Mansiyon, Ankara Keçiören Belediyesi Fatih Stadı Alanı Tasarımı Fikir Projesi Yarışması

Mansiyon, Ankara Keçiören Belediyesi Fatih Stadı Alanı Tasarımı Fikir Projesi Yarışması

Murat Sönmez, Öykü Serra Biriken, Fatma Nur Gökşin, Aykut Nesne, Hilal İlayda Lüy ve Nesli Naz Aksu tarafından "Ankara Keçiören Belediyesi Fatih Stadı Alanı Tasarımı Fikir Projesi Yarışması" için tasarlanan proje, mansiyon ödülü kazandı.

Proje Raporu:

“Doğa dışarıda bir yer değildir. Hava solurken, yemek yerken, yürürken — doğa hep içerimizdedir ve etrafımızdadır. Onu kaybetmedik; onu görmeyi unuttuk.” – Timothy Morton, Dark Ecology, 2016

1. Giriş

Bu tasarım mimarlığın bir nesne üretmek yerine bir davet kurduğu; doğanın insanı ve kenti sarabilmesi için zemin hazırladığı, olanaklılıklar tanımladığı bir strateji üzerine geliştirilmiştir. Bu strateji sarmaşığın çeliği sarmalamasını, otun betonu kırmasını, ağacın tribünü kucaklamasını mümkün kılmak içindir. Bu tasarımda mimari tamamlanmamış bir nesnedir; doğanın tamamlayacağı bir altyapıdır ve kişileri, eylemleri ve zamanı tanımlayan bir bütün sunar.

Braiding Sweetgrass (2013)’te Robin Wall Kimmerer bitkileri birer özne olarak tanımlar: sarmaşık nereye uzanacağını seçer, köksap nereyi delip geçeceğini bilir. Bu tasarım o özneliği mimari ölçeğe taşır — bitkiyi dekor veya doğanın taklidi olarak değil, insanla kenti kaybettiklerini yeniden bulmaları için bir araya getirmeye aday bir içerik üreticisi olarak görür ve kabul eder.

Timothy Morton ise Dark Ecology (2016)’da insan ile doğa arasındaki ayrımın yapay olduğunu gösterir: doğa “dışarıda” bir yer değildir, biz onun içindeyizdir. Türkiye kentlerinin son elli yılı bu ayrımı mimari bir politikaya dönüştürmüştür: artık kentlerimizde doğa dışarıda görünen bir haldir ve doğada olmak kentten uzaklaşmak demektir. Bu tasarım bu sınırın yıkılmasını; kent ile doğanın birbirini dışlayan halleri yerine bir arada olmanın mekânsal ve yapısal koşullarını sunar.

2. Kentin Eleştirisi

Rem Koolhaas, Junkspace (2002)’de çağdaş kentin ürettiği mekânı tanımlar: anlamsız, tüketici, kendini sürekli yenileyen ama hiçbir zaman derinleşmeyen bir artık mekân. Türkiye kentleri doğa ile insan yapımı arasındaki ayrımı inşa ederken doğayı, kültürü ve bağlamı yok saydı. Kentler mekânlarını kurarken yalnızca ekonominin duyarlılıkları belirleyici bir veri oldu; kentin ve kentlilerin değerler kümesine yer açmak bir yana, var olan değerlerin aşınmasına zemin hazırlandı. Bu süreçte kentlerimiz birkaç şeyi bütünüyle ortadan kaldırdı: kamusallık, kültürel farklılık ve doğa.

Kamusallık ranta boyun eğdirildi, kültür betonun altında kaldı, doğa ise onu taklit eden ve gerçeği ile ilişkisiz olan her ne varsa ona — parkı olmayan, yeşili olmayan, ağacı olmayan, araçların hayatın önüne geçtiği kentlere — terk edildi.

Bugün doğayla iç içe geçmiş bir kentten söz etmek güçtür. Özellikle yapılaşması hızlı ve kuralsız olmuş Ankara gibi kentler için kentsel mekânın niteliğini yeniden kurmak ve doğayı kendi doğallığında üretmek neredeyse olanaksız görünmektedir. Bu bağlamda bu tasarım doğayı kent içinde mimarlık aracılığıyla yeni bir formda yeniden üretmeyi seçer. Doğanın kentsel mekânda var olabilmesi için yapay bir iskelet kurma stratejisi bu seçimin zorunlu sonucudur: ağaçlar, sarmaşıklar, çalılara ve yer örtücüler kent içine dahil olduklarında kendi büyümeleri ve varlıkları için yapay olana — bir çatıya, bir duvara, bir omurgaya — ihtiyaç duyarlar. Mimari bu ihtiyacın karşılığıdır.

Doğa bugün artık insanın bilinçli müdahalesi olmadan kent içinde kendi başına büyüyemez, gelişemez. Kentsel zemin buna izin vermez: beton, asfalt ve yapılaşma doğanın tutunabileceği her aralığı kapatmıştır. Bu nedenle mimarlık rant üretmek yerine kamusallık ve doğayı üreten durumlara da yatırım yapmak durumundadır. Doğayı kentten dışlayan bir yapım anlayışının sürdürülmesi, içinde yaşanabilir bir kent kurmayı giderek olanaksız kılacaktır. Bu tasarım bu zorunluluğu kabul eden ve mimarlığı doğanın kente yeniden dahil olmasının aracına dönüştüren bir öneridir.

3. Kentsel Müdahaleler: Eksiltme ve Doldurma

Keçiören’in Fatih Stadı çevresindeki kentsel doku sıkışık ada düzeni, trafiğe terk edilmiş caddeler ve kamusallığı olmayan yüzeylerden ibarettir. Bu tasarım doğayı kent içinde yeniden üretmek için öncelikle eksiltmeler ve doldurmalar yapmayı zorunlu görür. Eksiltme ve doldurma, kenti kültürel katmanlarında ve gündelik yaşantısında yeniden var etmeye zorlayan bir içerik üretiminin koşuludur. Böylece doğa ile kentli arasında karşılıklı bir etkileşim ve olanaklılık kurulur.

Tasarım önerisinin temel mekân kurucu eylemi olan eksiltme diyalektiği dört somut müdahaleyle işler. İlki: Fatih Stadı ile Gökçek Parkı arasında uzanan Bursa Caddesi kısmen yayalaştırılarak eksiltilir; iki alan arasındaki kentsel kopukluk onarılır ve kesintisiz bir kamusal büyüklük elde edilir. İkincisi: Fatsa ve Fındıklı sokakları yeniden ölçeklenerek alanın bütünlüğünü parçalayan araç trafiği düzeni yeniden kurgulanır; 4421 ve 4423 numaralı adalar ikiye bölünerek Fındıklı Sokağın Kızlarpınarı Caddesi ile doğrudan bağlantısı sağlanır. Üçüncüsü: Fatih Stadının güney ve doğu tribünleri ciddi biçimde eksiltilerek alanın kentle ilişkisi güçlendirilir; batı ve kuzey tribünleri ise korunur ve doğa ile kentli ilişkisini beslemek üzere yeniden üretilir. Dördüncüsü: tasarım alanı çevresindeki seçili yapılar eksiltilerek doğanın kentle kuracağı ilişki için gerekli açıklık ve süreklilik zemini hazırlanır.

4. Mimari Strateji ve Mekânın Kurulumu

4.1. Korunan Tribünler

Eksiltme seçici bir eylemdir. Bu tasarım güney ve doğu tribünlerini eksiltirken batı ve kuzey tribünlerini özenle korur ve kamusallık ile eylem olanakları sağlamak amacıyla yeniden doldurur.

Korunan tribünler, geçmişte futbol maçlarına ev sahipliği yapmış bu zeminde doğaya yönelik olarak tasarlanmış içeriğin izlenmesine ve kent kotundan koparak farklı bir zamana geçişe aracılık eder. Burada izlemek aktif bir durma biçimidir: zeminde olan her ne varsa ona tanıklık etmek, orada gözlemci olarak bulunmak içindir.

Tribün basamakları çeşitli bitki öbekleriyle doldurulmuştur. Beton yüzeyleri örten bu bitkiler doğanın yapının içine sızdırılmasıdır. Böylece tribün hem alanda geçen kolektif zamanın taşıyıcısı hem de doğanın sarındığı yeni bir kentsel zemin olur. Bellek ile doğa aynı yüzeyde, eş zamanlı var olur.

Kimmerer’in aktif bitki tanımı burada doğrudan devreye girer: tribüne entegre edilen bitkiler kendi büyüme yolunu seçer, kendi yönelimini belirler, kendi zamanında hareket eder. Mimari ve kentliler ona yalnızca bir ortam sunmuştur; gerisini bitki tamamlar. Bir futbol maçının anlık ve yoğun toplumsal etkileşimi yerini doğayı izleyen insanların oluşturduğu daha sakin ve yalın bir hale bırakır. Tribün sabit bir nesne değil, değişen doğanın tanıklığına imkân tanıyan bir kentsel zemin haline gelir.

4.2. Süper Zeminler — Kent ile Açık Büfe Doğa Arasındaki Eşik Alanlar

Dört bölgeyi çepeçevre saran lineer eylem zeminleri kentin kaotik akışı ile doğanın sakin büyüklüğü arasında bir geçiş zamanı ve arınma alanı kurar. Bu eşikler birer filtredir: kentlinin dışarının yoğunluğundan sıyrılarak içerideki doğa ile temas kurabileceği bir geçiş ritmi sağlarlar. Eşik zeminlerin içinde kalan boşluklarda ağaç öbekleri, çiçek bahçeleri, su zeminleri ve yer örtücüler lineer bir parselasyon düzeninde birbirini izler. Parselasyon betona değil bitkiye ayrılmıştır — kentsel arsa mantığının tersine çevrilmesidir.

4.3. Futbol Sahasından Açık Büfe Doğaya

Morton’ın doğa anlayışı doğrudan bir mekânsal öneri barındırır: doğa “gidilecek” bir yer değil, “içinde olunan” bir durumdur. Bu tasarım Keçiören’in kalbinde, sıkışık kentsel dokunun tam ortasında, o durumu yeniden üretir. Alanın odak tasarımı Açık Büfe Doğa olarak tanımlanmıştır. Farklı bitki türleri, çiçekler ve ağaçlar alana bina parseli büyüklüklerinde adacıklar halinde serpilmiştir. Tıpkı açık büfede olduğu gibi seçim serbesttir, sınır yoktur: bir ağacın altında oturmak, çiçek tarlasından geçmek, su yüzeyinin kenarında durmak, çime uzanmak, bir meyve ağacının meyvesini tatmak. Bu tasarım bu eylemleri önceden tasarlamaz; onları mümkün kılar. Mimari dikte etmez, davet eder.

Bu alanın oluşturduğu peyzaj, bitkiler aracılığıyla lineer ve doğrusal ilerleyen zamana bir meydan okuyuş olarak da nitelendirilebilir. Jay Griffiths, Tik Tak Zamana Kaçamak Bir Bakış (1999)’ta kent içinde yaşadığımız zamanın mekanikleştirilmiş bir zaman olduğunu gösterir: takvim, saat ve program ile lineer işler hale getirilmiş, endüstriyel sistemin içinde doğanın döngüsel ritmi bastırılmıştır. Griffiths buna karşı “vahşi zaman” doğanın kontrol edilemeyen, mevsimlerin ve büyümenin ritmine göre işleyen zamanını önerir. Bu tasarım zamanı matematiksel olmaktan çıkarmayı ve Griffiths’in tanımladığı anlamda daha döngüsel ve algısal hale getirmeyi dener.

Bitkiler ve ağaçlar bu dönüşümün araçlarıdır: sisteme ait zamandan bağımsız, başka bir zaman algısını kentliye sunarlar. Vişne mevsimini, gelinciklerin açmasını, ayva mevsimini, yaprak dökümünü fark etmek bizi doğrusal zaman döngüsünden çıkararak farklı bir algıya taşır. Yaban kirazlarının çiçek vermesi ve sonra kızarması, sararan yaprakların dökülmesi, ilk tomurcukların belirmesi, her bir bitki ve meyve kentliye sisteme ait olmayan bir zamanı anlatır. Doğa kokteyli olarak tanımlanan ve bütünüyle mimarlık aracılığıyla yeniden üretilen bu aralık, bu sayede kentin matematik zamanına karşı durmanın mekânsal zemini olur.

4.4. Lineer Konstrüksiyon

Tasarım stratejisinin mimari omurgası, tüm alanı kuzey-güney yönünde tarayan, 6 metre genişliğinde, yaklaşık 100 metre uzunluğunda ve zeminden 4 metre yüksekte askıya alınmış çelik bir konstrüksiyondur. Altında kamusal programlar barındırır; üstünde sarmaşık, mevsimsel çiçekler ve asma güller çelik yüzeyleri sarar. Yapı zamanla görünmez hale gelir — çelik, bitkinin altında kaybolur. Bu kayboluş bir tasarım hatası değil, bu önerinin doruk noktasıdır: mimari doğanın içinde eriyerek amacını tamamlar.

4.5. Doğa Üniteleri

Doğa üniteleri, mimarlığın zorla yok ettiği doğayı bir çeşit zorlamayla geri kazanma çabasıdır. Kent, beton ve asfalt aracılığıyla doğanın tutunabileceği her aralığı kapatmıştır; doğa üniteleri bu kapanmaya karşı açılan yapay gediklerdir. Kendi elektriğini üreten, üzerinde kuş yuvaları ve bitki öbekleri barındıran, sarmaşıkların sardığı bu unsurlar, mimarlık aracılığıyla doğanın kente yeniden dahil edilmesinin somut araçlarıdır. Bu anlamda doğa üniteleri salt bir ekolojik jest değil; yapım sürecinin doğaya verdiği zararın mimari ölçekte telafi edilme girişimidir.

Doğa üniteleri mimarinin ve doğanın birbirine katılmasını sağlayan; doğayı kabul eden, onun özelliklerini yapay biçimde üreten ve doğanın mimarlık aracılığıyla canlandırılmasına katkı yapan modüler teknolojik artifaktlardır. Tıpkı bir binanın kullanıcı konforunu sağlayan mekanik sistemler gibi, doğa üniteleri çevrenin konforunu sağlar: bina ile çevre arasında, yapay ile doğal arasında bir denge kuran araçlardır.

Doğa üniteleri çok katmanlı işlevler üstlenir. Rüzgâr ve güneş enerjisinden elektrik üreterek alanın enerji ihtiyacını karşılarlar. Yağmur suyunu toplayarak bina su depolarında biriktirir, su kaynaklarının etkin kullanımını desteklerler. Mevsimlik bitki ve çiçekleri barındırarak doğal bir ortam oluştururlar; topraksız tarım yapılmasına imkân tanıyan sistemleri bünyelerinde barındırırlar. Kuş yuvalarını ve arıcılık düzeneklerini içererek biyolojik çeşitliliği ve kentsel faunayı desteklerler. Fotosentez yoluyla oksijen üretimine katkıda bulunurlar. Ayrıca olağanüstü durumlarda — afet veya felaket sonrası süreçlerde — geçici barınma birimi olarak da kullanılabilecek biçimde tasarlanmışlardır.

Bu işlevler toplamında doğa üniteleri, salt bir estetik veya ekolojik jest olmanın ötesine geçer: kentte doğanın tutunabilmesi için gerekli teknolojik altyapıyı kuran, mimari ile doğayı işlevsel bir ortaklık içinde buluşturan üretken yapılardır. Kimmerer’in aktif bitkisi bu ünitelerin üzerinde kendi özerkliğiyle hareket eder: sarmaşık kendi büyüme yolunu seçer, arı kovanı kendi ritmine göre işler, kuş kendi yuvasını oluşturur. Mimari bu özerkliği engellemez; besler.

5. İşletme Modeli Önerisi

Bu tasarımın önerdiği kamusal alan, kendi kendini finanse eden bir işletme mantığı üzerine kurulmuştur. Lineer konstrüksiyonun zemin katında konumlanan kafe, kitapçı, sanat galerisi ve fitness salonu gibi ticari program öbekleri uygun koşullarda özel işletmelere kiralanır; üst kotlarda yer alan ortak çalışma alanları, kütüphane ve gençlere yönelik kamusal programlar ise bu kira geliriyle finanse edilir. Böylece ticari olan ile kamusal olan aynı yapı içinde birbirini besler: ticari birimler alanın canlılığını ve erişilebilirliğini artırırken kamusal birimler alanın toplumsal değerini ve kalıcılığını güvence altına alır. Bu model, kamusal alanı bütçe kalemine değil; kendi ürettiği değere dayandıran bir işletme anlayışının mimari karşılığıdır.

Alanın işletme maliyetlerini düşüren yapısal kararlar da bu modelin ayrılmaz parçasıdır. Doğa üniteleri ve lineer konstrüksiyon üzerinde konumlanan güneş panelleri alanın ısıtma ve soğutma enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılar; dışarıdan satın alınan enerji miktarını ve dolayısıyla işletme giderini azaltır. Peyzaj adalarındaki bitkilerin sulanması için yağmur suyu toplama sistemi devreye girer; böylece hem su tüketimi hem de sulama maliyeti düşer. Doğayı ayakta tutmak için harcanan kaynak, doğanın kendi döngüsünden karşılanır. Bu tasarım sonuçta yalnızca mekânsal değil, ekonomik olarak da sürdürülebilir bir kamusal alan modeli önerir: doğayı üreten, kamusallığı finanse eden ve kendi varlığını kendi sağlayan bir yapı.

6. Sonuç

Koolhaas kenti bir artık mekâna dönüştüren süreci ilan eder; Morton doğanın hâlâ burada olduğunu gösterir; Kimmerer bitkinin ve onunla, kuşun, arının, tohumun, sizi beklediğini söyler. Bu üç sesin kesişiminde bu tasarımın mekânsal stratejisi doğar: eksiltme yoluyla açılan boşluğa doğayı doldurmak; geçmişte futbol oynanan zemini bir doğa açık büfesine dönüştürmek, lineer konstrüksiyon ve doğa üniteleri aracılığıyla kentin gündelik yaşantısına doğayı ve eylemi yeniden katmak. Korunan tribünler bellek ile doğanın aynı zeminde yaşamasını; süper zeminler kentsel hayattan doğaya geçişin, Morton’ın deyimiyle, içinde zaten olduğumuz doğayı yeniden fark etmenin, eşiğini önerir.

Tüm bu kararlar bir araya geldiğinde Keçiören’in kalbinde, tasarım alanında, betonun yerini bitkiye, ağaca, dolgunun yerini boşluğa, araçların önüne geçtiği hayatın yerini doğanın içinde olmanın mümkün göründüğü bir kentsel zamana bıraktığı bir kentsel-kamusal mekan ortaya çıkar. Bu tasarım tamamlanmamış bir başlangıç olarak sonuçta, mimarlığın kendi ağırlığından vazgeçtiği ve yapının doğayı tanımladığı, doğanın da yapıdaki eksikliği giderdiği bir zamanı önerir.

Etiketler

Bir yanıt yazın