+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Kayseri, Dergilerde Gördüğümüz Projelerin Yanından Geçtiğimiz Bir Kentti"

14 Şubat 2017, 11:17
  defa okundu.

Süperkent Kayseri dosyamızın üçüncü konuğu, Kayseri'de 10 sene süren meslek yaşamından sonra ofisini İstanbul'a taşıyan Bahadır Kul oldu.

"Kayseri, Dergilerde Gördüğümüz Projelerin Yanından Geçtiğimiz Bir Kentti"

1995 yılından 2010'a kadar Kayseri'de yaşamış olan; 2010 yılından bu yana, mimarlık çalışmalarına İstanbul'da Bahadır Kul Architects'te devam eden Bahadır Kul, üniversite öğrenimi için geldiği Kayseri'de geçirdiği öğrencilik yıllarında kenti nasıl gözlemlediğini, kentin günümüze kadarki değişimi konusundaki görüşlerini anlattı.

Ekin Bozkurt: Kayseri'ye ne zaman geldiniz? Mimarlık eğitimini Kayseri'de ve Erciyes Üniversitesi'nde almak nasıl bir deneyimdi? Nasıl bir vizyon oluşturdu size?

Bahadır Kul: Kayseri'ye 1995 yılında Erciyes Üniversitesi'ni kazanarak geldim. Bu, Kayseri'nin gelişme sürecinin neredeyse başına denk geliyor. 95 ve 99 yılları arasında Erciyes Üniversitesi'nde mimarlık fakültesinde öğrenimime devam ettim. Tabii bu esnada kenti tanıma fırsatım oldu. Sadece Kayseri kent merkezinin değil; aynı zamanda evimin de olduğu Talas ilçesinin, eski Talas ve yeni Talas'ın gelişimine, tarihi dokunun restorasyon süreçlerindeki iyileşmesine ve gördüğü zarara şahit olduğum bir dönem aslında bu 5 yıllık dönem. 2000 yılında meslek hayatım başladı. 2002 yılında ofisimi kurdum. İlk 2 yıl kentte daha küçük ölçekli dekorasyon işleriyle meşguldüm. Ofisim olmasa da çalışıyordum, deneyim kazanıyordum. Çarşı bölgesinde iş yaparken buradaki insanların çalışma, yaşam konforlarını, yaşam kültürlerini öğrenme fırsatım oldu. Kayseri sanayisiyle bilinen bir kent. Sanayinin gelişimiyle beraber birçok sanayi yapısının yapımı söz konusuydu. Birkaçının dekorasyonunda çalıştım. Kentte yüksek katlı yapıların inşa edilmeye başladığı dönemde, bir iki yapı tasarlama fırsatım oldu.

2004 yılında Kayseri Büyükşehir Belediyesi'yle tanıştıktan hemen sonra Kadir Has Kongre Merkezi'yle başlayan kamusal yapı serüvenime 2008-2009 yıllarına kadar ulaşım yapıları, kültür yapıları, stadyum gibi kentin belli başlı birçok kamusal yapısını tasarlayarak devam ettim. Hem kentin gelişimini gözlemledim hem de tasarımcı olarak birebir bu sürecin içinde bulundum.

2010 yılından sonra kentin gelişimiyle, sanayinin gelişimiyle beraber kentsel dönüşümler, yenilemeler de başladı. Yolların farklılaşması, yeni ulaşım ağlarının ilave edilmesi, tramvay hattının inşa edilmesi ve son dönemde kentte sosyal düzeni önemli ölçüde etkileyen alışveriş merkezlerinin yapımı başladı. Kentte ciddi bir sosyal yaşam farklılığına, önceden sadece çarşı içerisinde olan ticari ve sosyal yapılaşmanın alışveriş merkezleriyle büyümesine şahit olduğum bir dönem oldu.

2010 sonrası, hayvanat bahçesi, su kayağı parkı gibi kamusal dokuları tasarladığımız bir süreçti. 2015-2016'ya kadar Kayseri'nin birçok noktasında birçok farklı konuda tasarımlar yaparak kentin 20 yıllık gelişimine şahit olduk.


Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi, Bahadır Kul Architects

"Kapanan üniversitelerin öğrencilerinin devlet üniversitelerine aktarılması, yeterli sayıda öğretim görevlisi bulunamaması gibi nedenlerle eğitimde ciddi sorunlar oluştuğuna şahit oldum."


Akademiye de hep bir ilginiz olmuş. Bir ara akademide kalmayı düşünmüşsünüz. Sonrasında profesyonel olarak çalışmaya karar verseniz de atölye yürütücülüğü de yapmışsınız. Öğrenciliğinizden bu yana, Kayseri'deki mimarlık eğitimi nasıl değişti? Nasıl gözlemliyorsunuz?

Ben öğrenimime başladığımda sadece Erciyes Üniversitesi Mimarlık Fakültesi vardı. Mimarlık fakültesinde eğitim aldığım hocalarım mimarlığa gönül vermiş ve yıllarını akademisyen olarak geçirmiş kişilerdi. Örneğin Prof. Dr. Hüseyin Yurtsever gibi çok nitelikli, önemli insanlardan eğitim aldık. Modern bir mimarlık eğitimi aldık ve dönemimiz itibariyle tüm öğrenci arkadaşlarım da, benim olduğum gibi, işe hevesli ve çabalılardı. Teknolojinin bu kadar gelişmediği bir dönemde bile çok iyi araştırma yapabildiğimiz bir kütüphanemiz vardı. Okuyorduk, geziyorduk. Yurtdışına çok çıkma fırsatımız olmasa da, Türkiye'yi imkânımız oldukça gezdik. Bir yandan tiyatro eğitimi, bir yandan da müzik eğitimi alıyordum. Bütün bunlara zaman ayırırken bir yandan küçük ölçekli mimarlık ofislerinde part-time çalışıyordum. Tüm bunlar, mimarlık eğitimi sürecinde pişmemi sağladı. Tabii sadece ben değil tüm okul bu havadaydı ve hepimiz bu çabadaydık. Ankara'da, İstanbul'da stajlar yaparak çok daha farklı projeler görme şansımız oluyordu. O döneme denk gelen yarışmalar silsilesinin içerisindeydik. Kayseri'de çok fazla yarışma açılıyordu. Merih Karaaslan ve Abdullah Çağıl'ın da çokça yarışmalara katıldığı dönemde kendilerinin birinci oldukları TEDAŞ'ın, o zamanki adıyla elektrik kurumunun olduğu binanın uygulama şantiyesinde bulunma ve o projenin detay çizimlerini yapma şansını yakalamıştım. Valilik binası o döneme denk geldi. Merih Karaaslan'ın yine müellif olduğu bir projede staj yaptım. İlginçtir, o dönem neredeyse bütün kamu binalarında Merih Karaaslan'ın yarışma birinciliği vardı. Tanınmış mimarların pek çok farklı projesi kente farklı bir hava katıyordu.. Bu aynı zamanda kenti, kentliyi ve kent mimarisini oluşturan daha küçük ölçekli yapılarla etkileşime yol açıyordu. Tüm bunları gözlemlediğimiz bir mimarlık serüvenimiz vardı öğrencilik dönemimizde. Tüm bunların içerisindeydik ve Kayseri bir nevi açık hava yarışmalar müzesi gibi gözlemlediğimiz, dergilerde gördüğümüz projelerin yanından geçtiğimiz bir kentti. Bunun bize ciddi katkısı vardı. Hocalarımızın da yönlendirmesiyle stajlarımızı Ankara'dan İstanbul'dan ofislerde yapmamızın da getirdiği bir katkı oldu. AutoCAD çizimini, 3DMax'i ilk defa o ofislerde gördüm. Teknoloji ile de yeni tanıştığımız dönemler... Tabi bunların bizi mutlu eden yanları vardı, mimarlığımızı geliştiriyordu. Öğrenmek için çabalıydım.

Daha sonra yine bu süreç içerisinde üniversitede akademisyen olarak kalma hayalim vardı ama mimarlık yapma aşkı bunun önüne geçti. Özel sektörde uygulama işini öğrenmeye ve pratik yapmaya başladım, ta ki 2002 yılında kendi ofisimi açana kadar. O zamana kadar, dışarıdan öğretim görevlisi olarak derslere, jürilere katılarak birçoğu öğretim görevlisi olan arkadaşıma dışarıda edindiğim izlenimleri ve deneyimleri aktarabilme fırsatım oldu. Bu yıllarca devam etti. İstanbul'a geldikten ve ofisin çalışma düzeni yerine oturduktan sonra tekrar zaman ayırmaya başlayabildim ve birçok üniversitede söyleşiler, konferanslar vererek, öğrenci arkadaşlarıma mimarlık mesleğinin zorluklarını, deneyimlerini aktarmaya çabaladım. Derslere katılmak, öğretim görevliliği yapmak da bunun için bir yöntemdi. Bu süreç içerisinde Kayseri'deki mimarlık eğitiminde; kentte yıllar sonra birden fazla üniversitenin açılması, her birinde mimarlık, tasarım fakültelerinin olması, aynı kentte bulunan mimarlık kadrosunun bölünerek başka üniversitelere taşınması, yeni gelen kadroların da birbirlerine adaptasyonundaki zorluklar ve her geçen yıl öğrenci sayısının arttırılması gibi nedenlerle, ciddi aksaklıklar yaşandığını gözlemledim. Çocukların yeteri kadar tashih alamadıklarını, soruları yönelttiklerinde cevap alacakları hocalarının sayılarının azaldığını, hocaların deneyimsizliğinin öğrencilerin tecrübe ve bilgi birikimlerinde ciddi noksanlığa yol açtığını gözlemledim. Son dönemde kapanan üniversitelerin öğrencilerinin devlet üniversitelerine aktarılmasıyla nüfusun bir anda iki katına çıkması, yeterli sayıda öğretim görevlisi bulunamaması gibi nedenlerle eğitimde ciddi sorunlar oluştuğuna birebir şahit oldum.

Ofisinizi 2010'da Kayseri'den İstanbul'a taşıdınız. Neden?

Aslında İstanbul'da ikinci ofis açma düşüncemiz vardı. Kayseri ofisimiz 2014 yılına kadar devam etti. Amacım İstanbul ve Kayseri ofislerini birbirleriyle senkronize etmek ve farklı projeleri farklı ofislerde hayata geçirebilme şansını yakalamaktı. Tabii İstanbul'da olmamızın en büyük nedeni İstanbul'un, Türkiye'nin dünyaya açılan kapısı oluşu. Uluslararası arenada işler yapmaya başlamıştık; Irak'ta ve başka ülkelerde de projeler yapmaya başladığımız dönemde Kayseri'de oluşumuz gerek ulaşım gerekse irtibat anlamında zorluklar getiriyordu. Çalıştığımız birçok mühendislik grubu ve işverenlerimizin neredeyse tamamı İstanbul'daydı. Durum böyle olunca hepsinin içerisinde olmak ve onlara yakın olmak adına mimarlık hayatımıza İstanbul'da devam etmeye ve buraya taşınmaya karar verdik. 2014 yılında da iki farklı ofisin zorluklarını yaşadığımız için Kayseri ofisimizin hayatına son verdik. Sadece İstanbul ofisi ile Irak ve Gürcistan'daki iki irtibat ofisimizle meslek hayatımıza devam ediyoruz.

Konseptten uygulamaya kadarki süreçte kurduğunuz iş ilişkileri, sürecin hızı, tekniği gibi konularda İstanbul'la Kayseri'yi nasıl karşılaştırırsınız?

Kayseri ofisimizdeyken, Anadolu'da olmanın verdiği bir rahatlıkla; anlatım dilimizden, proje dilimize, uygulamadan proje çizimlerimize kadar belediyelerin istemiş olduğu normlara göre çizimler ve sunumlar yapıyorduk ama şu an içinde bulunduğumuz ülkelerde çok farklı normlar kullanılıyor. Örneğin Avrupa'da DIN (Deutsches Institut für Normung/Alman Standartlar Enstitüsü) normlarına göre projeler hazırlıyoruz. Dolayısıyla uluslararası dili öğrendik. Uluslararası normlarda çizimler yapıyoruz ve uluslararası bağların beklentileri doğrultusunda konsept sunumlarımızı ve anlatımlarımızı da bu dile dönüştürdük. Yani dünya dili dediğimiz evrensel bir dil var sunumlarda, mimarlıkta. Bunu yakalayıp bu ölçekte sunumlar yapmaya özen gösteriyoruz.

"Çok büyük, mega ama kendi içine kapanık, sosyal yönü çok zayıf bir kent ortaya çıktı"


Girişte de biraz bahsettiniz aslında ama; hem eğitim hayatınız, hem profesyonel yaşantınızın bir kısmı Kayseri'de geçti. Şimdi ise İstanbul'dan Kayseri'yi izliyorsunuz veya projeler üretiyorsunuz. Kayseri'nin, kenti bu farklı farklı deneyimlediğiniz yıllardaki gelişimini, dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kayseri'nin 20 yılına şahidim. Bu 20 yıl içerisinde Kayseri'nin kendine özgü bir gelişim evresi vardı. Diğer bütün kentlerin aksine yükselen bir eğrisi oldu. Yerel yönetimlerin hüneriyle, aynı zamanda sanayicilerin çabalarıyla, sanayi sektörünü geliştirmeleriyle ve belki de zenginleşmeleriyle birlikte, kentte ciddi bir kalkınma, gelişim söz konusu oldu. 2000 ile 2010 yılları arasında çok ciddi bütçeler harcanarak kamusal yapı gereksinimlerinin çoğu çözüldü. Raylı sistemler, ulaşım aksları çözüldü. Bunun yanı sıra, kentin dışarıdan göç almasıyla beraber ve kentlinin zenginleşmesiyle beraber konut sektörü de ciddi anlamda gelişmeye başladı. Kentin gelişim alanlarındaki boşluklar hızla doldu. Talas ilçesi nüfusunu 5 yılda 3'e katladı ve öğrenciliğimde üniversite kenarında neredeyse boş gördüğümüz araziler bile konutlarla doldu. Konut sayısının artışına ve buna rağmen hala çok yoğun talebin olduğuna, kentin Erciyes'in dağ yamaçlarına doğru hızla büyümeye devam ettiğine, lüks konut kavramının geliştiğine, Çaybağları gibi bir bölgede lüks villaların yapımına başlandığına, oralara çok ciddi yatırımlar yapıldığına, bununla beraber oradaki kentsel dokunun, kamusal dokuların da iyileştirildiğine şahit olduk. Tüm ülkede olduğu gibi alışveriş merkezleri açıldı, farklı markalar kendi mağazalarını açtı, birçok markanın, uluslararası markanın bayileri açıldı.

Arkasından, tüm bunlarla beraber kentte bu ciddi ivme tek yönlü olmaya başladı ve kamusal yapıların geldiği belli bir noktadan sonra kentteki gelişim sadece konut alanında bir gelişmeye döndü. Sosyalleşme ihtiyacının fazla güdülmediği bir kent meydana geldi. Bir anda 4 üniversite oldu. Erciyes Üniversitesi'nin 25-30 bin öğrencisi varken bir anda kentte 100 bin öğrencinin varlığı söz konusu olmaya başladı. Ama buna rağmen Kayseri'nin sosyal yanı her zaman eksik kaldı. Öğrenciliğimde neredeyse hiç olmayan sosyal yapı, son 10 yılda belli bir ivme kazandı ama o olduğu ivmeyle de kaldı. Çünkü kentli sosyalleşmeyi çok bilmez ve sevmez. Daha içe kapanıktır. Aile yapısı güçlüdür. Aile bağları güçlüdür. Aileler dışarıda zaman geçirmek yerine kendi içlerinde zaman geçirmeyi severler. Dolayısıyla çok büyük, mega ama kendi içine kapanık, soyal yönü çok zayıf bir kent ortaya çıktı. Bu da var olan öğrenci kitlesinin sosyalleşememesine ve onların da kendi içine kapanık kalmasına yol açtı. Erciyes Üniversitesi'ndeki öğrencilerin Talas'taki evlere çekilip tamamen evlerde sosyalleşmeleri ve dışarıda herhangi bir sosyal faaliyete girmemeleri, kampüs alanında zaman geçirmemeleri bence büyük bir eksiklikti çünkü bu sosyalleşme onların gelişimine, bilgi paylaşımlarına ve öğrenmelerine yol açacaktı ama bu çok eksik kaldı. Hala da bu durum böyle.

"Anadolu gibi toprağı bol olan kentlerde neden bu kadar yükselmenin gerektiği bence tartışılmalı"


Sahabiye Kentsel Dönüşüm Projesi gibi, Talas'la Koca Sinan'da yeni başlayan dönüşümler gibi güncel projeler konusunda ne düşünüyorsunuz?

95 yılında Kayseri'ye ilk geldiğimde, öğrencilik zamanımda ve onun hemen öncesinde ortaya çıkmış kent dokusuna şahit oldum. Aslında bütün kent, 4-5 kattan oluşan ve gelişim alanları düşünülmüş bir kent planına sahip. Gridal bir kent düzeninde büyümeye devam eden ve tüm kurallarına da uyularak geliştirilmeye devam eden bir kente şahit oldum. Bu hakikaten çok keyifli bir durumdu. Ama bu, zamanla yerini yükselmeye, kent içine sıkışıp kalmaya bıraktı. Son 5 yıla kadar tüm bu yapılaşma, büyüme aksı üzerinde yeniden inşayla devam etti. Şehir doğu-batı istikametinde büyümeye devam etti, bu lineer gelişme uzadıkça uzadı ve üzerindeki bütün boşluklar neredeyse doldu. Bu sefer rant ve talep eskimişliğe yüz tutmuş olan, kent meydanının hemen yakınındaki Sahabiye Mahallesi örneği gibi rantı yüksek, ulaşım sorunu olmayan, ulaşımda kent merkezine çok yakın mesafelerde olan alanlara yöneldi. Buralar yıkılıp yeniden yapılanma sürecine girdi. Koca Sinan Mahallesi bu durumun Talas ilçesindeki örneği. Buradaki yapılar da uzun süre iyileştirilemedi. İnsanlar kent büyüdükçe, yeni yapıların yapıldığı bölgelere taşındılar. Onlar taşındıkça kent merkezine yakın eski konutlarda daha düşük gelirli insanlar oturmaya başladı. Bu da yıpranmışlığı ve eskimeyi hızlandırdı. Son dönemlerde anladığım kadarıyla bu bölgelerin tamamen yıkılıp, yüksek katlı yapı çözümleriyle bir kentsel dönüşüm yapılması planlanıyor. Tabii ki bunun artıları, eksileri var, tartışılır. Ama benim de yaklaşık 10 yıl boyunca ofisimin olduğu Sahabiye Mahallesi'ndeki sokakta kesit şuydu: Daha alçak katlı, bahçeleri olan, insan ölçeğinde, komşuluk ilişkilerinin çok daha sıkı olduğu, yaşanabilir bir sokak. İlk ofisi açtığımda küçücük çocuk olan komşunun oğlu 10 yıl sonra mahallede gözümün önünde büyüdü ve askere gitti. Bu süreçte, ofis binasının içindeki yan komşuma bile şahit olduğum bir yaşam birlikteliği ve temas vardı. Ama şimdi tüm bunların yıkılıp yüksek katlı konutlara insanların sokuşturulduğu bir yaşam arzusu var. Bu tartışılabilir. Aynı sorun Talas için de geçerli. Talas aslında bir mesire yeriydi. İnsanların keyifle yaşadığı bahçeli evlerin olduğu bir yerdi. Yine oradaki o yıpranmışlık da sebeplendirilerek oradaki dokuların yıkılıp yerine yüksek katlı yapıların yapılması hedefleniyor. Yükselmenin insan anatomisine ve bizim eski yaşam kültürlerimize bir uzaklığı var. Çünkü biz sokakta büyüdük, bahçe kotunda yaşadık ve şimdi yükselmek bana çok da sağlıklı gelmiyor. Ve Anadolu gibi toprağı bol olan kentlerde, neden bu kadar yükselmenin gerektiği bence tartışılmalı. Zaman zaman bu tartışma İstanbul için çokça yapılıyor ama Anadolu gibi kentlerde, toprağın olmayışı sebep olarak gösterilmemeli çünkü kent ne kadar yükselirse, rant bunu o kadar destekler ve daha kötüye gider. Şu an Kayseri'deki bu kentsel dönüşüm projeleriyle ilgili izlenimlerim bunlar.

Sadece demin bahsettiğimiz, Sahabiye Mahallesi gibi kentsel konut dokularında değil sanayi dokularında da bu hedefleniyor. Kent meydanına çok yakın olan, Sanayi Mahallesi dediğimiz bölge yıkılarak yerine yine yüksek yapılar planlanıyordu. Tabii aynı şeyi sanayi bölgeleri için söyleyemeyeceğim çünkü kentin içinde kalan sanayi birimlerinin varlığı kent için çok da gerekli değil artık. Çünkü kent dışarıya doğru çok büyüdü ve sanayi birimleri merkezde kaldı. O sanayi sitesi inşa edildiğinde bulunduğu nokta kent merkezinin çok dışıydı. Şimdi kentin kalbi. Bu tarz kirlilik yaratan tesislerin kent dışında sterilize edilmiş şekilde kalması çok daha doğru. Buralardaki iyileşmenin, donatılarla birlikte kentsel dokulara katkı verecek şekilde olmasını çok doğru buluyorum. Umarım böyle şekillenir.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Faruk Özgökçe / 31 Mart 2017, 12:42
Bünyamin Derman - DB Mimarlık İnönü Stadının tasarımcısı
 
Mert Ekin / 24 Mart 2017, 22:31
İnönü stadyumunun KONSEPT tasarımı kimin / hangi mimarlık firmasının?
 
Omer Yilmaz / 24 Mart 2017, 09:28
Eleştirilecek elbette mimar değildir. Bugün sana bana ona da gelse yapmak için 1 dakika tereddüt etmez kimse.

Lakin stadyum işlerinde devlet açısından ciddi bir çuvallama var. Bugün Türkiye yeniden futbol şampiyonalarına aday. İlk olarak da iş Türkiye'ye verilmeli bence de. Yapılan milyarlarca liralık yeni stadyum yatırımından söz ediyoruz. Onlarca onbinlerce kişilik yeni stadyum yapıldı son 10 yılda.

Bu stadyumlardan şahsen sadece İnönü Stadyumu'nun mimarisi üzerine konuşabileceğimizi düşünüyorum. İtirazlar olabilir elbette bu benim bireysel düşüncem.

Oysa Gençlik ve Spor Bakanlığı bu stadyumları çeşitli tür ve ölçeklerde yarışmalar yoluyla elde edip dünya çapında bir üretim işine imza atabilirdi. Tek elden yönetilme şansı olan, tasarımcıların tüm yeteneklerini ortaya koyabilecekleri, emlakçıların deyişiyle emsalsiz bir süreç yaşanırdı.

Öyle olmadı. İş bitirme belgesi arandığı için olsa gerek tüm işler 1-2 mimarlık ofisine gitti.

Artık kanıksadığımız ve yorulduğumuz kaçan fırsat durumu. En büyük, en çok, en bilmemne yapmak değil marifet. Marifet olan bir yandan futbol izleyicisinin konforlu bir şekilde ihtiyaçlarını gideren binalar üretirken öte yandan bu üretimle dünya mimarlık yayınlarını sallamak, ödülden ödüle (#OdulEndustrisi ödülü değil kast edilen) koşmak.
 
can elmas / 19 Mart 2017, 01:07
Ülkede her şey el değiştiriyor. Tabi ki Mimari İşler de. Ben de yapılan stadyum işlerini çok başarısız buluyorum, Zorlama formlar yetersiz detaylar bir de toki ekonomisi girince uzaktan ilginç gibi ama yakından mimari açıdan çok da başarılı olmayan ve zaman içince görsel ve fiziksel eskiyecek binalar görüyorum. ancak bunlar kadar önemlisi bu işlerin nasıl dağıtıldığı. Para devlette, devlet partilerden oluşuyor partiye, devlete, başkana, cemaate yakın olan işleri alıyor, Bu kadar mimarın yetiştiği ve gerçekten çok daha iyi stadyum yapabilecek mimarlar varken tüm stadyumları bir kişinin yapması ve çok da iyi yapamaması eleştirilmesin de ne yapılsın.
 
serkan deniz / 21 Şubat 2017, 11:40
BO. ve BS. Belediyeden once ve belediyeden sonra...
 
Ahmet Turan Köksal / 21 Şubat 2017, 00:01
Sayın Lökorbüze, hala "önüne gelen iş" diyorsunuz. :-)))
 
Ali Rıza Lökorbüze / 21 Şubat 2017, 00:00
İstanbul Mimarlar Odası'nda tescilli büro 350 civarında, yurt gelinde de 50 bin civarı kayıtlı mimar var. Ama devlet babanın bunlardan umudu (!) yok sanırım...
 
Ali Rıza Lökorbüze / 20 Şubat 2017, 23:57
Tabii ki eleştirilebilir, ancak günümüz şartlarında her hangi bir mimarın önüne gelen işi reddedebileceğini ya da tartışmaya açma ihtimali aşırı ütopik bulduğum için söylüyorum. Ama yine de haklısınız.

İşleri gizleme meselesinde de...
 
Ahmet Turan Köksal / 20 Şubat 2017, 23:44
"Eleştirilecek mimar değildir" e katılamıyorum. Sebeplerini maddeleyeyim.

1- Bu ofise gani gani bu işleri verenlerle konuşmak, soru sormak ya da stadyum yapılınca oy toplanacak gibi fikirleri olanlara laf anlatmak olanaksız. Öyle ki ulaşsanız düşman bellerler.

2- Durduk yere bunları söylemiyoruz. Sayın Kul övüne övüne her fırsatta bunun reklamını yapıyor. Keza çoğu ihalede önceden şu spor binalarını yapmış gibi başkasının ihaleye girmesine engel bri durum ortaya konuyor. Kendisi madem övüne övüne böyle boy gösteriyor, binalarda bir sürü eleştirilecek konu var. Onu bile söyleyemiyoruz. Bari şu "Belediye ile tanışmak" hususunu açık ediver. Genç mimarlar da alsınlar bu tür işler nasıl tanışılıyorsa artık diyoruz. Her projemi ve her yönüyle (böyle gani gani iş almak dahil) konuşmaya tartışmaya hazırım diyen kişi sönüyor.

3- Durduk yere yazmadık bunları. Mimar egosu diye bir şey var. Bir konuda sivrilmiş ve hatta o ihalelere kimse rakip olmasın diye yaptığını gizleyenler var. Kimbilir neler neler. Ancak Sayın Kul yaptığı işler konuşulsun kendisi övülsün istiyor belli. Fakat çoğu projesini iyi bulmuyorum. örneğin DB Mimarlık'ın yaptığı Vodafone Arena çok çok daha iyi bir çalışma onun projelerinden. Arkitera'nın bir proje ekinde konu oldu.

4- "Suçlu mimar değil" derken düşüncenizi anlıyorum. İş gelmiş yapmış işte onun ne suçu var diyorsunuz. Ancak fırsat eşitsizliği had safhadaylen çoğu genç için sadece yarışmalara girme opsiyonu varken tüm işlerin bu kadar stadın tek büroda ve bence aynı işlerin kabuk değiştirilmiş hali olarak yapılması durumunda MİMAR DA AZ BİRAZ HATALIDIR.

Bir de işleri ben alıyorum çünkü çok başarılı olduğumdan dolayı gibi sözler...

Bahsettiğiniz gibi "derin mevzu" bu kadar stadın pırtak gibi çıkması. Ortada bir yanlış var mimar da neredeyse hepsini toplayarak yanlışa ortak oluyor ve sonra da kalkıp bize reklamını yapıyor.

Olmaz.

Birkaç kelam edilmeli.
 
Ali Rıza Lökorbüze / 20 Şubat 2017, 23:36
Ahmet Turan Köksal'ın yorumundan sonra Bahadır Kul Architects web sitesinde spor sekmesine baktım ve yaklaşık "35" (otuzbeş) civarında stadyum ve spor salonu projesi gördüm. İnanılmaz bir rakam. Ve bunların çoğu da uygulanmış veya uygulanacak projeler sanırım.

İsmine aşina olduğumuz o büyük ofislerin web sitelerinde spor kategorisi yok, olanlarda da bir elin parmaklarını geçmiyor. Mesela Tabanlıoğlu Mimarlık web sitesinde 1 tanesi uygulanmış toplam 3 stadyum projesi (üçü de yurt dışında ve yarışma projeleri), EAA web sitesinde göremedim ama bir dönem dergilerde Ali Sami Yen için öneri projesinin yayınlandığını hatırlıyorum. DB Mimarlık'ın uygulanan 2 stadyum projesi var sanırım ve bir kaç tane de yarışmada ödül almış önerileri. Bunlar haricinde diğer bilindik ofislerde durum münferit kapalı havuz, okul spor salonu vs...

Şüphesiz genç bir mimarlık ofisini herhangi bir kategoride diğer ofislerle kıyaslanamayacak kadar çok iş yapması eleştirilebilir bir durumdur. Ama bu eleştiri konusunun müsebbibi de mimar değildir kanımca.

Her şeyden önemlisi bahsettiğimiz konu stadyum. Her biri yapıldığı kent için önemli yer tutacak olan, kentin belleğinde yer edecek, on binlerce insanın kullanımına sunulacak yapılar ve en kötü ihtimalle bir elli yıl belki daha fazla yaşayacak olan yapılar. Ülkenin çoğu şehrine tek bir ofisin tasarım anlayışının ürünü olan devasa büyüklükteki bu spor komplekslerini serpiştirmek ne kadar sağlıklı olabilir? (Projelerin kendi problematiklerinden bahsetmiyorum bile)

Neyse bunlar derin mevzular...
 
Tüm Yorumları Göster
 
Künye
Kişi: Bahadır Kul
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler