Ağaçlar, Evler, Sokak ve Köyleriyle Nakışlı Bir Ada: Sakız-Bölüm I

Herkesin bu aralar gittiği tatil güzergâhı Yunan Adaları. Biz de son üç yıldır bu modaya uyuyoruz. Ege’deki üçbine yakın ada ve adacıkların arasından Kos, Simi, Kalimnos; en son da Rodos’a gidebilmiştik. Bu yılki seçimimiz ise Ege kıyılarımıza elinizi uzatabilecekmişçesine uzaklıktaki Sakız Adası oldu.

Çocukken bu Ada’nın ismini duyduğumda renkli kağıtlara sarılmış, içinden masum kumar oyunumuz “ötmece” için gereken kartların çıktığı sakızlarla dolu bir ada düşlerdim. Daha sonra çevreme olan ilgim ve mimari bilgim arttıkça Bodrum’daki yerel doku içinde bulunan sakız türü evlerle ilişkisi üzerine düşünmeye başladım. Yani bu Ada, hep merak ettiğim bir yerdi.

Komşumuzun beşinci büyük adası olan Ada’ya gitmek için haftaiçini seçmiştik. Çünkü Ada, haftasonları biz Türklerin istilasına uğruyormuş adeta. Aile fertlerimiz büyüdükçe tatil beklentilerimiz de arttığı için Kıbrıs’tan İzmir’e iner inmez bir araba kiraladık. Bir gece de olsa “gâvur İzmir’in” meltemli tatlı gecesini eski dostlarımızla yaşadıktan sonra, sabah feribotuna yetişmek için güneşin doğuşunu izleyerek Çeşme’ye ulaştık.

Pazartesi günü olmasına rağmen polis kontrolünden geçerken yaşadığımız sıkışıklık, yaz yoğunluğunun bitmediğini gösteriyordu. Etrafta düzensizlikten de kaynaklı bir gerilim vardı; bir de OHAL durumları tabii. Bizi Ada’ya taşıyacak feribotu beklerken limandaki özensiz yerde havaalanlarından alışık olduğumuz ederi normalin epey üstünde olan çaylarımızı içtik.

Hiçbirşeyin keyfimi kaçırmasına izin vermeyeceğim sözümü kendime hatırlatıyorum. Bu yüzden hemen kıyıda gördüğüm çirkin beton blokları görmezden geliyorum. Aşırı sıcaklardan giderek uzayan ofis günlerinin tasalarını esintiye, onaylamadığım halde tamamladığım yaz okulunun ağırlığını derin Ege sularına bırakıveriyorum. Kaç kez “Oh” çekiyorum içimden. Yaklaşık elli dakika süren kısa deniz yolculuğumuz sonrası tasasız geliveriyoruz Sakız’a.
 

Samimi bir karşılaması var limanın. Yürüyenler, bisikletliler, motorlular ama en çok gölgede oturup gelip geçeni izleyen kahve sakinleri… Oldukça kolay ve uygun bir araç kiralıyoruz yeniden. Bize yardımcı olan bayanın arabayı teslim edeceğimizde “anahtarını paspasın altında, limana bırakıverin” deyişi, bana Bodrum’da, kunduracı dedemin kapısının önüne devirdiği sandalyesiyle dükkanını kapatmadığı, komşuya geçerken evlerimizi kilitlemediğimiz günleri hatırlatıyor. Geçen yıl Rodos’a gittiğimizde de internetten ayırttığımız otele “çiçekliğin altındaki anahtarı alarak girdiğimizi” anımsıyorum. Demek adalarda işler, hala bu güven çerçevesinde sürdürülebiliyor; ne güzel!

Sakız’da kalacağımız otelin otantik olmasını istemiştim. Bilgisayar ekranında gördüğüm kadar güzel olup olmadığı heyecanıyla batıya doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde ertesi gün oğlumun pilotlara el sallayacak kadar samimi ve yakın uçak fotoğrafları çekebildiği havaalanını görüyoruz. Spotting meraklıları için ideal olan küçük havalimanı, yaz dönemlerinde daha aktifmiş. Sonradan bazı arkadaşlarımın buradan Yunanistan’ın diğer kentlerine daha rahat ve ucuz uçtuklarını öğreniyorum.

Otele yaklaştığımız kıvrımlı yol, bana biraz Bitez’deki narenciye bahçeleri arasındaki eski dere yatağını anımsatıyor. Karşımıza çıkıveren sundurmalı beyaz yapı, kalacağımız otel; Topakas House. Gerçekten de özgün olan konağın kendisi kadar insani ölçekteki avlusu da bizi büyülüyor. İçi çivit mavisi havuz, kuyu ve üzerindeki su değirmeni beni, anneannemin “çeyizlerimi bile satarak almıştık” dediği ve halen korumaya çalıştığımız mandalin bahçemize götürüyor.
 


Topakas

İngiliz çamının gölgesine oturtuluyoruz nazikçe, otel sahibemiz Eleni tarafından. Önce “ne güzel bir aile” diyor İngilizce; sonra Türk olduğumuzu anlayıp “hoşgeldiniz” diyor kendi dilimizde. Arkasından buz gibi suyun içinde mastika ikram ediyor. Otelin onsekiz, avludaki çeşmelerin ise ondördüncü yüzyıla ait olduğunu söyledikten sonra şimdilerde ekmek kapısı olan aile yadigârı yapının geleceğinden kaygılı olduğunu aktarıyor. Esmer sempatik kadın, tatilimizi en verimli nasıl geçirebileceğimizi de anlatıyor haritalar üzerinden. Kısıklığı elinin altındaki sigara paketine bağlı olduğu anlaşılan ilginç tondaki sesi, bu huzurlu mekânda “çok mutlu değil mi ki acaba” diye düşündürtüyor.

Daha sonraki günlerde Eleni ve ailesini, her akşam bahçedeki yemek masalarında gürültülü bir sohbet içinde buluyoruz yanlarındaki iki köpekleriyle. Her ne kadar otelin temizlik işlerini bizde olduğu gibi yabancı uyruklu bir bayan yapsa da, hemcinsimin yükünün ağır olduğunu hissedebiliyorum. Ertesi sabah paslanmış çeşmeyi kapatamadığımızdan her yeri su bastığında tüm soğukkanlılığını koruyor. Her adada görülen su yoksulluğunun bu tür tesisat sorunlarına neden olduğunu söylüyor. Yani hem iş kadını, hem ev kadını olan becerikli Eleni, Sakızlılar’ın sadece misafirperver değil, mücadeleci bir yapıya da sahip olduklarını bize ispatlıyor.

Eleni’ye göre bu Ada’nın en büyük özelliği, sayıları altmıştan fazla olan köyleriymiş. Hepsini görmemiz mümkün olmasa da, yola çıkınca planladığımızdan daha fazlasını gezebileceğimizi farkediyoruz. Hedeflediğimiz ilk köye gitmeden önce UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki Nea Moni Manastırı’na yöneliyoruz. Dar, kıvrımlı ama bakımlı yollardan yükselirken Sakız’ın en ulaşılmaz tepe noktalarından birindeki korunaklı yapı, yeşillerin arasından görülüyor. Bizans sanatının örneklerinden olan manastır, rahipleri öğle tatilinde olduğu için İstanbullu ustalarca yapıldığı söylenen mozaiklerle kaplı içini bizden saklıyor.


Nea Moni Manastırı

Hayal kırıklığımızın üzerine açlığımız ekleniyor biraz sonra. Karşımıza çıkan ilk köyde güzel bir şeyler yiyebileceğimizi düşünüyoruz. Ada’nın güneyinde yer alan Avgonima’nın meydanında buluveriyoruz kendimizi. Kıbrıs’taki hem kahvehanelerden hem de evlerden gözümüzün aşikâr olduğu hasır sandalyeler, arabalar yanaşmasın diye meydanın ortasına konmuş. Küçük lokantadan gelen güzel kokular, meydana yüz veren yan evin duvarının önündeki mangaldan geliyor. Domuz mu keçi mi olduğunu anlayamadığımız koca bir et parçası ve yanında da kokoreç çevriliyor. Önce her sofranın olmazsa olması “Greek Salad” geliyor masamıza. İri kıyılmış taptaze sebzelerden oluşan, üzeri feta peynirli ve bol zeytinyağlı salata yanındaki kızarmış ekmeklerle benim için tek başına bir öğün. Özenle servis edilen diğer yemekler de hep bizim oralardan tanıdık; dolma, musakka, cacık…
 


Avgonomi

Yemek sonrası üzerimize çöken miskinliğimize yenik düşmeden sokakları keşfetmeye çıkıyoruz. Kollarınızı açtığınızda parmak uçlarınızın değdiği genişlikteki sokaklar bunlar. Evleri de, bahçeleri küçük ama hep özenli. Hepsi son derece sakin olan mekânların “yaşayanlarını da yaşananlarını da” yine merak ediyorum. Adaların kaderinde olan bir şey bu; göç sorunu. Gençler, denizlerle çevrilmiş yurtlarını belki de hiç dönmemek üzere terkediyorlar. Artık biz de bırakıp gitmek zorundayız bu şirin köyü. Ama ayrılırken yakın bir arkadaşımızı ziyaret etmiş gibi mutlu ve huzurlu hissediyoruz kendimizi.

Avgonima’dan hemen sonra sarp bir kayalık tepe üzerinde, ismi “geçitsiz, aşılmaz” anlamına gelen köyü görüyoruz uzaktan. Kayalıklarla aynı renkte olan Anavatos’u, coğrafyasından ayırmak mümkün değil. “Buradan sonraya çıkarsanız risk size aittir” uyarısına pek aldırmadan taş yapıların böyle bir topoğrafyaya nasıl inşa edilmiş olduğuna şaşarak tırmanıyoruz. İçlerinde incir ağaçları bitmiş, küçük açıklıklı, kimi tonozlu evler, terkedilme hikâyelerini saklıyorlar sanki yıkık duvarlarının arkasında. Rivayete göre Sakız’daki bir ayaklanmanın bastırılmasında Osmanlıların buraya ulaşmasıyla köye sığınmış halk, uçurumdan aşağıya atlamış.
 


Anavatos

İşte biz de tahminen bu dramın yaşandığı dik yokuşun sonunda, o sınırdayız. Önünüzü göremediğiniz o noktada içimiz ürperiyor biraz. Kentin yüksekliği mi, yalnızlığı mı, yoksa gizemi mi yüreğimizi sıkıştıran? Şu an neredeyse hiç hayatın olmadığı Anavatos, bizdeki Kayaköy’ü anımsatıyor. Hayalet kent, belleğimize yerleşirken içimizde karışık duygular yaratıyor.

Günlük turumuzu tamamladığımızı düşünürken rastgele bir köye daha sapıyoruz. Meydanındaki kahvede oturan birkaç aileyi saymazsak oldukça sakin olan Vessa, yeni elden geçtikleri belli olan pansiyonlarla dolu. Sokakbaşlarında oturan oldukça yaşlı kadın ve erkeklerin selamlarını alıyoruz. Asıl görevleri yığma yapıların birbirine iki sıkı dost gibi destek vermesi olan tonozlu geçişler, temiz sokaklarda sizi sürekli gölgede gezdiriyor. Tanıdık çiçeklerle renklenmiş evlerin zarif cephelerini yine hayranlıkla fotoğraflıyoruz.
 


Vessa

Otele geldikten hemen sonra yorgunluğumuzu umursamadan yeniden dışarıya çıkıyoruz. Neredeyse bomboş olan bir kıyı lokantasında, deniz ürünü ağırlıklı yemeğimizi yiyoruz. Bu loşlukta, Türkiye’nin en turistik beldelerinden biri olan Çeşme, karşıdan daha da parıldıyor. Tüm sırtları tutmuş olan yeni gözdemiz rüzgar değirmenlerinin kırmızı ışıkları ise ateş böcekleri misali bir yanıp bir sönüyor. Hala dimdik ayakta olan Ada’nın tarihi yel değirmenlerine nispet yapar bir halleri var. Acaba buradaki eski değirmenleri de bizdeki yeniler gibi yabancılar mı kurup işletiyordu o yüzyıllarda?

Bu arada unutmadan Sakız’ın simgeleri haline gelmiş yel değirmenlerinden söz etmeliyim. Tabakika bölgesi’ndekiler, Yalıkavak ve Gümbet’teki yel değirmenlerini hatırlatıyorlar bana. Ayrıca Ege’ye uzanan buruncuklar üzerinde tek başlarına duranlar da var. Ada’yı bekleyen gözcüler gibi olan şövalye duruşlu bu yapılar, Sakız’ı korumaya yetmemiş anlaşılan.

2012 yılında televizyon önünde haberlerde izlediğimiz “Sakız tarihinin en büyük felaketlerinden biri” olan yangının şiddetini şimdi daha iyi anlıyoruz. Ada’nın neredeyse beşte birinin yandığı bu büyük yangından sonra daha yakın tarihliler de olmuş. Yangınlara kurban gitmiş ağaçların siyah gövdeleri sanki birer mezar taşı gibi duruyorlar sırtlarda. Önceleri bu bölgenin ne kadar yeşil ve verimli olduğunu tahmin ederek insanın içi sızlıyor. Türkiye’de de çıkan ya da çıkartılan yangınlar, nice canları almaya ve nice canlıları yerinden etmeye devam ediyor. En son bildiğimiz haritadan silinen Muğla’nın Zeytinköy’ü değil mi?

Akşam yemeğinin ardından halen çok hareketli olabileceğini düşündüğümüz Hora’ya geliyoruz. Haklıymışız; kent merkezi capcanlı. Hem araç, hem yaya kalabalığı inanılmaz. Çok büyük bir feribot, Mikonos’a hareket etmek üzere adeta gürlüyor limanda yolcularını toplamak için. Bu Ada’nın en önemli özelliklerinden birinin çok eskilere dayanan denizcilikteki gücü olduğunu söylüyor eşim. Ünlü kâşif Kristof Kolomb’un bu Ada ile olan ilişkisi üzerine olan sınırlı bilgilerimdeki şüphemi, Adalılar’ın deniz ticaretindeki başarılarına dayandırarak azaltıyorum.

Kent merkezi’ndeki bu yoğunluk, uzun günün ardından bize çok geliyor ve sakin otelimize dönmeyi tercih ediyoruz. Aydınlatılınca daha da büyülenen bahçesinde, yıldızları seyrederek gündüz çektiğimiz fotoğraflara bakıyoruz. Sofaya açılan odamızın yeşil ahşap panjurlu kapısı önünde çektirdiğimle eski profil resmimi değiştiriyorum ilk. Kapağa da kızımın düzenlediği fotoğrafımı koyuyorum daracık sokaktaki melek olmuş halimi. Sonra herkes gibi kendi akranlarımla paylaşıyorum Sakız beğenilerimi. Sabah kimse uyanmadan çevreyi keşfedeceğim için basit ama temiz odamıza erkenden çekiliyorum. Rüyamda kanatlanıp uçarak gezmeye devam ediyorum Sakız’ı.

Etiketler

Bir yanıt yazın