+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Yarışmalara katılıp çoğunu kazanacağımıza inanıyorduk. Dünyayı değiştirmeye hazırdık"

13 Temmuz 2010, 17:55
  defa okundu.

IBA 2013 için düzenenlen yarışmada birincilik ödülü kazanan Almanya'daki Ağırbaş&Wienstroer Mimarlık ofisinin Türk ortaklarından Y.Mimar, Şehir Plancısı Ercan Ağırbaş ile ofisi ve projeleri hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.

"Yarışmalara katılıp çoğunu kazanacağımıza inanıyorduk. Dünyayı değiştirmeye hazırdık"

Derya Yazman: Öncelikle Almanya'daki mimarlık ofisinizden biraz bahseder misiniz? Projeleriniz ne tür çalışmaları içeriyor?

Ercan Ağırbaş: Eckehard Wienstroer ile beraber 1996'da ofisimizi kurduk. Yarışmalara katılıp çoğunu kazanacağımıza inanıyorduk. Dünyayı değiştirmeye hazırdık. Bunun böyle kolay olmayacağını, her ülkede yüzlerce çok kaliteli mimar ofislerinin bulunduğunu ve hiçbir kimsenin bizi beklemediğini üç sene ve tam 34 başarısız geçirdiğimiz yarışmadan sonra öğrendik. O dönemleri küçük projeler çizerek, sermayemiz bittikten sonra borçlanarak ve daha az bira ve şarap içerek geçirdik. Zaman tasaruf zamanı idi. En sonunda 1999'da Fransa ve Almanya'nin beraber açtığı bir yarışmayı kazandık ve "İki Yakalı Bahçe" projesini gerçekleştirme fırsatını yakaladık. Fransa'nın farklı yarışma kültürü bizim için büyük bir şans oldu. Bilindiği gibi Almanya ve Türkiye'de yarışmalarda jüri üyeleri bir projeyi birinci seçtikten sonra işveren için bu bağlayıcı değildir. Jüri kararı bir öneri olarak kabul ediliyor. İşveren keyfine göre diğer ödül alan projelerden birini hatta satın alınmış veya mansyon almış bir projeyi seçebilir. Fransa'da bu böyle değil. Proje uygulandığı halde birincilik ödülünü alan proje uygulanması zorunlu. Bu şekilde fazla tecrübemiz olmadan böyle büyük bir projeye imza atabildik. O günde bu yana fuarlar, köprüler, konutlar, meydanlar, kent düzenlemeleri, terminaller, duraklar ve aydınlatma sistemleri gibi mesleğimizin farklı boyutlarındaki sorulara cevap vermeye çalışıyoruz.

DY: IBA 2013 için düzenenlen yarışmada birincilik ödülü aldığınız projeniz hakkında birkaç soru sormak istiyorum:"Yeşil Bina" ya da "Sertifikalı Bina" kavramları günümüzde oldukça konuşulan tasarım modelleri oldu. Fakat sizin projeniz bina bazında kalmayıp, bir mahalle ölçeğinde bu yaklaşımı sağlayabiliyor. Bu durumun gerçekleşmesi için projenizi uygulayacağınız bölgenin konumu ve çevre şartları büyük önem taşıyor. Bu uyumluluğu projenizde nasıl sağladınız?

EA: Aslında bölgenin konumu fazla bir önem taşımıyor. Tam aksine yenilenebilir enerji kullanımı açısından Hamburg iyi bir bölge seçimi olmadığını söyleyebilirim. İşte bu da bize konunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Hamburg'ta yapılan mesela Konya'da daha kolay.

Her sabah doğan güneş Almanya'dan daha çok Türkiye'de atmosfere daha çok ısı ve ışık veriyor. Türkiye'de daha çok rüzgarlı bölgeler var ve Anadolu'da jeotermal enerjiden faydanlanmak için daha az derinlere inmemiz gerekiyor. Buna rağmen yenilenebilir enerji konusu Avrupa'da daha çok gündemde. Türkiye bu konuda üç adım geride. Bunu değiştirmek için biz tasarımcılara büyük görevler düşüyor. İlk görevimiz bununla ilgili bakanlıklara teşvik konularında destek olmamız. Yeni teşvik ve hibe programları geliştirilip milli gelirimizin bir bölümü bu programlara ayrılması şart. Çünkü inşaat maliyeti 30% yüksek olduğu için yenilenebilir enerjiden faydalanmak için yatırımcılar yalnız bırakılmamalı.

DY: Projenizin hedeflerini oluşturan sıfır karbondioksit salımı ve rüzgar, güneş enerjilerinin kullanımı gibi kararların sürdürülebilirliğini nasıl sağlamayı düşünüyorsunuz?

EA: Sürdürebilirliğini sağlamak için fazla birşey yapmamıza gerekmiyor. Böyle bir karar alınmışsa ve hibe sözleri verilmişse bunun geri dönüşü yok.

DY: Bu hedeflerin dışında binaların tasarımında kullanılan malzeme seçimlerinizde nelere dikkat ettiniz?

EA: Kullanılan malzemeler yalıtım konusunda büyük önem taşıyor. Enerji üretmek ne kadar önemli ise o enerjiyi kaybetmememek o kadar önemlidir. Yarışma projesi olduğu için malzemede daha fazla detaya girmedik henüz.

DY: LEED, BREAM gibi daha birçok sertifika sistemleri Dünya'da uygulanıyor. Siz de bu projeniz için bu tür sertifikalara başvurmayı düşünüyor musunuz? Sizce bu sertifikaları almak, projenin tasarım kriterlerinin sürdürülebilirliği açısından yeterli mi?

EA: Biz bu sertifikalara fazla önem vermiyoruz. Amacımız bugünün mimarisini üretmek. Biz enerjimizi taşıdığımız sorumluluğumuzdan kazanıyoruz. Bunun sertifikası yok.

DY: Ülkemizde bildiğiniz üzere, toplu konut projeleri büyük bir çoğunlukla TOKİ tarafından yapılıyor. Çevresel sürdürülebilirlik açısından bu tür toplu konut projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

EA: Bu konu hakkında hiç yorum yapmak istemiyorum. Herşey ortada, söylenecek hiç bir şey yok maalesef. Çocuklar toprağın kokusunu almak için evlerinden 15 kat aşağı inmeleri gerekiyorsa bu sağlıklı bir yaşam ortamı değildir.

DY: Diğer bir dikkat çeken projeniz olan Almanya Gelsenkirchen'de kilise arazisi üzerine uyguladığınız geçici sinagog ve cami projesi. Bu proje, radikal kararlar içermesi (farklı dinlerin ibadet yerlerinin birlikteliği) nedeniyle eleştirilere mağruz kalabilir. Siz, mimari ve şehircilik açısından bu birlikteliği nasıl yorumluyorsunuz?

EA: Yapılar her ne kadar küçük boyutlu da olsa, bu proje bizim için bir kent sosyolojisi projesidir. Havra- Kilise- Cami: Üç semavi dinden her biri kendine özgü bir şekilde tanrıya tapınılan mekânlar yaratmıştır. Seyyar Yahudi tapınağından (buluşma çadırından) havra oluştu; Roma katakomplarından Hristiyan kiliselerin mahzenleri ve kemerleri; Arap bedevi çadırlarından ise Müslümanların göğe yönelen minare ve camileri... Bu mabetlerin görünümleri dini kültürdeki dönüşümlerin göstergesi olduğu gibi, aynı zamanda halkların yerleşim alanlarında dini güvencenin belirleyici sembolleri olagelmiştir. Havra, kilise ve camiler dünya çapında kentsel bağlamları belirlemektedir.

Kilisenin solunda Yahudi ibadetinin mimari göstergesi (buluşma çadırı/havra), sağında ise Müslüman ibadetin mimari göstergesi (minare/cami). Projenin sonlarına doğru her üç yapıyı birbiriyle birleştirmeyi düşünüyoruz, yani inançlar arasında gezintiye çıkmaya davet ediyoruz. Tezahürlerin yaşanabilir ve deneyimlenebilir bir diyaloğudur söz konusu olan. Kendi tecrübelerimizin -ne kadar eksik olsalar da- mekânları kullananların yaşayacağı deneyimler haline gelmesini istiyoruz.

Mimar dünyanın her tarafında hareket eder, gerekirse bunun için dünyanın uçlarına gider ve edindiği tecrübeleri yansıtır. Bunu kimi zaman taş kimi zaman ağaç görünümünde yapar. Kullanıcı daha sonra -ideal durumda- eve baktığında doğru soruları sorabilmelidir. Bu noktada konu biçim ve figür değildir. Önemli olan bize tekrar tekrar şevk veren özlemdir, neyin doğru neyin yanlış olduğu sorusudur. Bu soru bize proje boyunca rahat vermedi.

Kimi zaman bir bazilikanın renkli duvarlarına dokunurum ve ellerim alabildiğine güçlenir, başka bir zaman gözlerim bir caminin hat yazılarına değer ve hiç olmadığı kadar keskinleşir ve bir havranın 12 penceresinden birinden dışarı baktığımda kendi tarihimin bilincine varırım. On iki saat, on iki ay, on iki kavim. Tarihin ve tamamlanmamış tarihlerin ışığında yeni bir soru belirir, belli ki cevaplandırılması pek de kolay olmayan bir soru: "Nasıl bir arada yaşamak istiyoruz?" Halbuki her şey çok basit olabilir.

Yapılar Ruhr bölgesinde söküldükten sonra (GEÇİCİLİK), planlanmakta olan başka bir projeyle (GELİŞTİRME) Kasım 2010'dan itibaren bir diğer Avrupa kültür başkenti olan İstanbul'da yeniden inşa edilmesini hedefliyoruz (YENİDEN KULLANMA).

DY: Almanya, şehircilik açısından önemli uygulamaları olan bir kent. İstanbul'un şehircilik konusundaki yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Sizce temel sorun nedir?

EA: Temel sorun İstanbul'da herkesin "mimar" olması. Belediye başkanın bile. Demek istediğim: mimarlik ve şehircilik cok ağır bir meslek. (Bir meslek diyorum çünkü ikisi birbirinden ayrı tutulamaz. Küçük bir kulübe yapsanız bile çevreyi, mahalleyi ve şehri etkiler). Bu meslek sembol yapılar yapma uğruna kullanılmamalı. Herkes birşeyler söylüyor, birşeyler yapıyor, bilen de bilmiyen de. Hayatım boyunca İstanbul'la ilgileniyorum ve henüz imar planların kimin tarafından yapıldığını bilmiyorum. Aslında şehircilik denildiğinde İstanbul dünya çapında örnek gösterilecek bir kent. Mihrimah Sultan Camilerine ve onların Üsküdar ve Edirnekapı arasındaki oluşturduğu bağlantıyı anlamamız yeter İstanbul'un eşsizliğini görmemiz için.

DY: Türkiye'de düzenlenen mimari ya da şehircilik yarışmaları hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EA: Önemli yarışmalar düzenleniyor. Bunları takip etme firsatını Arkitera sayesinde Almanya'dan da buluyoruz. Tabii ki yeterli değil. Istanbul gibi bir kentte yılda beş yarışma değil elli yarışma düzenlenmesi gerekiyor. Expo 2010 Türkiye Pavyonu mesela neden bir yarışma yoluyla seçilmedi. Mimari gücümüzü gösterebilecek platformlara (Expo'lar Bienal'ler) yarışmalar sayesinde gönderilelim. Kapalı kapılar arkasında verilmesin kararlar. Her konuda değil ama eminim bu konuda şeffaflıktan kalite doğar.

DY: Türkiye'den çalışmalarını takip ettiğiniz mimarlar var mı?

EA: Var. Çok beğendiğim, çok sevdiğim mimar arkadaşlarım, ağabeylerim ve ablalarım var. Üniversiteden öğrencilerimle Türkiye'ye geldiğimizde bizleri yalnız bırakmıyorlar. Öğrencilerimden daha çok onlardan ben faydalanıyorum, ben öğreniyorum. Biliyor musunuz ağabey ve abla kavramı diğer dillerde kullanılmıyor. Türkçemiz bu konuda bizlere birşeyler söylemek istiyor. Büyüklerimizi dinleyelim, onların tecrübelerinden faydalanalım. Son yıllarda genç mimarlar ve tecrübeli mimarlar arasındaki fikir ve düşünce ayrılığı beni endişelendiriyor.

DY: Son olarak, ortağınız Eckehard Wienstroer ile ne konularda birbirinizden besleniyorsunuz? Ofisinizde nasıl bir iş bölümü söz konusu?

EA: Büromuzda tartışma kültürüne büyük önem veriyoruz. Beğenmediklerimizi karşılıklı konuşabilmemiz şart. Bunu büromuzdaki diğer arkadaşlarımızdan da bekliyoruz. Mimarlık yetenek meselesi (Allah vergisi) değildir. Çok çalışmanın ve çok öğrenmenin ürünüdür. Klasik bir iş bölümü yok. İkimizde konseptten uygulamaya kadar bütün konular üzerinde, 1:1'den 1:10000'e kadar bütün ölçeklerde çalışmayı seviyoruz. Bu yüzden 13 yıl sonra da birbirimize anlatacak çok yeni şeyler oluyor, bitecek gibi de görünmüyor.

Ercan Ağırbaş Hakkında

01.01.1966 Sinop Ayancık'ta doğdu. 1970 Anne, baba ve iki kardeşi ile Almanya'ya yerleşti.

Öğrenim/ Meslek
1986-88 Mimarlık TU Berlin, Ön diploma

1988-91 Mimarlık ETH Zürich

1991-93 Mimarlık ve Edebiyat Politecnico di Milano, misafir öğrencisi

1993 Diploma ve Yüksek Lisans ETH Zürich

1995 Kuzey Ren-Vestfalya (KRV) Mimarlar Odasına üye oldu.

2006 Yüksekögretim Kurulu Başkanlığı'ndan Diploma Denklik Belgesi'ni aldı.

2007 İstanbul Mimarlar Odası'na üye oldu.

2008 KRV Mimarlar Odasından Şehir Planlamacısı ünvanını aldı.

2010 KRV Mimarlar Odasından Enerji / Isı / Ses Konusunda Yeminli Bilirkişi seçildi.

Mesleki Deneyim
1993-95 - N. Kecik, İstanbul
- Garone / Rocco / Vella, Mailand
- M. Arnaboldi, Locarno
- L. Snozzi, Locarno
- S. Calatrava, Zürich
- Rupprecht, Bochum
- RKW, Düsseldorf
- Prof. Kafka, Dortmund

1995'ten beri Ağırbaş/Wienstroer, Architektur & Stadtplanung

Öğretim
1996-99 FH Bochum Mimarlık Bölümü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

2001-03 RWTH Aachen, GSH Wuppertal ve Bahçeşehir Üniversitesi'nde dersler verdi.

2003-2009 PBSA Düsseldorf Üniversitesi'nde Misafir Profesör olarak çalıştı.

Kazanılan Ödüllerden Örnekler
2010 XII. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri „PROJE DALI Ödülü"

2009 Almanya İşveren Ödülü

2008 Türkiye Hazır Beton Birliği „JÜRİ ÖZEL Ödülü"

2008 Kuzey Ren-Vestfalya „Gelecek için Enerji Verimli Bina" Ödülü

2008 Fransa MIPIM Ödülü için Aday

2006 Almanya Çelik Yapı Ödülü

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler