Christopher Alexander’a Veda

Christopher Alexander 10 gün önce (17 Mart 2022) sessiz sedasız -eşinin aktardığına göre huzur içinde- bu dünyadan göçmüş. 20. yy’ın en önemli kentsel tasarım ve mimarlık kuramcılarından birinin vefatı uluslararası mimarlık medyasında hak ettiği ilgiyi gördü mü, emin değilim.

Görsel Kaynağı: Vikipedi

Ancak Türkiye’de bizim mimarlık gündemimizde hemen hiç yankı yaratmamış gibi görünüyor. Acaba ben mi gözden kaçırdım diye düşünerek internette biraz tarama yapınca birkaç Twitter paylaşımı dışında C. Alexander’ı anan hiç kimseye rastlamadım. Üzerinde düşünülmesi gereken bir durum bu.

Oysa 1960’lardan bugüne kentsel tasarım kuramları ve çalışmalarının tarihini yazmaya kalksak herhalde C. Alexander ilk elde anılacak kişilerden biri olurdu. Sadece 1964’te yayımladığı Kent Ağaç Değildir (A City is not A Tree) başlıklı çığır açıcı makalesi bile bunun için yeterlidir.

Bu makale o dönem için (belki de hala) genel kabul gören kentsel tasarım ve planlama yöntemlerinin neden başarısız olduğunu anlamaya yönelik ilk kapsamlı analizlerden biridir. Üstelik bunu şaşılacak kadar sade bir dille ve sarih bir kuramsal modelle yapar. Kentin birbiri ile dinamik ilişki içindeki pek çok alt kümenin oluşturduğu karmaşık ve çok merkezli bir sistem, bir tür network (metinde semi-lattice olarak geçiyor) olduğunu, incelediği kentsel planlama örneklerinin istisnasız hepsinin ise ağaçsı bir dallanma mantığına göre kurgulandığını gösterir. Bugün network’ün ya da daha genel olarak ağ-tipi yapıların çokça tartışıldığı bir çağda bu metnin önemini hemen idrak etmekte zorlanabiliriz, ancak hikayeyi biraz geriye alıp 20. yy’ın ilk yarısının mekanik dünya kavrayışının getirdiği kentsel tasarım önerilerine bakarsak, Alexander’ın kavramlaştırmasının kritik önemini daha kolay anlayabiliriz.

Gerçekten de 19. ve 20. yy’ın önemli kent kuramcılarının hemen hepsi bu alanın temel formüllerini keşfetmiş birer Newton gibidir. Sanayi çağında hızla kalabalıklaşan kentlerin sorunları çığ gibi büyürken çözüm formülleri son derece kolaydır, çok kaba bir tasnifle asıl mesele ayaklarımıza bağ olan gelenekler ve alışkanlıklardır. Bir kere bu bağlardan kurtulursak bilimin bize gösterdiği yönde çağın huzurlu kentlerinin yaratılması mümkündür. Avrupa kentlerinin mirasına sahip olmayan Amerikan kentlerinin ızgara planlarına değinirken “Descartes Amerikalı mıydı?” sorusunu ortaya koyan Corbusier bu bakımdan bir uç örnek olarak gösterilir sıklıkla. Ancak hakkını vermek gerekirse, Jencks’in zarif bir şekilde gösterdiği gibi, Corbusier’de bu yeni dünya fikrine daima kara mizah da eşlik eder, LC’nin iyi bir Alfred Jarry okuru olduğu unutulmamalıdır. Ancak her koşulda ne olursa olsun bu erken dönem öncülerinin ve onların takipçilerinin, şu veya bu tercihte anlaşamıyor olsalar da tavizsiz bir şekilde kenti ağaçsı tek merkezli basit bir sitem olarak kavradıklarını söylemek gerek. Dolayısıyla müdahale önerileri de bu mantığa uygundur.

Ağaçsı yapılar ile ağ tipi yapılar çok sayıda parçanın gruplanabildiği iki farklı organizasyon biçimidir. Alexander zaman içinde gelişen kent dokularının karmaşık ve çok merkezli ağ tipi yapılar oluşturduğunu, dönemin yeni kentlerinin ise ağaçsı yapılar olduğunu iddia ediyordu. Bunun gündelik deneyim düzeyinde ortaya çıkan sonucu ise yeni kent dokularının esasa dair bir şeyleri ıskalamaları ve bu bakımdan başarısız oldukları idi. Alexander’ın eleştirisi sadece ütopik kent tasarımlarına değil, daha genelde kent dokusuna sert müdahaleleri de içeren modern şehir planlama ve kentsel tasarım uygulamalarına yönelik radikal bir itirazdır. Sözgelimi Louis Khan ve Corbusier’nin yaya ile araç trafiğinin bölünmesi önerisine getirdiği itiraz bu bakımdan zihin açıcıdır: bu öneri ilk bakışta parlak görünse de yavaş akan trafik ile yayaların akış sistemlerinin çakışmasının taksi için önemini kavramadığı için sorunludur. Ya da Berkeley’de eczanenin bulunduğu köşede trafik ışığının yanında duran ve yeşil ışığı beklerken başınızı çevirdiğiniz ve manşetlere baktığını, bu sırada isterseniz gazetelerden birini satın aldığınız sıradan bir gündelik yaşam fragmanının analizi de ilgi çekicidir. Bu küçük fragmanda birbirinden farklı sistemlere ait olan kaldırım taşı, yol çizgisi, trafik ışığı, kırmızı ışığın düştüğü gazetelik, yandaki eczanenin vitrini, cebinizdeki cüzdan ve bozuk paranın tek bir fragman içinde nasıl birlikte çalıştıkları matematiksel küme kuramlarına benzer analitik bir dille tarif edilir. Konvansiyonel planlama ve tasarım disiplinleri kaldırım taşı, bordür, trafik lambası gibi elemanları bir sistemin parçası olarak görme eğilimindedir, oysa bunlar çok daha karmaşık bir ilişkinin parçalarıdır. Kent genel bir bakışla bu gibi sistemler arası sayısız ağ ilişkilerinin kurulduğu karmaşık bir sistemdir.

Gerçekten de 60’lardan itibaren karmaşık sistem kuramları pek çok farklı disiplinde gündeme gelmişti. Düzenlilikten daima sapan ancak düzensizlik içinde de tuhaf bir şekilde düzenlilikler gösteren karmaşık sistemler 20. yy’ın ikinci yarısının belki de en cezbedici araştırma konuları arasındadır. Evrim kuramının yeni açılımları (ilkel basit organizmalardan giderek daha karmaşıklaşan ve mükemmelleşen kompleks canlılara doğru gelişimci bir çizgi yerine türlerin tesadüfi DNA mutasyonlarının sınandığı yaşam ortamlarının seçilimi ile ilerleyen karmaşık süreç düşüncesi), kaos kuramı, biyoloji ve sosyal bilimlerin yeni araştırmaları bu bakımdan tuhaf bir paralellik sergiler. Özellikle Alexander’ın Timeless Way of Building ve A Pattern Language gibi kitaplarında olgunlaşan teşebbüsünün bu genel bağlam içinde değerlendirilmesi mümkündür. Mimarlık tarihinin engin repertuarı bu kitaplarda dinamik örüntülerin incelenebileceği bir miras olarak değerlendirilmiştir. Geçmişte mimarlık, bina tipolojilerine ya da üsluplarına göre dönemlere ayrılarak, ya da kapı, merdiven, tavan, döşeme, kolon, duvar vb. yapı elemanlarının inşa tekniklerine göre sınıflandırılarak araştırma konusu olmuştu, ancak bunların hiçbirine indirgenemeyecek zamansız dinamik örüntüler repertuarı olarak hiçbir zaman incelenmemişti. Bu bakımdan Alexander’ın araştırması özgündür. Aynı dönemde Habraken’in geleneksel ve yerel kent dokularında gördüğümüz türden karmaşık sistemlerin oluşumuna ilişkin analizleri belki de aynı bağlamda zikredilebilir.

Alexander’ın mimarlık tarihine yaklaşımı dar bir gelenekselciliğin sınırları içinde tasnif edilemez. Her ne kadar eski geleneksel kentlerin organik bütünlüğüne yönelik derin bir hayranlık metinlere sinmiş olsa da bu asla nostaljik bir tavır değildir. Aksine bu kentler ve yapılar doğa sistemi ve toplumsal yaşam içindeki dinamik bütünler olarak kavranır. Örüntüler tarihselleştirilmezler, bunları üreten karmaşık ve dinamik ilişkilerin zamansız düzeni matematiksel bir bakışla incelenir. Bu yüzden örnekler engin bir repertuarın parçaları olarak herhangi bir kronolojiye veya coğrafi tasnife gerek duyulmadan irdelenir. Asıl vurgu dinamik örüntülere yönelmiştir, dili ve yöntemi analitiktir. Erken dönem Türk kilim desenlerinden de (Alexander’ın bu konuda da bir kitabı vardır), San Fransisco’daki sokaklardaki parke taşlarından da, Afrika savanlarındaki kabilelerin hasır örgülerinden de benzer bir yöntemle söz edilir. Oysa biz Türk kilim desenlerine veya cumbalı evlerin çatkı sistemine baktığımızda ilgimiz folklorik bir tema veya o spesifik kültürün kökenine yöneliktir. Alexander ise orada tıpkı genler gibi zamansız ve akış içindeki devasa bir örüntüler havuzu görür.

Bu bağlamda özellikle A Pattern Language’in mimarlık ve kentsel tasarım alanlarını aşarak kompleks sistem kuramları ile ilişki kurmuş, yazılım dünyasına ve Wikipedia gibi dev girişimlere esin vermiş olduğunu hatırlatmak gerekir. Mimarlığın kuram alanı başka disiplinlerle ilişkisinde genelde “ithalatçı” konumdayken Alexander’ın eserinin başka disiplinlere ve pratiklere esin vermesi dikkate değerdir. Bu önemli ayrıntıya hemen hiç dikkat çekilmemiş olmasının nedenlerini sıklıkla düşünmüşümdür.

Kolayca zapt edilemeyen organik bütün, dinamik ilişkiler içindeki kompleks sistemler ve analitik yaklaşım ile hissiyat, ahenk, uyum gibi öznellik tınısı içeren deneyimlerin bir araya gelişi belki de C. Alexander’ın eserinin tezatlarını ve muammasını en yalın şekliyle ifade eder. Şaşırtıcı üretkenliğinin nedeni belki de bu sert tezatlardır. A Pattern Language’in ardından 2000’li yıllara kadar parçalar halinde yayımladığı 4 ciltlik The Nature of Order adlı devasa deneme de durmaksızın benzer problemler etrafında döner.

Alexander’ın üretkenliği kuram ile sınırlı kalmadı, pek çok uygulamaya da öncülük etti. Ancak alışılmış türde bir uygulamacı mimar olmadığını akılda tutmak gerekir. A Pattern Language’in bulgularının uygulamaya konduğu ve radikal bir katılımcı süreç tasarımı olarak düşünülebilecek Oregon Üniversitesi Kampüsü uygulaması bu bakımdan ilginçtir. Sürecin çıktısı Oregon Experiment adlı kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Kampüsün toplumsal organizasyonunu da etkileşim içine alan bu deneysel sürecin takip eden yıllarda giderek genişleyen alternatif tasarım ve toplumsal yarar odaklı uygulamalar için erken bir örnek oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Alexander, tasarımı keyfi bir spekülasyon konusu olarak ele alan “author” mimar pozisyonuna karşı her zaman mesafeli ve eleştirel olmuştu. Peter Eisenman ile birlikte katıldığı 1982 tarihli Harvard’daki efsanevi münazarada bu tavrını sert bir şekilde ifade etmekten sakınmamıştı. Münazaranın kısıtlı imkanları içinde Eisenman’a karşı sıkı bir şekilde gelenekselci pozisyonu savunurmuş gibi görünse de aslında daha temel mesele tasarımı keyfi ve bağlamsız bir fikir egzersizi olarak gören pozisyona yönelik sert eleştiridir.

Modern inşaat endüstrisinin anonimleşmiş uygulama yöntemleri ve profesyonel meslek pozisyonları da benzer şekilde Alexander’ın eleştirisine konu olur. Oregon’da, Latin Amerika’daki düşük bütçeli sosyal konut projelerinde, Japonya’daki Eishin Kampüsü’ndeki denemede hep aynı arayış görülür: standart meslek pozisyonları ve kontrat yükümlülükleri ile idare edilen profesyonel inşaat süreçlerinin reddi, büyük bütçelerin ve dev yapıların daha küçük parçalara bölünmesi, aşamalı ve adım adım ilerleyen esnek bir süreç tasarımı, kullanıcıların aktif olarak sürece katılımı, hatta genel olarak proje ve inşaat süreçlerinin her pozisyonda katkılara açık tutulması (inşaat ustaları ve yapımcılar dahil) vb. Alexander’ın önerisi bu bakımdan “profesyonel”liğin reddi olarak da düşünülebilir.

Çok merkezli sistemler ile planlanamaz bütünlük fikirleri bu önemli kuramcı ve uygulamacı için kilit önemdedir. Onu gelenekselci kılığına bürünmüş aykırı bir devrimci olarak tarif etmek yanlış olmaz. 1981’de yayımlanan The Nature of Order’ın ilk cildinde kuramlarının ileride daha fazla teveccüh göreceğini, zaman içinde mevcut uygulama pratiklerinin yerini alacağını umduğunu söylemişti. Bu temenni gerçekleşir mi bilemiyorum, ancak eserinin önümüzdeki yıllarda da önemli bir başvuru kaynağı olacağını söylemek yanlış olmaz.

 

Bitirirken son bir not ilave etmem gerek:

Benim Alexander ile ilk karşılaşmam ODTÜ Mimarlık Bölümü’ndeki öğrencilik yıllarına dayanıyor. Kemal Aran’ın öncülüğünde 4. Dönem stüdyo dersi kapsamında Ankara yakınlarındaki küçük bir kasaba ölçeğinde girişilen bir “kentsel deney” projenin ana konusuydu. Dönemin başında A Pattern Language’den bazı pasajlar (neyse ki hepsi değil, çünkü kitap toplamda 1.171 sayfa idi) öğrencilere okuma olarak verilmişti. Yine o sıralar elime geçen San Francisco’da liman bölgesi için bir öğrenci grubu tarafından yapılan projelerin derlendiği başka bir kitabın sayfalarını karıştırdığımı hatırlıyorum. Aradan yıllar geçtikten sonra bir vesileyle aklımda kalan bölük pörçük pasajları hatırlamış, bu kitapları yeniden bulmuştum. Bahsi geçen ikinci kitabın yine Alexander’ın 1987 tarihli A New Theory of Urban Design olduğunu ve kitapta tıpkı bizimki gibi bir kentsel deney yapıldığını bu ikinci karşılaşmada anlayabildim. Bu vesileyle her ne kadar öğrenci iken hakkını tam olarak verememiş olsam da C. Alexander ile bizi tanıştıran değerli hocamız Kemal Aran’a teşekkür ederim.

Etiketler

Bir cevap yazın