Samsun Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası, Kültür Merkezi ve Cami Kentsel Tasarım ve Mimari Proje Yarışması'nda haksız bir şekilde diskalifiye edilen proje hakkında yazı.
Türkiye mimarlık ortamında yarışmalar, genç pratiklerin sesini duyurabildiği, fikirlerin eşit koşullarda yarıştığı ve mimarlık alanında nitelikli tartışmaların ortaya çıkabildiği en demokratik zeminlerden biri olarak kabul edilir. En azından öyle olması beklenir.
Ancak çoğu zaman iyi niyetle girilen bu süreçler; şartnamelerdeki belirsizlikler, idarelerin kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesi ve jürilerin değerlendirmelerinde mimari niteliğin önüne geçen biçimsel yaklaşımlar nedeniyle yarışmacılar açısından ciddi hayal kırıklıklarına dönüşebilmektedir.
Geçtiğimiz ay sonuçlanan Samsun Büyükşehir Belediyesi Hizmet Binası, Kültür Merkezi, Cami, Kentsel Tasarım ve Mimari Proje Yarışmasında, 72508 rumuzlu (26 numaralı) ekibimiz olarak yaşadığımız süreç, bu sorunların somut bir örneğini oluşturuyor.
Bu yazıyı yalnızca uğradığımız haksızlığı kayıt altına almak amacıyla değil; yarışma kültürünü zedeleyen biçimsel yaklaşımları, şartnamelerdeki belirsizliklerin yarışmacılar üzerinde yarattığı sonuçları ve değerlendirme süreçlerindeki tutarlılık sorunlarını mimarlık kamuoyunun dikkatine sunmak amacıyla yayınlamak istedim.
Yarışmanın ölçeği ve program yoğunluğu, aylar süren, çok disiplinli ve son derece yoğun bir fiziksel ve zihinsel çalışma gerektiriyordu.
Biz de bu süreci tüm ciddiyetimizle yürüttük:
•İki aşamalı yarışmanın ilk aşamasında 8 adet A0 pafta,
•İkinci aşamasında ise detaylandırılmış 15 adet A0 pafta ve 70 × 100 cm boyutlarında büyük bir maket hazırlayarak teslim ettik.
Böylece jürinin önünde toplam 23 adet A0 paftadan oluşan kapsamlı bir mimari çalışma, aylar boyunca ortaya konan mesleki emek ve büyük ölçekli bir maket bulunuyordu.
Süreç, jüri tutanaklarına yansıdığı şekliyle oldukça çarpıcı bir biçimde ilerledi.
İkinci aşamada yer alan ve aralarında Faruk Bozkurt Gürsoytrak, Semra Uygur, Prof. Dr. Derya Oktay, Alişan Çırakoğlu, Can Kubin, Ergün Tercanlı ve Cemil Aktaş‘ın bulunduğu asli jüri heyeti, projeleri değerlendirdi ve projemizi 3. Mansiyon ödülüne layık gördü.
Projemiz, kimlik zarfları açılmadan önce kentsel bağlamı, mimari yaklaşımı ve mekânsal çözümleri üzerinden değerlendirilmiş ve ödül grubunda yer almıştı. Ancak kimlik zarflarının açılmasının ardından ekibimizin mesleki dağılımına ilişkin bir sorun gündeme geldi:
Ekibimizde yer alan şehir plancısı ve peyzaj mimarı, ekip formunda “müellif” yerine “danışman” olarak belirtilmişti.
Sonuç olarak, değerlendirme sürecinde ödüle layık görülen projemiz, kimlik zarfının açılmasının ardından yarışma dışı bırakıldı.
Başka bir ifadeyle; günlerce değerlendirilmiş, mimari ve kentsel niteliği üzerinden ödül grubuna alınmış, 23 A0 pafta (Bunu sürekli vurguluyorum çünkü bu zamana kadar bir yarışma projesinde en çok teslim ettiğim pafta sayısı) ve oldukça büyük bir maketle temsil edilen bir proje, kimlik bilgilerindeki mesleki unvan tanımlaması üzerinden diskalifiye edildi.
Burada temel soru şudur:
Şartname, şehir plancısı ve peyzaj mimarının ekip içerisinde mutlaka “müellif” olarak tanımlanmasını açık ve bağlayıcı biçimde zorunlu kılıyor muydu?
Bizim ve üzerine konuştuğumuz birçok meslektaşımızın değerlendirmesine göre hayır.
Şartnamenin 7. maddesinde, ekipte en az bir mimar, bir şehir plancısı ve bir peyzaj mimarının bulunmasının zorunlu olduğu belirtiliyordu. Ancak bu disiplinlerin ekip içerisinde hangi unvanla —müellif veya danışman olarak— yer alması gerektiğine ilişkin açık ve kesin bir düzenleme bulunmuyordu.
Dahası, soru-cevap sürecinde katılımcıların benzer konulardaki sorularına idare tarafından verilen yanıtlar da bu ayrımı netleştirmedi ve konu belirsizliğini korudu.
Kimlik zarfımızda ise;
• Ekibimizdeki şehir plancısı ve peyzaj mimarına ait TMMOB Oda Tanıtım Belgeleri eksiksizdi.
• Her iki ekip arkadaşımızın da yarışma şartlarını ve ekip temsilcisini kabul ettiklerine ilişkin ıslak imzalı belgeleri teslim etmişti.
• Daha önemlisi, her iki disiplin de projenin kentsel tasarım kararlarında, raporlarında ve paftalarda ortaya konan mekânsal yaklaşımda fiilen görev almış ve projeye katkı sağlamıştı.
Dolayısıyla burada tartışılması gereken yalnızca bir formdaki “müellif” veya “danışman” kelimesi değildir. Asıl mesele, şartnamede açıkça tanımlanmamış bir ayrımın, yarışmacının aleyhine olacak şekilde sonradan bağlayıcı bir koşul olarak yorumlanmasıdır.
Yarışma Yönetmeliği’nin 30. maddesinde, bir projenin yarışma dışı bırakılabilmesi bakımından uyulması zorunlu hususların şartnamede açıkça belirtilmesi gerektiği yönündeki düzenleme de bu tartışmayı daha önemli hale getirmektedir.
Şartnamede açıkça tanımlanmamış bir hususun, değerlendirme sürecinin sonunda yarışma dışı bırakma gerekçesine dönüştürülmesi; yarışmacıların yarışma koşullarını önceden öngörebilmesi ve eşit koşullarda yarışabilmesi ilkeleri açısından ciddi bir soru işareti yaratmaktadır.
Üstelik ikinci aşamaya kalan 10 projeden birinin çekilmesinin ardından yarışmaya devam eden 9 projeden 2\’sinin benzer nitelikteki unvan ve belge sorunları nedeniyle elenmiş olması, meselenin yalnızca tek bir ekibin yaptığı münferit bir hatadan ibaret olmadığını düşündürmektedir.
9 projenin 2’sinin, yani yaklaşık %22’sinin bu tür biçimsel nedenlerle yarışma dışı kalması, şartnamedeki tanımların ve uygulamanın yarışmacılar açısından yeterince açık olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Meselenin daha da dikkat çekici tarafı, değerlendirme sürecinde farklı şartname hükümlerine ne ölçüde aynı hassasiyetle yaklaşıldığı sorusudur.
Şartname ve soru-cevaplara göre ihtiyaç programında verilen toplam inşaat alanının, tanınan %10 toleransla birlikte azami 82.280 m² olması öngörülüyordu.
Ödül alan projelerin açıklanan alanlarına bakıldığında ise şu rakamlar ortaya çıkıyor:
Proje alanı 82.280 m² azami alana göre fark
1. Ödül 102.640 m² yaklaşık %24,7 fazla
1. Mansiyon 86.643 m² yaklaşık %5,3 fazla
3. Ödül 85.202 m² yaklaşık %3,6 fazla
4. Mansiyon 84.402 m² yaklaşık %2,6 fazla
Burada elbette alan kriteri ile ekip tanımlamasının hukuki ve teknik olarak aynı nitelikte olmadığı söylenebilir. Ancak yarışmacılar açısından ortaya çıkan temel soru değişmiyor:
Şartnamede açıkça tanımlanmamış bir ekip unvanı ayrımı, yarışma dışı bırakma sonucunu doğuracak kadar katı biçimde uygulanırken; yine şartname ile belirlenen toplam inşaat alanına ilişkin sınırların aşılması ödül verilmesine engel olmamışsa, bu iki farklı uygulamanın gerekçesi nedir?
Özellikle birinci ödül alan projenin açıklanan toplam inşaat alanının, 82.280 m² olarak ifade edilen azami değerin yaklaşık 20.360 m² üzerinde olması, değerlendirme kriterlerinin uygulanma biçimi açısından açıklanmaya muhtaç önemli bir husustur.
Buradaki itirazımız, herhangi bir projenin mimari niteliği hakkında değildir. Mesele, aynı yarışmada farklı şartname hükümlerinin hangi ölçütlerle bağlayıcı, hangilerinin ise esnek kabul edildiğinin açıklanabilir ve tutarlı olması gereğidir.
Sorun yalnızca jüri kararlarıyla sınırlı da değildir.
Yarışma şartnamesinin 21. maddesi uyarınca ikinci aşamaya kalan ekiplere verilmesi gereken 150.000 TL tutarındaki ön ödemenin yapılmadığını görüyoruz.
Aynı şekilde, şartname gereği idare tarafından karşılanması taahhüt edilen yer görme ulaşım bedelinin de ödenmemiş olması, yarışma sürecinin diğer önemli sorunlarından biridir.
Burada ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir:
Yarışmacıdan; aylar süren bir çalışma yürütmesi, onlarca pafta hazırlaması, büyük ölçekli bir maket üretmesi ve şartnamenin her satırını eksiksiz biçimde yorumlaması beklenirken, idarenin kendi şartnamesinde açıkça üstlendiği ödeme yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi kabul edilebilir bir durum olarak görülebiliyor.
Bu yaklaşımın yarışmacılar açısından sürdürülebilir ve hakkaniyetli bir yarışma ortamı oluşturmadığı açıktır.
Biz, idare ve jüri nezdinde resmî itirazımızı yaptık ve hukuki haklarımızı sonuna kadar arayacağız.
Ancak bu mesele yalnızca 72508 rumuzlu ekibin bir ödülün kaybedilmesine ilişkin kişisel hak arayışı değildir.
Asıl mesele, Türkiye’deki mimari proje yarışmalarının nasıl yürütüldüğüdür.
Jüriler, yarışmacıların aylar boyunca ortaya koyduğu emeği ve mimari niteliği değerlendiren kurullar olarak mı hareket etmelidir, yoksa şartnamede açıkça tanımlanmamış biçimsel ayrımlar üzerinden projeleri yarışma dışı bırakma yoluna mı gitmelidir?
Şartnamelerdeki eksik ve muğlak ifadelerin sonuçları yarışmacıların üzerine bırakılabilir mi?
Bir yarışmacının uyması gereken kuralların açık, öngörülebilir ve yarışmanın başında herkes tarafından eşit biçimde anlaşılabilir olması gerekmez mi?
Ve daha önemlisi:
Bir yarışmada farklı şartname hükümleri uygulanırken aynı ölçüt ve hassasiyetin bütün yarışmacılar için geçerli olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Yarışmaların nitelikli bir mimarlık ortamı üretmesini istiyorsak, yalnızca sonuçları değil, sonuçlara götüren değerlendirme süreçlerini de tartışmak zorundayız.
Şartnamelerin açık ve öngörülebilir olması, idarelerin kendi yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmesi ve jüri kararlarının tutarlı, şeffaf ve gerekçelendirilebilir bir değerlendirme sürecine dayanması; yarışma kültürünün temel koşullarıdır.
Bizim yaşadığımız süreç, bu koşulların yeniden ve açık biçimde tartışılması gerektiğini gösteriyor.