakta kalmış örnekler arasında Erken Cumhuriyet Türkiye’sinin ilkelerini sembolize eden özgün işlevi, kapsamlı programı ve modern mimarlık diline uygun tasarımı ile öne çıkmaktadır. Daha da önemlisi, her ne kadar iç mekan ve cephe düzenleri kısmen değişse ve binanın bir bölümü Adliye olarak iş görse de Kadıköy Halkevi’nin bugün de benzer bir programla kullanılmaya devam etmesidir. Semtin merkezinde hala halka açık bir eğitim merkezi olarak hayatını sürdürür. Caddeden algılanan az katlı yatay cephe düzeninin sakladığı iri kütlesi, şaşırtıcı bir programı taşır. Konferans salonu, spor salonu, hamam, kütüphane, derslikler ve ofisler, galerilerle birbirine bağlanan hollere açılır, şeffaf ve güçlü bir sosyal hayata ev sahipliği ederler. Bugün bile zengin sayılacak programı 70 sene öncesi için çok kararlı ve cesur bir duruşu gösterir.

Halkevleri bir yandan bu programları taşırken, mimarisiyle de Türkiye’yi geçmişine değil, Batı’da işaret edilen geleceğine bağlamalıydı. Pratik sebeplerle, 1932’de binalarını devraldıkları Türk Ocakları’nın 1.Ulusal Mimarlık üslubunda veya Osmanlı esintili eklektik yapılarını kullandılar. Ancak yeni yapılacak Halkevi binaları modern mimari çizgide olacaktı. Neredeyse ismini bildiğimiz her erken Cumhuriyet mimarının bir halkevi projesi vardır. Önemli noktalardaki halkevi projeleri proje yarışmalarıyla elde edilirdi. Bunların bazılarıysa (1939-Sivas gibi) uluslararası örneklerdi. 1938’de CHF’nin açtığı yarışma Kadıköy Halkevi için oldu. Üçüncülüğü Leman Cevad Hanım’ın, ikinciliği A.Sabri-E.Onat’ın kazandığı yarışmada birinciliği Rükneddin Güney aldı. Bina 1939’da hizmete açıldı. (Leman Cevad Hanım ayrıca Şehremini Halkevi’ni, Münevver Belen ile birlikte ise Kayseri ve Karamürsel Halkevlerini projelendirmişti.)

Kadıköy Halkevi’nin meydan vasıtasıyla bağlandığı caddeyle kurduğu açık ilişki yapıyla, işverenin işaret ettiği amaca ulaşıldığını gösteriyor. Halkevleri, ideolojinin mimariyi kullanımının tutarlı ve temiz bir örneği. Bu binanın arka avlusuna bakan ince uzun kütüphanesindeki kitapları karıştırırken dışarıdan erken genel seçime girecek partilerin propaganda şarkıları geliyor. Kulağımı tırmalayan bu müziği dinleyip partiyi tahmin etmem mümkün değil. Afişlerine, reklamlarına, adaylarına bakarak da partileri tahmin edemiyorum. En önde gelen 3 parti, son dönemde kendilerine genel merkez binaları yaptırdı. Bu binalara bakarak da partileri tahmin edemem. Mimari dilleri birbirinden farklılık gösterse de tek bir ortak yönleri var: Başkentin otoyollarına uzaktan bakan bu binalar şehri baskılayan, anıtsal bir etki peşindeler. Bu tespitimi, ulaşabildiğim tek tük fotoğrafın bu binaları bakanın tepesine yıkan açıları da doğruluyor. Üçü de 50 metreden yüksek. Üçünün de insanı çağıran bir havası yok. Şehirle hiçbir diyalogları yok. Üç partinin de binlerce sayfalık internet sitelerinde, binalarına yer yok. (MHP’nin sonunu getiremediğim klibi dışında.) CHP’nin sözde şeffaflık iddiası getiren yüzsüz cam cephesi; AKP’nin devşirme bezemelerle inceltilemeyen kaba kütlesi ve MHP’nin aşırı sembolist bilimkurgu binası; hiçbiri bir parti binasının dünyayla tesis etmesi muhtemel ilişki olanaklarını zorlamıyor, hiçbiri bir bina vasıtasıyla kurulabilecek birkaç net cümle olduğundan haberli değil. Kuru anıtsallıktan başka bir mesaj yok. CHF’nin Rükneddin Güney’e ısmarlamış olabileceği, belki de yarışma şartnamesinde yazan –bugün Adliye tarafında kalan- halka seslenme balkonunun halka yakınlığını düşününce, CHP binasının zirveye doğru kafası karışan cam cephesinin Eskişehir yolu tarafına saplanmış oval ofisine akıl sır erdiremiyorum. MHP’nin biri bize söyleyinceye dek farketmediğimiz ve asla farkedilmeyecek 3 hilal plan şemasını da anlayamıyorum. AKP’nin binası ise başkente dikili yan yatmış bir Selçuklu kapısı; anımsadığı kültürü anlamadan yorumlamış, iriliğiyle varolmaya çalışan fibrobeton bir cepheden ibaret. (Bu sırada Ankara’da Konya yolu üzerinde yer alan ve Tekeli-Sisa’nın sanırım Özal döneminde projelendirdiği ANAP binasını, parti ortalarda olmadığı için yazıya katmadım; yoksa tüm örnekler arasından sıyrıldığı kesin.)

Her üç partinin de her soruya hızla cevap verildiğinin iddia edildiği iletişim adreslerine yolladığım, bina programlarını öğrenmek istediğimi belirttiğim mesajlarıma 1 aydır cevap gelmedi. Büyük bir olasılıkla parti merkez binalarının programlarını güvenlik zafiyetine sebep olur diye vermek istemediler. Belki ciddiye almadılar. (Neden merak edilsin ki binanın programı; partinin programını yollayalım.) Bin bir tuhaf yoldan halkla iletişim kurmaya çalışan partilerin binalarında neden bu iletişimi yaratacak programlar kurgulamadıklarını düşünüyorum. Daha da ötesi binaların kendisinin: mimarinin neden bu iletişimin en doğal aracı olamadığını da merak ediyorum. Sanırım cevap işverenle mimar arasındaki mesaide gizlidir. Bir parti binasının brief’i ne olabilir? Elbette partinin ta kendisi. Bir parti binasının her şeyiyle: arazisi, teknolojisi, kullanılan malzemelerin menşei, programı, mimari dili, yüksekliği, kurmaya çalıştığı hayat ve şehirdeki duruşuyla: özetlersek mimari tasarım fikriyle partinin söylemek istedikleri tarafında bir his yaratmasını istememiz çok mu gariptir? Halka açık zengin bir kütüphane, neredeyse hiç boş günü olmayan bir çok amaçlı salon, atölyeler, kreş, hatta herkesin kullanabileceği bir restoran niçin bu binaların tercihen daha yatay yayılmış kütlelerinin teşkil ettiği kampüslerinde yer almaz? Bir parti binasını banka binasından, otelden milli savunma bakanlığı binasından ayıran nedir?

İdeolojilerin zamanıymış geçtiğimiz yüzyıl. Çizgileri belli, katı,ama net ideolojiler düşüncelerini halkla paylaşmak, veyahut diyelim halka dikte etmek için her yol gibi edebiyatı, sanatı ve mimariyi de kullanıyorlarmış. Bugün bu siyasi alanda gereksiz bir incelik sayılabilir. Daha hızlı, pratik yollar var iletişim için. Tüm inançlar birbirine kaynamış halde. Tüm çizgiler silikleşmiş. Hiç kimse tek bir amaca kilitlenme, tek bir inancı sahiplenme niyetinde değil. Siyaseti bazen inatla bağlanılan ve sırf bu yüzden yaratıcılığı tetikleyebilen inançlar yerine, sınırsız bir açılım fikri şekillendiriyor. Belki de bu yüzden siyasetin kullandığı tüm araçlar birbirine benziyor. Herkes diğerinin elindekine bakıyor. Partilerin programları, liderleri ve üyeleri gibi binaları da birbirine benziyor; azıcık bir derinlikten ziyade sonsuz bir yüzey halini alıyor.

Etiketler

Bir yanıt yazın