Takvim, bir toplumun neyi hatırlamayı seçtiğinin sessiz kaydıdır. Peki bir toplum bir takvim yılında neleri izler?

Fotoğraf yazar Pelin Seven Aksu kişisel arşivindendir. Antakya, Şubat 2023
Normalde toprağın uyanışını, mevsimleri, bayramları, hasadı, ortak sevinçleri, çocukların okul günlerini, kamusal üretimi, ortak geleceğe dair ritimleri izler. Bizde ise takvim, giderek başka bir şeye dönüştü. Biz hangi facianın yıldönümü geldi, hangi davanın kararı yine ertelendi, hangi acının hesabı bir kez daha sorulmadı onu izliyoruz. Takvim yapraklarımız doğanın döngüsünü değil, ihmalin, denetimsizliğin, bilim ve tekniğin dışlanmasının ve liyakatsizliğin altında kalan sistemin çöktüğü tarihleri gösteriyor. Bir takvim yılı boyunca hangi günleri işaretlediğimize baktığımızda ise nasıl bir hayat yaşadığımızı, yaşamak zorunda bırakıldığımızı açıkça görüyoruz.
Takvim bizim için artık sadece bir hafıza değil; birikmiş ihmalin ve öfkenin kronolojisi.
Bugün 6 Şubat.
Takvimin ortasında duran, geçmeyen bir gün gibi. Ama bu günü yalnızca bir yas günü olarak kabul edemeyiz. Çünkü yas tutmak bir çözüm değil; yas, liyakatsizliğin ve denetimsizliğin bize dayattığı bir sonuç. Susarak, kabullenerek ve “bir daha olmasın” demekle yetinerek bu takvimi hafifletemeyiz.
6 Şubat’ta yaşananlar neden oldu?
3 yıldır teknik raporlar yazılıyor, sorumlular işaret ediliyor; ancak o ‘nedenler’ hâlâ her yeni ruhsatın, her denetimsiz kazının ve her liyakatsiz onayın içinde birer sistem hatası olarak yaşamaya devam ediyor. On binlerce kaybın nedeni doğa olayının kendisi değil; bilimsel verilerin ekonomik kârlılık ya da siyasi öncelikler uğruna görmezden gelinmesidir. İmar disiplini teknik bir zorunluluk yerine esnetilebilir bir kural olarak görüldüğü, denetim mekanizması bağımsız bir uzmanlık yerine sadece yasal bir formaliteye dönüştürüldüğü sürece; sistem aynı hatalı çıktıyı, yani aynı enkazı üretmeye devam edecektir.
Geçen bin küsur güne baktığımızda; hukuki süreçlerin ve kağıt üzerindeki önlemlerin ötesine geçip, bu yapısal sorunu kökten çözecek bir “teknik dönüşümün” gerçekleşmediğini görüyoruz. 6 Şubat’tan bugüne nelerin değişmediğini sorgulamak zorundayız. Çünkü bugün sorulmayan her soru, alınmayan her teknik sorumluluk, yarın yeni bir ihmal kronolojisi olarak karşımıza çıkacaktır.
Üstelik mesele yalnızca deprem de değil; takvimimiz her yaprağında başka bir ihmalin sarsıcı yıl dönümünü barındırıyor. Yağmur yağıyor, sel oluyor; çünkü kentin doğal drenaj hatları rant uğruna betonla boğulmuş. Yerin yüzlerce metre altında maden facialarıyla can veriyoruz, çünkü denetim yerini kar hırsına bırakmış. Bir otel yangınında ya da kamu binalarında canlarımızı kaybediyoruz, çünkü en temel güvenlik standartları kâğıt üzerinde kalmış. Hatta sadece yolda yürürken, denetimsiz bırakılmış bir elektrik hattı canımızı alabiliyor. Bunlar “doğal afet” ya da “talihsiz kaza” değil; her biri takvime acıyla kazınmış, yönetme biçiminin yapısal sonuçlarıdır. Doğa aynı doğa; onu felakete dönüştüren ise bilimi dışlayan, liyakati yük sayan ve insan hayatını teknik bir detay olarak gören bu sistemdir.
O yüzden 6 Şubat’ı sadece anmakla yetinemeyiz. Bugünü, birlikte düşünmenin ve birlikte talep etmenin günü haline getirmek zorundayız. Yönetilmeyi kabullenen bir kalabalık olmaktan çıkıp, yönetmeye katılmayı talep eden bir toplum olmalıyız. Bu öfke kronolojisini durdurmak için önümüze koymamız gereken bazı talepler var. Bunlar temenni değil; bu ülkede güvenli yaşamanın asgari koşulları.
Bir kamu projesinden mahallemizdeki parka, binamızın statik hesabından sokağımızın elektrik altyapısına kadar mekânın üretildiği her aşamada; kararın altına imza atan her yetkilinin mesleki liyakati, uzmanlığı ve teknik geçmişi halkın denetimine açık olmalıdır. Liyakat bir niyet beyanı değil; şeffaf, kayıtlı ve denetlenebilir bir sorumluluktur. Şeffaf, kayıtlı ve TMMOB’ye bağlı meslek odaları, üniversiteler ve bağımsız teknik kurumlarca doğrulanabilir bir “teknik sicil” sistemi kurulmadığı sürece; kapalı kapılar ardında alınan imar kararları, denetimsiz bırakılan altyapı ağları ve liyakatten uzak atanan onay makamları hepimiz için potansiyel birer risk faktörüdür. Teknik kararlar siyasi değil, yaşamsaldır.
Mühendislik görmemiş bir binayı birkaç kalem harçla “yasal” saymak kader değildir; bu bilerek risk üretmektir. İmar affı geçmişi düzeltmez, geleceği tehlikeye atar. Artık “af” değil; bilimsel, yerinde ve güvenli dönüşüm konuşulmalıdır. Bu dönüşüm de tek merkezden dayatmalarla değil; meslek odalarının, üniversitelerin ve yerel yönetimlerin ortak aklıyla yürütülmelidir. Bir binanın taşıyıcı kolonundan sokağın altındaki enerji hattına kadar kentin tüm fiziksel bileşenleri, aslında yaşayan birer veri kaynağıdır; ancak bu veriler kapalı kapılar ardındaki dosyalarda saklandığında, toplum için işlevsiz ve denetlenemez hale gelir. İhtiyacımız olan, yetkililerin “her şey kontrol altında” şeklindeki beyanlarına güvenmek zorunda kalmak değil; rayların son bakım tarihini, kanalizasyon sisteminin aşırı yağıştaki doluluk oranını veya mahallemizin güncel risk skorunu, herkesin erişebildiği şeffaf ve doğrulanabilir; kentin fiziksel durumunu dijital ortamda birebir simüle eden canlı bir sistem olan Dijital Kent İkizleri üzerinden bizzat görebilmektir. Bu dijital dönüşüm ve teknolojik altyapı artık bir modern şehircilik lüksü değil; zorunluluktur. Kentler, sadece belediye meclislerinde kapalı kapılar ardında alınan kararlarla yönetilemez. Gerçek bir demokratik yönetim; meslek odalarının teknik vizelerini, sivil toplum örgütlerinin toplumsal hassasiyetlerini ve mahalle meclislerinin yerel deneyimlerini karar süreçlerine “sembolik birer görüş” olarak değil, bağlayıcı bir yetkiyle dahil etmelidir. Katılımcılık, bir toplantı masasında dinlenip geçilmek değil; bilime, kamu yararına ve kentin geleceğine aykırı yanlış bir projeye “dur” diyebilme ve veto edebilme hakkıdır. Sakini olduğumuz mahallenin dokusunu bozan, ekolojisini tehdit eden veya risk yaratan bir projeye karşı hukuki ve idari bir “şerh” koyma yetkimiz yoksa, orada demokrasiden değil, sadece bir idari dayatmadan söz edilebilir. Bu nedenle; kent konseylerinin ve teknik heyetlerin, yerel meclis kararlarını denetleyebildiği, şeffaf ve çok sesli bir yönetim modeli artık kentin hayatta kalması için bir tercih değil, anayasal bir haktır.
Kent bütçesi ve yönetimi, bir kentin önceliklerini belirleyen en somut belgedir. Kaynaklarımızın felaket sonrası oluşan hasarı onarmaya yani kriz yönetimine değil; riskleri henüz oluşmadan bertaraf edecek önleyici mühendislik projelerine aktarılması rasyonel bir yönetim gerekliliğidir. “Dirençli Kent” kavramı içi boş bir slogan değil; suyu emerek sel riskini minimize eden “Sünger Kent” altyapıları, yapılaşmaya kapalı gerçek toplanma alanları ve enerji-ulaşım ağlarında kendi kendine yetebilen otonom sistemler demektir. Kent bütçesinin, rant odaklı ve sadece görsel “makyaj” sunan beton projelere değil, şehrin hayatta kalma kapasitesini artıran bu kritik yatırımlara ayrılması artık bir tercih değil, şeffaf ve ortak akılla denetlenmesi gereken kolektif bir zorunluluktur.
Takvim bize artık şunu söylüyor: Bu ülkede yaşananlar kader değil. Felaketler doğadan değil, tercihlerden kaynaklanıyor. O yüzden mesele yalnızca hatırlamak değil; hatırladığımız her günü, birlikte talep ettiğimiz bir güne çevirmek.
6 Şubat neden diye sormaya devam ettiğimiz, sorumluluk talep ettiğimiz, yönetilmeyi kabullenmek yerine yaşamı ve kenti birlikte yönetmeye talip olduğumuz bir gün olmalı.
O zaman hep birlikte kendimize ve yaşadığımız yere dair sorular soralım ve cevap isteyelim;
Daha niceleri sorulmalı ve cevap istenmeli. Çünkü yaşadıklarımız bizlere acı bir şekilde öğretti ki; sorulmayan her soru, denetlenmeyen her imza ve talep edilmeyen her hak, yarının takviminde yeni bir enkaz olarak karşımıza çıkıyor. Güvenli bir kentte yaşamak bir lütuf ya da ayrıcalık değil; hep birlikte, inatla savunmamız gereken en temel insan hakkımızdır.
Dipnot:
– Bu yazı ilk olarak Medium’da yayınlanmıştır.