Buzdolabı Gibi Mimarlık: Eskizler, Çizgiler, Kalemler Gezegeni Üzerine

Yaşam da dev bir eskiz, değil midir... Uzadıkça uzayan sanki bizlerle birlikte oradan oraya giden çekip götürdüğümüz yaşamın içinden, sınırları olmayan bir çizgi değil midir...

Kahvehane Düşünceleri, Peçete üzerine, 10×19,5 cm

“Buzdolabı gibi adam çiziyorsun” derdi rahmetli teyzem, çizgilerle ilk haşir neşir olduğum zamanlar. Sanıyorum ilkokulun ilk yıllarıydı. O yıllarda benim ne çizdiğimden çok, teyzemin hep bu sözü aklımda kalmış.

Gemlik’te, İstiklal Caddesi’ne bakan, yanı başında birbirlerine yaslanan diğer evlerle birlikte, dört katlı planında incecik, gerideki avluya uzadıkça uzayan ahşap, eski bir Rum evinde yakın akrabalarla 3-4 aile birlikte yaşardık. Her şeyin arasında sanki bütün dünyanın modernlikleriyle gelenekselliklerinin çakıştığı bir yerde, akranlarım ve büyüklerle yaşanan bir çocukluk ve her yönü ile hepimizin üzerine sinecek, sevinçlerle, acılarla iç içe geçen, unutamayacağımız bir dönemdi, kim bilir kaç yıldı. Rumeli’den gelen, savaştan kaçıp kurtulan büyüklerin, geride bıraktıkları hep bizi gölge gibi takip eden, yaşamımıza tempo tutan anılarla, Rumlar sonrası bu kasabada eskinin üzerine yeni kurulan, yeni gelenlerle sanki yeni bir hayata başlayan bir dünyada yaşıyorduk. Camileriyle, kiliseden bozma ibadet mekanlarıyla, minareleriyle, beş vakit namaza çağrılarıyla sanki hep ama hep gidenleri uğurlayan o bitmez tükenmez selalarıyla bana o çocuk dünyamda dev bir mabet gibi gelen kasabanın atmosferi, eğri büğrü, dik merdivenli, sonunda sanki ne olduğu bilinmeyen sürprizli sokakları, deniz kıyıları, dağları, dönemeçli dereleri, bağlarına bahçelerine, zeytinliklerine gidilen yokuşları Gemlik’in kendine özgü hatlarının özel çizgileriydi, her türlüsüyle etrafımızı saran. Geçici bir hayatının geçici anlarıydı bütün bunlar ama her dakika her şeyin kalıcılıktan uzak sanki eskiz gibi olduğu anlardı, kalemli kalemsiz çizilen, çizilmeyen.

O eski ahşap evlerde yaşarken, kapınızdan çıkıp bugün artık yerinde yeller esen o atmosferde, o masal diyarı eski evlerin temposundaki günlük yaşama katılırken bugün kafamda canlanan önemi bir gerçek vardı. Rumlar ve orada eskiden yaşayanlar sanki dün gitmiş ve bütün yaşadıklarını, kültürlerini, bütün çizdiklerini bize yeni gelenlere bırakmış gibiydiler. Bunun tersi bizimkiler de, Balkanlar’da, her şeylerini, evlerinin anahtarları dahil orada kim bilir şimdi kimde olanlara bırakmıştı. Bütün sınırları aşan başka türlü bir yerlilik, başka türlü yabancılıktı bu hiç kimsenin adını koyamadığı, belki de koymak istemediği. Başka türlü bir birliktelik, kader ortaklığı ve başka türlü bir misafir olma hali, arada bir yerlerde olma haliydi. Başka türlü geçicilikti, başka türlü kalıcılıktı hem gidenler hem gelenler ve bizler yeni yetişenler için.

İşte bu Gemlik’in, kurtuluş günlerinde babacan bando şefimizin önderliğinde, elde meşaleler o ahşap evimizin en üst kat balkonundan seyrettiğimiz, törenlerine katıldığımız, denize döktüğümüz temsili düşmanın, onları kovalayan temsili atlı askerlerin, kutlamaların, heyecanla sanki onları bugün denize dökmüş gibi atılan nutukların, alkışların, geceye sarkan fener alaylarının, her yanında sanki dumanı çıkan ateş rengi gecelerin, kokusunu duyduğumuz alevlerin, resmi geçitlerin arkasındaki hiç değişmeyen resimdi. Bütün bu gördüğümüz buradaki yaşamın arkasındaki fon, arkasındaki gerçek resimdi.


Eero’nun Adası, Tablet Çizimi, 16,5×26,5cm 

Sonraki yıllarda kasabaya uzaktan bakan, babamın bir zamanlar memuriyet yaptığı, oradaki ilklerinden olduğu Sungipek Fabrikası’ndaki filmleri ile kasabanın batıya açılan penceresi olan her yanı ahşap maun kaplı sinemasını elimizdeki serbest giriş kartı ile keşfetmiştik benim gibi arkadaşlarla birlikte. Ne Oscarlı filmler ne çok efsanevi starlar izlemiştik film sever Gemlik’in diğer sinemalarında. İkinci büyük buluş ise tabii ki etrafımızdaki hocaların da cesaretlendirmesi ve kentte bulduğumuz daha sakin sessiz bir köşe olan Atatürk heykelinin olduğu parka bakan, Avcılar kulübününü yanıbaşında, etrafındaki yüksek çınarları, dikdörtgen planlı yüksek mekanında yukarıdan ışıklar gelen, bugün gibi aklımda olan o güzelim atmosferi ile Cumhuriyet sonrası yapılmış beyaz kütüphaneydi. Kütüphaneye yakın hemen bir sokak ötede, diğer köşede yer alan, kasabadaki o yıllarda tek olan gazete bayii Arif Ayar’ın kitapçı dükkanı da kütüphanenin uzantısındaki yine yaşamızda çok önemli bir nirengi noktasıydı. Orada okul kitapları, rengarenk kalem defter ve kırtasiyelik şeyler de satılırdı. Bizim evin altındaki ana caddeye açılan, her sabah kepenk seslerinin açılışıyla uyandığımız Demir Ali dedemin tarihi dükkanındaki sıradan kalemlerinin dışında, kitaplarla, kalemlerle ilk tanıştığım yer burasıydı. Birçok klasik romanı da bu kitabevi ile bugün artık olmayan, otobüs dönüşlerine açılan alandaki eski kütüphanede, yani bu ikilinin arasında aldıklarımdan, bulduklarımdan, önüme çıkanlardan okumuştum. Klasiklerin yanında tabii ki Teksas, Tommiks, Zagor, Tenten ve benzeri resimli romanlar ve arkadaşlarla değiştiğimiz diğerleri o dönemin en gözde yayınlarıydı. Resimliydiler ve hatırlıyorum buralardaki karekterleri fırsat buldukça farklı kalemlerle nedense hep bir köşede kopya ederdim, sanki ilerisi için antreman yapar gibi. Çizerken de bazen teyzemin yıllar önce söylediği hep o sözü, oradaki buzdolabı aklıma gelirdi. Tuhaf bir yorumdu ama o yıllarda nedense çok hoşuma da gitmişti. Bunu sonra daha da net anlayacaktım.


Sınırda Dans, Tablet Çizimi, 16,5×26,5 cm

Mimarlık öğrencisi olduğumda, çizgiler her türlüsüyle yanıbaşımızda her yana, sağa sola giderken nedense o buzdolapları hep etrafımızdaydı. Mimarlığın bir tarafı, belki de büyük yüzdesi nedense hep buzdolabı gibi, kalıplara benzeyen, sıra sıra hep o tür binalarla dolu değil miydi? Gönlüm her zaman bunları karşısında yer alan parça parça, paramparça, yamuk yumuk, açılı, başka türlü hikayeleri olan, buzdolaplarına benzemeyen, bir bakışta biten değil tersine bitmeyen mimari tarafında olmuştu. Tabii, abarttığımın farkındayım. En doğrusu hangi anlayışta olursa olsun mimarlık adına en doğru dürüst olanı da stillerin ötesinde değerlendirilecek olanlardı. Her şeyin iyisi de kötüsü de olabilirdi, her türlü stilde doğru olanın da başka bir güzelliği vardı ama yine de sözünü ettiğim ilki, yani ucu açık olma hali yine de bir başkaydı, derinlerde bir yerlerdeydi. Belki de bütün bu Gemlik’in yukarıda anlattığım eğri büğrü, sürprizli ara sokaklarında olduğu gibi, o sokakların kolayca bilinememeleri, keşfedilmeyi beklemeleri gibi gelip geçiciği gibi, o araba geçtiğinde hafif titreyen, ahşaplarına dokunduğumuz, derinden hissettiğimiz evlerin merdivenlerin duvarların eskizselliği gibi.

İşin bu tarafı stiller dünyasında, buzdolapları, onların paramparça olmuşları bir yana, diğer tarafı da esas ilgimi çeken mimarlık uğraşının çizgiler dünyasında dolaşan ruhu olmuştu. Belki doğruydu, belki yanlıştı ama, herşey bir yana çizgiler bambaşka bir mimarlıktı, sizin sizle olduğunuz, içselleştirdiğiniz mal sahibinin, belediyenin hiç kimsenin giremediği mimarlık yani sizin mimarlığınızdı. Çizginin güzelini, öylesi böylesini söylemiyorum. Ama aslında her çizgi kendine özgüdür, hatta güzeldir denilebilirdi, onu çizene mesajını gönülden verene onu kalbiyle okuyana bağlı olarak. Çizgiler mizacımızdı, yalan da hiç söylemezlerdi, neyseniz sanki onu derlerdi, kalemler de öyle. Özellikle eskizler, onların yalanı dolanı olmazdı. Çünkü eskizler donmuyordu, bitmiyordu, ucu açıktı, aktıkça akıyordu, özgür bir dünyanın, özgür bir tasarımın habercileriydi onlar. Özgür bir tasarım için daha sonra olabilecek, açılabilecek bir kapının, kapının arkasındakilerin mesajlarıydı. Ve kalemler, o da işin başka bir tarafıydı. Bütün bu çizgileri önümüze getiren, önümüze seren, sergileyenlerdi onlar. Tek tek nerelerden bulduklarımız, dostlardan hediye aldılarımız, hediye verdiklerimiz ve her paftanın üzerinde başka başka hikayeler yaratanlardı. Sanki bir müzik enstrümanı gibi, her telinden farklı farklı seslerin çıktığı bir kemanın telleri gibi. Mürekkepler, kurşun kalem uçlar, eskiz kalemleri, boyalar, flomasterler, fırçalar, kağıtlar, pelurlar, eskiz paftalar vs, vs… Evet aslında bunlar kime göre her ne anlama geliyor ise mimarlığın nesiydi? Ya da bütün bunlar mimarlığın kendisi miydi? Ama yıllar sonra aslında bu eskizin her türlüsüyle, hatta bilgisayarın doğasından faydalanılarak yapılanlar dahil, çizilenlerin bir ayine benzediğini anladım. Bunlar kendi ayinlerimiz, kendi meditasyonlarımız, kendi notalarımız kendi şarkılarımız, kendi izlerimizdi. Sanki bir yolcunun, yürürken bir ara durup çizdikleri, ya da sonra bir yerlerde gördüklerini yorumladıkları, hissettikleri, giderek ruh hallerini anlatıyorlardı. Ve hala da yanıbaşımızda bizim ellerimizde bizi takip ediyorlar.


Kanal boyu omuz omuza sazlar, Tablet Çizimi, 16,5×26,5 cm

Bütün bu hikaye, rahmetli teyzem, ben mimar olduktan sonra projelerin cephelerinde hala buzdolabı gibi çizdiğim insanlar, onların karikatürize edilmiş, gerçeğinden soyutlanmış halleri, yine benzer biçimde ağaçlar, bugün artık yeni hali ile sanki eskisi yok olmuş tarihe karışmış o Gemlik, kim bilir nerelerde, neler yapan Rumlar ve diğerleri, büyüklerimiz, aramızdan ayrılanlar, şimdi birlikte yaşadıklarımız, yaşadığımız o ahşap ev, evler, mimarlık okuduğumuz okul, okullar, hocalarımız, öğrenmelerimiz, öğretmelerimiz, şimdi olduğumuz yerler, ülkeler, yaptıklarımız, binalar, yapılanı yapılmayanı projelerimiz, çizdiğimiz çizgiler, yazılar, ya daha sonra yapacaklarımız hepsi bütün bir eskizin, dev bir duvar resminin parçaları değil midir? Yaşam da dev bir eskiz, değil midir… Uzadıkça uzayan sanki bizlerle birlikte oradan oraya giden çekip götürdüğümüz yaşamın içinden, sınırları olmayan bir çizgi değil midir…

Not: Bu yazı bütün eskiz, kalem, çizgi ve resim severlere ve genç öğrenci arkadaşlara adanmıştır.

Etiketler

2 yorum

  • huseyin-yanar says:

    Yorumunuz icin tesekkur ederim. Ben de Finlandiya da yasiyorum. Buradaki binalar sanki bin yil kalacak gibi yapilmis, ya da yapilmaya calisiliyor. Tabii zorlu kis sartlarindan baslayarak bir suru nedeni sayilabilir. Ama o Gemlikte sozunu ettigimiz evler ve o kent, o tur kentler, Turkiyedeki bircok digerlerinde oldugu gibi bambaska bir kalicilik ve gecicilige sahipti. Ve elbette buldugumuz, digerleriyle birlikte paylastigimiz kulturel bir mirasti. Bunun sadece anilari kaldi.

    Tabii hayat degisiyor, yeni cozumler uretmek gerekiyor eskinin uzerine, yanina birseyler geliyor gelmeli, gunumuzun yasami eskinin uzerinde, icinde disinda olmali ama nasil hem bina olarak hem de kentler olarak. Bunu Finlandiya daha baska turlu dusunuyor ve basariyor bir anlamda, her seylerini egitime, kitaba, kutuphaneye, sagliga, burslara, halk hizmetlerine vb yerlere cok daha fazla ayirarak ya da ayirmaya calisarak. O inanilmaz mekanlariyla Gemlik yetmislerin ortalari ve seksenlerin ortalari arasinda para adina yok oldu. Onbesbin olan nufus, yuz bini asmis. Simdi yerine diktiklerimiz ise birakin mimarligi her acidan tam bir felaket. Ne depreme dayanikli ne de o sokaklara orantili vs, vs. Hersey artik hem de orada yasayanlar ve yasam adina cok riskli… Ne ekildiyse gercekten o biciliyor cok dramatik bir bicimde…

  • huseyin-yanar says:

    Yine tesekkurler… Mesleki olarak mimarlikla baglantili olmamaniz ve bu yorumlari yapmaniz ne guzel. Biz mimarlar, hani derler ya sozum meclisden disari, biraz enteresan bir kulturden geliriz biraz kafalarimiz formatlanmis gibidir estetik acidan, formal acidan. Bu anlayisa bagli bakariz oraya buraya belki. Keske yasamin icinde cok daha fazla olabilsek formal dunyanin otesinde gerisini daha cok anlayabilsek. Ve is kacirilmaz anlayisini bir kenara birakabilsek. Ama yine de birakalim herseyi, hem insan olarak da hem mimar olarak da ornegin o Gemlik”in Balikpazarindaki eski Rumlardan kalan oralarin nefes alinan yeri, bulusulan yeri, kahvehaneler arasindaki yukaridan asagi denize dogru iki yol arasinda uzanan dikdortgen alanda, agaclari kesip oraya dev metal ayaklari ile anlasilmaz cok cirkin bir ortu yapmak, nasil bir mantiktir anlamak mumkun degil. O guzelim asirlik agaclarin serinliginde oturmak yerine birilerine is cikarmak, ceplerini para doldurmak ve o garip ortuyu, o projeyi yapmak, yaptirmak, izin vermek ne tuhaf. Cogu yerde olan da sahilin yok edilmesi de, herkesin sahile ususmesi de boyle bir sey. Tamam insaat, ekonominin cekeri, onemli bir sektor. Ama nereye ne yapilmali, nasil yapilmali hatta yapilmamali onemli kararlar. Proje zaten butunuyle basindan sonunda ne olacaginin karari verilen bir surec. Ama yasam oyle degil. Iste Gemlikte de bircok yerde de olanlar bu garip celiskilerin sonucu. Eski Gemlik yasamin icinde yolunu bulan bir organizmaydi. Bugun ise projerle yok edilen, para adina yok edilen bir yer. Yine de paranin herseyi satin alabilecegi mantigi ile, kose donmelere, cepleri doldurmalara degil, insanin insana, insanin cevreye saygili oldugu ve kendini devamli yenileyen bir egitimin ritminde olan yasamin ve mimarligin ekseninde gitmek lazim galiba.

Bir yanıt yazın