Meclis-i Mebusan Caddesi’ndeki 35 numaralı bina, yaklaşık 40 yıllık tarihinde birçok kültür-sanat etkinliğine ev sahipliği yapmış. Bu yıl ise 18. İstanbul Bienali’nin duraklarından biri olarak 3 sanatçının eserlerini sanat izleyicisine sunuyor.
Yapımından sonraki ilk yıllarda bir sigorta şubesine ev sahipliği yapmış olan mekan, Superpool’un elinde bir dönüşüm geçirerek 6 yıl boyunca küresel bir kent laboratuvarları ağı olan Studio-X’in İstanbul ayağına ev sahipliği yapmış. Sürecin sonrasında da İstanbul Tasarım Bienali, Türkiye Mimarlık Yıllığı gibi sanat, tasarım, kültür ekseninde önemli etkinliklere ev sahipliği yapmayı sürdürmüş ve sürdürmeye devam ediyor.
Bu kısa bilgilerden bile sezebileceğimiz üzere yapı, kentin gelişiminin bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Yıllardır, demografik olarak majör değişimler yaşayan Meclis-i Mebusan Caddesi’nde dönüşüme ve değişime sessizce tanık oluyor.
Bienal kapsamında zemin katta sergilenen eserler ise yapının sessiz tanıklığını güçlü söylemlerle destekliyor. Pilar Quinteros, Eva Fàbregas ve VASKOS’un eserleri; halkın yozlaşması ve gelişmesi, mevcut demografik yapının başkalaşması ve başkalaştırılması, mirasın şok edici yok oluşu ve tahribatı gibi konuları cesurca görünür kılıyor.
Mekana henüz girmeden cepheden VASKOS’un ilk eseri Ebediyen Dökülmek; içeri girdiğinizde ise ikinci eseri Samimiyetle Dökülenler izleyiciyi karşılıyor.
Vassilis Noulas ve Kostas Tzimoulis tarafından kurulan VASKOS, çokdisiplinli çalışmalarını Atina’da sürdürüyor. Üretimlerini sanatsal, cinsel ve ulusal kimlik temaları çevresinde gerçekleştiren sanatçı ikilisi; No:35’te yer alan eserleriyle eğlenceli ve estetik bir dille sert bir eleştiri sunuyor.
Eser metninde ise şu sözler yer alıyor:
“Yunan devletinin ve turizm endüstrisinin tarihten ticari bir kaynak olarak faydalanmak suretiyle ayakta tuttuğu “Yunanlık” fikrinin ikonografisini yeniden tasavvur ediyor; dokuma panellerin rengârenk görsel âleminde Yunan uygarlığı ve mitolojisini tarihselleştirirken Helen kimliğine dair bir sembol olarak kullanılan testiyi ya da “amfora”yı ele alıyor. Eserlerde sanatçıların kendi bedenlerinin tasvirleri, klasik antikçağdan ve diğer dekoratif imgelerden ödünç alınan motiflerle iç içe geçiyor.”
VASKOS, hicviyle kişiyi mekandaki diğer iki sergiye bağlamsal olarak yaklaştırıyor ve hazırlıyor.
Ardından izleyici, mekanın neredeyse tamamına yayılmış kartondan beden parçalarıyla karşılaşıyor. Bu etki iplerle asılı parçalar ve aynalar aracılığıyla destekleniyor.
Yaşamın kolayca şekillendirilebilen yapısı ve maddesellik gibi konuları, ucuz yapı malzemeleri ve onların mekanda kendi kendilerini yeniden inşa etmeleri üzerinden işleyen ve üretimini bu çerçevede gerçekleştiren Pilar Quinteros’un; bir yerleştirmesi ve onu destekler nitelikte bir yarı kurmaca belgesel film sergileniyor.
Quinteros İşçi Sınıfı adını taşıyan eserinde, Muzaffer Ertoran’ın bir zamanlar Tophane Parkı’nda yer alan ve yıllar içerisinde tahrip edilerek yok olan İşçi heykelinin bir temsilini sunuyor.
Ertoran’ın İşçi heykelinin hikayesi ise yaklaşık 50 yıl öncesine dayanıyor. 1973 yılında dönemin iktidar partisi CHP, Cumhuriyet’in 50. Yılı’na özel sivil heykel ve anıtlar dikmeye karar vermiş ve bu doğrultuda Türkiye’deki farklı heykeltıraşlardan yirmi heykel istenmiş. Şimdi geriye yalnızca 8 tanesi kalan bu eserlerden biri de İşçi Anıtı olmuş. İşçi anıtı fikri ilk olarak Kemalist kültürel elitlerden Vedat Nedim Tör’ün aklına gelmiş.
“Tör, 1961’den 1973’e sayıları 865.000’e varmış olan Almanya’daki işçilere atfolunacak bir heykel yapmak fikrindeydi. İşçi Anıtı, o dönemde Almanya Göçmen İrtibat Bürosu olarak işgören Tophane’deki İş ve İşçi Bulma Kurumu binasının karşısına yerleştirilecekti. Bu bina Alman doktorların işçi adaylarını küçük düşüren tıbbi kontrolleri yüzünden kötü bir şöhrete sahiptir. Tophane’nin yakınındaki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesinde görev yapan sanatçı Muzaffer Ertoran halihazırda bir işçi heykeli modeli üzerine çalışmıştı ve bu işle görevlendirildi.” – Meltem Ahıska
Güçlü bir sosyalist duruşa sahip olan bu anıt heykel, yerleştirilmesinin ardından saldırılara uğramaya başladı. Önce parmakları, sonra balyozu, ardından kolu kırıldı; yüzü katranla sıvandı ve zaman içerisinde tanınmayacak hale geldi. Ertoran birçok kez onarmaya çalıştıysa da her seferinde yeniden tahrip edildi.
“Birkaç kez heykeli tamir ettim. Ama artık bıraktım. Yıllarca her gün bir parçasını kırdılar. Henüz tamamen tükenmedi. Bir makine gelir de onu topraktan sökerse diyeceğim ki ‘oh sonunda tükendi bitti.’” – Muzaffer Ertoran
Geçmişi hatırlatması ve şimdiyi kutlaması için dikilen anıtlardan İşçi Anıtı, şimdilerde ne o dönem yaşananları hatırlatabiliyor ne de günümüzü kutlayabiliyor. Yani Meltem Ahıska’nın da yazısında söz ettiği gibi bir karşıt-anıta dönüşüyor:
“Bir karşı-anıt çünkü hiçbir sekilde ne geçmişi hatırlayabiliyor ne de şimdiyi kutlayabiliyor. Seyircilerini ne işçilerin durumu konusunda, ne de Türkiye’nin medeni modern statüsü noktasında teselli edebiliyor. Bunların yerine sıkıntı veren bir şekilde, yaşamın ve hafızanın devletin ölü ve öldüren iktidarı karşısındaki kırılganlığına dikkat çekiyor. Fakat bir yandan da, eğer Derrida’ yi dinlersek, İşçi Anıtı kırılgan bir umut kaynağıdır: ‘Ucube olmayan bir gelecek gelecek olamaz; çünkü bu şimdiden tahmin edilebilir, hesaplanabilir ve düzenlenebilir bir yarın olur. Geleceğe açık tüm deneyimler kendilerini ucube olarak geleni karşılamaya hazırlamıştır veya hazırlamaktadır.’”
Quinteros’un yerleştirmesi ve onu destekler nitelikteki video yerleştirmesi, İşçi Anıtı üzerinden kaybolan kamusal belleğe ışık tutuyor. İzleyici için ise derin bir öz sorgulamayı ve farkındalığı teşvik ediyor.
Mekanı gezen kişi artık kendisini asma kattaki yerleştirmeye ruhsal ve zihinsel olarak hazırlanmış buluyor. Ahşap basamaklardan ilerledikçe çatlak duvarlardan sızan, mekana yayılan devasa irinlerle karşılaşıyor. Eva Fàbregas’ın Sızıntılar’ı mekanı adeta işgal ediyor. Hasta olduğunu bildiren ama bir yandan da iyileşme için çabayı da temsil eden irinler, izleyicinin tüm duyularını ele geçiriyor. Tiksinti, rahatsızlık, işgal hisleri arasından örtük bir umut ışığı sunuyor.
Esere adını veren Exudates teriminin kökeni tüm bu hisleri özetliyor: Latincede “ter atmak”, tıp ve bitkibilim bağlamlarında iyileşme sürecinde salgılanan, ancak aşırı üretilirse bu süreci engelleyebilen özsu, reçine ya da irin.
Meclis-i Mebusan No:35, 18. İstanbul Bienal’i mekanları arasında bünyesinde en az sanat eserini barındıranlardan biri. Ancak etkisi de bir o kadar yoğun. Bienal içerisinde edindiği yer ise Quinteros’un video yerleştirmesindeki şu alıntı ile özetlenebilir:
“Mesele yalnızca düzenli olarak her gün veya ölümünden sonra kendi yedek parçaları olması değil. Bu aynı zamanda halkımı eğitmenin bir yolu. Benim geride bıraktığım miras bu olacak.”
https://red-thread.org/wp-content/uploads/2018/12/3073632.pdf
18. İstanbul Bienali’nin Başlığı ve Kavramsal Çerçevesi: Üç Ayaklı Kedi