Twobo Arquitectura tarafından Barselona’da tasarlanan Casa Sota la Mola, aile yaşamını peyzajla ilişkilendiren ve parçalı kütlelerden oluşan monokrom bir konut olarak öne çıkıyor.
Sant Llorenç del Munt i l’Obac Natural Park içerisinde konumlanan Casa Sota la Mola, dağın silüetini yansıtan parçalı kütle kurgusu sayesinde çevresiyle güçlü bir uyum kurarken, doğal peyzaj üzerindeki görsel etkisini de minimum düzeyde tutuyor.
Twobo Arquitectura tarafından tasarlanan proje, ofisin kurucularının çevresel bağlama duyarlı yaklaşımını ortaya koyuyor. Matadepera’da, doğa parkının eteklerinde yer alan ev, bulunduğu çevrenin dikkatli bir analizine dayanarak şekillenmiş ve malzeme ile renk tercihleri sayesinde peyzajın karakteristik kırmızı tonlarıyla bütünleşen bir mimari dil benimsemiş. Sonuç olarak ortaya, aile yaşamını doğanın sakinliğiyle buluşturan ve araziyle bütünleşen monokrom bir konut çıkmış.
Proje, tasarım kalitesine ve mimari bütünlüğe önem veren, iki küçük çocuklu bir aile için geliştirilmiş. Ev sahiplerinden birinin çocukluk yazlarını geçirdiği Matadepera ile kurduğu güçlü bağ, tasarım sürecinin önemli referanslarından biri olmuş. Aile, Avustralya’da geçirdiği on beş yıl boyunca açık hava yaşamını günlük hayatın merkezine yerleştirmiş ve bu deneyimin ardından doğayla yeniden ilişki kurabilecekleri bir yaşam alanı oluşturmak amacıyla Matadepera’yı tercih etmiş.
Proje ofisi bu kişisel hikâyeyi topoğrafyaya duyarlı bir yerleşim ve peyzajla kurulan güçlü bir ilişki aracılığıyla mimariye dönüştürmüş. Tasarımın temelini La Mola’nın siluetiyle bütünleşen parçalı kütle kurgusu ve arazinin kırmızımsı renk paletiyle uyumlu malzeme seçimleri oluşturuyor. Bu yaklaşım sonucunda yapı hem aile için korunaklı bir yaşam alanı hem de peyzajın doğal bir uzantısı olarak işlev görüyor. Proje, mekânsal kurgu, malzeme kullanımı ve deneysel tasarım yaklaşımı açısından Alvar Aalto’nun Muuratsalo Experimental House projesine referans veren tasarım kararları içeriyor.
Tek katlı olarak kurgulanan yapı, kamusal ve özel kullanım alanlarını birbirinden ayıran iki ana hacimden oluşuyor. Birinci hacim, mutfak, yemek alanı ve oturma odasını içeren ortak yaşam mekânlarını barındırırken, ikinci hacim iç avlu etrafında organize edilen yatak odaları ve özel kullanım alanlarını içeriyor. Bu mekânsal organizasyon, farklı iklimsel ve deneyimsel niteliklere sahip iki ayrı yaşam alanı oluşturuyor.
Öğleden sonra güneşinden yararlanacak şekilde konumlandırılan ve peyzaja açılan yüksek hacim sosyal kullanımın odak noktası olarak işlev görürken, iç avluya yönelen daha kontrollü bölüm gölgelik mikroiklim koşulları sağlayarak dinlenme ve mahremiyet gereksinimlerini karşılıyor. Yapının arazi üzerindeki yerleşimi ve yönlenme kararları ise komşu yapıların görsel etkisini sınırlandırırken, çevredeki doğal peyzajla kesintisiz bir mekânsal ilişki kurulmasına olanak tanıyor.
İç mekân tasarımında benimsenen temel yaklaşım, taşıyıcı ve yapısal malzemenin aynı zamanda nihai yüzey olarak değerlendirilmesine dayanıyor. Bu doğrultuda, kırmızı pigmentlerle renklendirilmiş brüt beton tercih edilerek ek kaplama ve bitiş malzemelerine duyulan ihtiyaç en aza indiriliyor. Beton yüzeylerde ahşap kalıp izlerinin korunması, yapım sürecinin izlerini görünür kılarak malzemenin tektonik karakterini öne çıkarıyor.
Bu yaklaşım, mekâna hem dokunsal bir zenginlik hem de zanaatkârlık vurgusu taşıyan özgün bir kimlik kazandırıyor. Volta catalana tekniğiyle inşa edilen kemerli tavanlar ise ana yaşam alanlarının mekânsal organizasyonunu tanımlarken, yapının bütününde süreklilik hissi yaratan ritmik bir strüktürel dil oluşturuyor. Tuğla tonlarındaki tonoz yüzeyler, iç mekâna derinlik kazandırırken malzeme, strüktür ve mekân arasındaki ilişkiyi güçlendiren heykelsi bir atmosfer meydana getiriyor.
Yapının toprak tonlarındaki monolitik yüzeyleri, geniş açıklıklar aracılığıyla iç mekâna taşınan doğal peyzajın yeşil dokusuyla belirgin bir kromatik karşıtlık kuruyor. Renk, malzeme ve doğal ışık arasındaki etkileşim, yapının mekânsal deneyimini şekillendiren temel tasarım unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Ana yatak odasına bağlı banyoda tercih edilen yeşil seramik kaplamalar, kırmızı pigmentli yüzeylerle bilinçli bir kontrast oluşturarak iç mekândaki malzeme paletini zenginleştiriyor. Bu renk ilişkisi, çevredeki meşe ağaçlarının tonlarını iç mekâna taşıyarak yapı ile doğal çevresi arasında kurulan görsel ve kavramsal sürekliliği güçlendiriyor.
Araziyle bütünleşme yaklaşımı yalnızca iç mekân organizasyonunda değil, dış mekân tasarımında da belirleyici bir rol üstleniyor. Ana yatak odasına bağlı iç avluda, kazı sürecinde ortaya çıkan doğal kaya oluşumu korunarak tasarımın mekânsal kurgusuna entegre edilmiş. Peyzaj düzenlemelerinde ise mevcut bitki örtüsüne minimum müdahale edilmiş, arazi yalnızca yapının yerleşimi için gerekli ölçüde düzenlenerek doğal karakteri büyük ölçüde korunmuş.
Proje ekibi, yapının topoğrafyanın doğal bir uzantısı olarak algılanmasını sağlayan bir mimari dil geliştirmiş. Değişken arazi yapısı, kontrollü açıklıklar ve mevcut bitki dokusu ile kurulan ilişki, yapının çevresiyle bütünleşmesini güçlendiriyor. Proje, mevcut meşe ve holm meşelerinin sağladığı gölgelik alanlar ile Akdeniz ikliminin yoğun güneş ışığını dengeli bir biçimde bir araya getirerek aile yaşamını doğal çevreyle bütünleştiren sakin ve bütüncül bir yaşam ortamı sunuyor.
