+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Yarışmalar Kumar Gibidir, Kaybetseniz de, Kazansanız da Bırakamazsınız"

12 Ekim 2009, 17:32
  defa okundu.

Seden Cinasal Avcı, Kumru Alpaydın ve Kamil Kaptan ile yarışmalar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

"Yarışmalar Kumar Gibidir, Kaybetseniz de, Kazansanız da Bırakamazsınız"

Selin Biçer: Bildiğim kadarıyla hepinizin ortak noktası sık sık yarışmalara katılıyor olmanız. Yarışmalar sizin için ne ifade ediyor? Meslek hayatınızda yarışmalar bir araç mı yoksa bir amaç mı?

Seden Cinasal Avcı: Amaç ya da araç... İki farklı kavram olarak görmüyorum. Eğitimimiz süresince her dönem bir proje yapıyorduk. Mezun olduktan sonra da bir ofise girip çalışmaya başlıyoruz. Her zaman tasarım odaklı bir iş temposu içinde olamıyoruz. Yarışmalarda proje üretmek keyifli bir süreç. Bu sebeplerden ötürü yarışmalara girmeyi tercih ediyorum.

Kumru C. Alpaydın: Aslında ben bir amaç olarak görüyorum demeliyim, çünkü ben yarışmanın temposunu, sürecini, vs. piyasada yaptığımız işlerden daha çok seviyorum. Bu süreçte üretilen tasarım nesnesi ya da fikir, piyasadakilere göre çok farklı ve bağımsız. Yarışma temposu bizi zorluyor, sürekli dinamik tutuyor. Bunun bile ayrı bir keyfi var. Yarışma süresinin yaşandığı tasarım masası, herkesin konuştuğu, herkesin birbirinden fikir aldığı bir süreç, ama normalde bu ortamı bir mimarlık bürosunda bulmak çok kolay değil. İşverenin istekleri var, optimum yapılacak olan iş var. Yarışma sürecinde ise bir ekip olarak bir araya geldiğimizde o tasarım masası yeniden canlanıyor. Ben bu tempoyu sevdiğim için yapıyorum ve sanırım yapmaya da devam edeceğim.

SCA: Katılıyorum. Ayrıca yarışma sürecinde karşınızda bir müşteri yok. Çok özgürsünüz. Direten kimse de yok. Sadece jürinin değerlendirmesi için bir proje sunuyorsunuz.

Kamil Kaptan: Mimarlık bizim için özgün olunması gereken bir alan. Direkt bir müşteriniz olduğunda müşterinin talepleri bu özgünlüğü ertelemenize ya da geri plana itmenize yol açıyor. Yarışmada ise sadece şartname var ve bu şartnameyi yorumlama şansınız mevcut. Ucu çok açık bir alan. Daha özgür hissedip, daha özgün işler çıkarmaya çalışıyoruz. Aslında yarışmalara sadece kazanmak için girmiyoruz. Bugüne kadar olağanüstü başarılar elde edemesek de aldığımız övgüler bize yetiyor. Bu işten keyif alıyoruz ve gücümüz yettiğince devam edeceğiz.

Yarışmalara genelde iki kişi katılıyoruz Özgür Kerem Bulur ile birlikte. Bazen de Beykent Üniversitesi'ndeki öğrencilerim yardım ediyorlar. Genelde hükümet konağı, belediye gibi kamu yapıları için yarışma düzenleniyor. Sıkıcı ve asık suratlı işler gibi gözüküyor ve öyle projeler yapılıyor. Biz projeyi bu halinden nasıl çıkarabileceğimizi o katılığı nasıl kırabileceğimizi arıyoruz.

SB: Bir yarışmaya katılmanız için sizi o yarışmayla ilgili neyin cezbetmesi gerekiyor? Yarışmanın teması, ödüllerin değeri, jüri üyeleri, yarışmanın prestiji gibi etkenler kararınızı etkiliyor mu? Yurt dışındaki yarışmalara da katılıyor musunuz?

Emine Merdim Yılmaz: Ya da yarışmalara katılırken Mimarlar Odası gibi çeşitli kurumların çeşitli nedenler göstererek herhangi bir yarışmayı boykot etmesi katılmanızı etkiliyor mu?

KCA: Herhangi bir kriter aramıyorum. Benim için önemli olan problem. Bir problem her yerinden tutulabilir, şartnameye uymak ya da uymamak, şartnameyi tamamen reddetmek, ters çevirmek... Her şey mümkün. Tasarım sürecinde kendinizle başbaşasınız.

Kısacası programıma bakıyorum ve yarışmaya ayıracak vaktim varsa, hemen şartnameyi alıyorum.

SCA: Ben de jüri ya da konuya odaklanmadan sadece vaktimin uygunluğuna bakıyorum.

KK: Tabi, biz de programımıza uymasına dikkat ediyoruz. Jüri konusuna gelirsek son zamanlarda jüriler genelde güncel mimarlığı ya da mimarlığın şu an neleri kendine dert edindiğini takip etmiyor. Mesleklerinin erken ve heyecanlı döneminde takip ettikleri kadarıyla yetiniyorlar. Örneğin Şişhane Tiyatro Binası Yarışması'nda birincilik ödülü alan projeyi, jüri başkanı I.M. Pei'nin Louvre Piramidi'ne benzetti ki, güncellikten çok uzak bir proje. Kaldı ki bence alakası da yoktu. Mesleki deneyim önemli, fakat jürilerin daha güncel olması gerekiyor. Internet üzerinden herkesin tek oyla katılabileceği bir oylama sistemiyle de bu mümkün olabilir.

KCA: Mimarlar odasının yarışma boykotları ya da genel olarak jüri üyelerinden birinin yarışmaya uygunluğu konusunda gelişen kamuoyu, beni yarışmaya katılım gösterme konusunda etkilemiyor. Genelde bu tip tutumlar, söz konusu jüri üyesi mimarın, mesleki geçmişine bağlı olarak gelişiyor. Oysa birçok alanda olduğu gibi mimarlık konusunda da yakın tarihin kayda alınması konusunda bir eksiklik mevcut. Yani; biz genç mimarlar için söz konusu mimarın aleyhinde oluşan kamuoyu, bize ulaşmamış bir bilgiden temelleniyor genelde.

Ödül, jüri gibi nedenlerle bir yarışmaya katılmamayı bir kayıp olarak görüyorum. Jüri projenizi beğenmeyebilir. Zaten yarışmalara jüri beğensin diye katılmıyoruz. Ortaya konulan probleme ait söyleyecek bir sözünüz varsa yarışmaya katılırsınız. Jüri projenizi ödüle değer görmeyebilir, ama söylediğiniz söz mimarlık ortamı için değerli olabilir. Projedeki ufak bir detay bambaşka kapılar açabilir. Her jüri hangi projeyi derecelendiriyorsa, bu onların kararıdır. Jüri, yarışmayı açan kurum ya da idare tarafından söz konusu seçimi yapmaya ehil görülmüş insanlardır. Seçimleri de elbette jüri olarak seçilen o birkaç kişinin üzerinde kolaylıkla uzlaşabileceği, çok uçlarda olmayan, ortak ve genel geçer beğeniye uygun bir fikir olacaktır. Bu yüzden yarışmaların birincisi bence, en ilerici, en şaşkınlık verici ya da uç proje olamaz ki bu bir hata da değildir. Bugün yarışm alara katılan bizler, jüri olsak bizim için de sonuç değişmeyecektir. Bizim yarışmalarımızın birincileri de üzerinde uzlaşmak konusunda ayrılıklar yaşamayacağımız, genel beğeniye uygun, çalışan, talep edilenleri karşılayan, ancak fazlasını önerme riskine de girmemiş projeler olacaktır. Jüri olmak bir uzlaşma işidir bir yerde. Karar vermek üzere seçilmiş ve konunun ehli kabul edilen yaklaşık 10 mimarın birbirini projeler üzerinde ikna çabası da jüri çalışmalarının sonucunu oluşturuyor. Bu yüzden yarışmaların sonuçları günümüzün mimarlık camiasını ilgilendirir. Ancak kolokyumlarda görülen her şey mimarlık kültürünü ilgilendirir. Yarışmanın birincisi ya da ödül grubundaki projeler kimseyi çok heyecanlandırmamışken, elenmiş bir proje, çok daha fazlasını vaat ediyor olabilir. Yarışmalar bu yüzden, bir idareye istediği projeyi kazandırmaktan çok daha fazlasını yaparlar. Süreçleriyle, tüm katılımcılarıyla, yarışma sürecinde söylenen tüm sözlerle ve elbette sonuçlarıyla mimarlık kültürünü zenginleştirirler.

SB: Türkiye'de yapılan yarışmaların amacına hizmet ettiğini düşünüyor musunuz?

KK: Bence çok hizmet edemiyor, çünkü jürilerde genel bir görüş var: "ortak aklı bulmak" Bu kavramı oluşturabilmek için çok katı, bilimsel, deneylerle kanıtlanmış bir olgu olması lazım mimarlığın, oysa öyle değil. Jürilerin seçim yaparken aynı programı kullanan, aynı dili konuşan, aynı anlayışlara sahip projeleri sıralı seçmesinin altında da bu zihniyet yatıyor. Eğer amaca hizmet ediyor olsaydı, seçimlerin farklı fikirlere yer veren bir çeşitliliği olması gerekirdi. Türkiye'de bir gelenek var ki yarışmaya girenlerin bazılarının raflarında hala "Wettbewerbe Aktuell" dergileri durur. Bu dergideki yarışmalara baktığınızda hep birinci olan proje daha vasatken, ikincinin daha radikal olduğunu görürsünüz. Birincilik ödülünü alan proje uygulanmak için seçiliyor olabilir, sonrasında daha özgür davranabilirler diye düşünüyorum. İkincilik ya da üçüncülük ödülü alan bir projenin birinci ile hiç alakası olmayabilir. Türkiye'de bu durum ne yazık ki aşılamıyor.

SB: Yarışma sunumlarında seçtiğiniz yol günün popüler tarzı mı, yoksa kendinize göre özel bir sunum tekniğiniz ya da bir diliniz mi var?

SCA: Her proje özgündür ve kendi sunum tekniğini yansıtır. Kendimize has bir sunum tekniği kullanmak yerine o projeyi en iyi anlatabilecek olanı deniyoruz.

Bana göre her proje de, yarışma konusuna özgüdür ve kendi sunum tekniğini yaratır. Bir yarışma sonrası forumda görsellerle jürinin kandırıldığı iddia edilmişti. Ben bu fikre katılmıyorum. Bir proje tabiî ki sunumuyla dikkat çekebilir, fakat başarısız bir projenin sadece sunumu ile herhangi bir jüriyi etkileyebileceğini düşünmüyorum.

Bir yarışmaya hazırlanırken değişik ekiplerle çalışıyoruz. Ekipte hiç kimse tasarımcı, çizimci, modelci gibi sınıflandırılmıyor. Proje üretim aşamasından sonra nasıl sunulacağına karar veriliyor ve buna göre bir sistem geliştiriyoruz. Ekipteki herkes projenin her aşamasına katkıda bulunmaya çalışıyor.

Bazı yarışmalarda sunum tekniğini, dolayısıyla fikrin anlatılmasını etkileyen kısıtlamalar olabiliyor. Herhangi bir kısıtlama olmadan isteyen herkes kendisini istediğince ifade edebilmeli.

KK: Biz yarışmalara iki kişi hazırlandığımız için bir ayrım söz konusu olmuyor. Projeye başlarken genelde model üzerinde çalışıyoruz. Herhangi bir el çizimini altlık olarak kullanıp model ile birleştirdiğimiz bir tekniğimiz var.

Aslında her proje karşınıza çıkan farklı bir problemdir ve sizin bir çözümünüz olmalı. Yarışmadaki problemi çözmekle piyasadaki çok farklı. Piyasada her probleme bir çözümünüz olması beklenir, iyi ya da kötü bir çözümünüz yoksa kalsın yapamıyorum diyemezsiniz. Yarışmadaysa bir çözümünüz yoksa girmeme şansınız var. Bazen kendinizce en doğru çözümü ararken bir türlü teslim aşamasına gelemezsiniz. Bu durum piyasada hoş karşılanmaz, ama yarışmayı yetiştiremezseniz bu sadece sizi ilgilendirir, teslim etmezsiniz olur biter. Yarışmaların bu durumunu seviyorum.

Söyleyecek bir sözünüz olduğunda bunu söylemek için her seferinde ayrı ya da aynı yol kullanabilirsiniz. Aynı yolu kullanmak da sorun değil.

Genelde yaptığımız projelerin formlarıyla ilgili eleştiriler geliyor ve form fetişistiymişiz gibi bir tablo çizilmeye çalışılıyor. Ben açıkçası bu fetişizmin dik açı tutkunları için daha ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum, çünkü bizim öyle bağlanıp kaldığımız belli formlar yok en azından şimdilik. Formu önemsiyoruz çünkü bir yapıyı içine girmeden önce ilk başta görsel olarak deneyimlersiniz sonra girer ve mekansal olarak deneyimlersiniz. Bazen form endişesi mekanı kaçırmamıza neden olabiliyor, ancak genelde çok daha farklı mekan imkanları sağlıyor.

KCA: Yarışmalara katıldığım sabit bir ekibim yok, hatta tek başıma girdiğim yarışmalar da var. Sunum ya da çizim anlamında kendimce pratik yöntemler var. Karşımdaki jüriye inandığım fikri temsil etmem gerekiyor. Ve bunu da kendi becerilerim doğrultusunda çok temel bir yöntemle yapıyorum. Eğer sunum ya da çizim tarzının sürekli aynı olması eleştirilecek bir konuysa, bundan 10 yıl sonra bu tip eleştirilerin hedefi ben de olacağım. Benim için önemli olan fikrin nasıl sunulduğundan çok fikrin kendisidir ve tasarım masasında nasıl ele alındığıdır.

SB: İlk katıldığınız yarışma hangisiydi? Eğer yarışma çizmek zamanla kazanılan bir deneyim ise siz bunu nasıl edindiniz?

SCA: Yarışmalar bizim için kesinlikle bir deneyim, sadece izleyerek elde edemeyeceğimiz... Yarışmaya kendin bizzat katıldığında ancak öğrenebilirsin. İlk olarak Hasan Özbay'ın ofisindeyken yarışmaya proje hazırlama sürecinde yer aldık . Burada edindiğimiz deneyimler, bizim yarışmalara başlangıcımız için çok yararlı oldu. Hala da deneyerek öğreneceğimiz çok şey var. Hazırlanırken yaptığımız çalışmalardan ve sonuçlandıktan sonra diğer projeleri incelediğimizde farklı deneyimler ediniyoruz. Çok keyif verici!

KK: Benim ilk yarışma deneyimim öğrenciliğim sırasında oldu. Bir banyo tasarımı yarışmasına katıldık bir arkadaşımla ve ikincilik aldık. Katıldığım ilk yarışmaydı. Yarışmanın sunum şartlarını kendimizce yerine getirmiştik. Sonra epey bir süre yarışmalara ara verdim. Mezun olduktan sonra piyasa ayak uydurabileceğimi düşünmüyordum. Bir yapı yaptığımda bunca uğraşa değmeli diye düşünüyordum ve yapamayacağımı sanıyordum. Bu yüzden de mimarlık dışında işler yapmaya başladım. Bir ahşap atölyesi açtık kuzenimle, sonra diğer bir kuzenim daha katıldı. Mobilya dışında daha konstrüktif işler yaptık hep, ne de olsa serde mimarlık var. Yaşamak için bu işi yaparken içimdeki mimarlık ateşi hala yanıyordu, ama işlerin biraz yoluna girmesi gerekiyordu, girer girmezde tekrar başladım yarışmalara katılmaya. Bir - iki yarışmadan sonra Özgür'le birlikte katılmaya başladık. Zamanla deneyimimiz arttı, eksik yaptığımız şeyleri ve neleri ön planda tutmamız gerektiğini gördük. Şu anda biraz daha fazla öğrenmiş olduğumuzu düşünüyoruz.

KCA: İlk kez öğrenciyken MİMED'e katılarak bir yarışmaya girdim. Elendim. Öğrenciyken birçok yarışmaya katıldım, ancak hep elendim. Daha sonraları Nimet Aydın'la birlikte çalıştığım zamanlarda yarışma projelerine hazırlanırken bir planlama sürecinin olduğunu burada öğrendim. Konu mimarlık olduğu zaman hepimiz için zaman kısıtlıdır. Her konuda olduğu gibi yarışma sürecinde de zamanı doğru kullanabilmek çok önemli oluyor. Şartnameyi aldıktan sonra teslim tarihine göre bir süre planlaması yapılıyor. Bunun üzerine hazırlık süreci başlıyor, kendi yöntemlerinizi belirleyip elinizden ne geliyorsa yapıyor, hatta yardım alıyorsunuz.

EMY: Yarışmaya hazırlanma süreci öğrenilebilir mi, yoksa yaşayarak mı deneyimlenir?

KCA: Her ikisi de mümkün. Ben bu süreci yaşayarak öğrendim. Bu konuda şanslıydım. Yarışma temposunu bir kere de olsa yaşamak zamanın ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi öğretiyor insana. Keşke bir hap olsa ve mimarlar olarak bu hapı alıp zamanı programlamayı öğrenebilsek.

Genel olarak zamanlamayla ilgili problemlerim olsa da en azından yarışma hazırlığında bunu yapmayı becerdim. Süreler çok net. Örneğin soruları zamanında sormazsan, daha sonradan kimse sorularını cevaplamayacaktır. Zamanı programlamak yarışma hazırlığının kilit noktası bence.

SB: Yarışmalara katılma sürecinizden bahseder misiniz? Sürekli çalıştığınız bir ekip mi var, yoksa duruma göre farklı ekiplerle mi çalışıyorsunuz?

SCA: Zamanlama problemine göre ve farklı meslek gruplarıyla çalışmamız gerektiğinde ekipler değişiyor. Özellikle kentsel tasarım yarışmalarında daha geniş bir tasarım çerçevesi olduğu için ve çizim yükü arttığından güçler birliği oluşturuyoruz. Genelde hep birlikte çalıştığımız arkadaşlardan ekibimizi oluşturuyoruz.

SB: Bugüne dek katıldığınız yarışmalar içinde en severek çizdiğiniz yarışma hangisi? Sonucundan memnun musunuz?

SCA: Yarışmaya katılan herkes ödül almak ister. İçine sinmeyen bir proje hazırlayıp yarışmaya yollayan pek kimse yoktur herhalde. Yarışmalara ilk yolladığım projelere sonradan baktığımda yetersiz bulduklarım oluyor elbette. Ama herhangi bir projemi sevdiğim ya da sevmediğim projeler sınıfına dahil edemem. Kendi içinde başarılı bulduğumuz fakat ödül alamayan çok projemiz oldu.

EMY: Peki içinize sinmeyen bir projeyi yarışmalara yine de gönderiyor musunuz?

SCA: Mimarlıkta zamanlama problemi her zaman yaşandığı için teslimden önce gelinen son nokta göze yeterli gözükmeyebilir. Ancak kimse benimsemeyerek bir projeyi sürdürmüyordur. Bazen bu çözümlerle kabul görmez diye düşündüğümüz olduysa bile beğenmeden hiçbir projemizi yarışmaya yollamadık.

KK: Böyle bir şey bizim başımıza gelmedi, çünkü projeyi en başta düşünürken ekranda ya da kağıt üzerinde bir yapı görmeye başlarsınız ve bunu anlatırsınız. İnanmıyorum projenin sevmeden çizilebileceğine. Ayrıca kargaya yavrusu şahin gözükür diye bir deyiş var ve bu duruma uyuyor. Yaptığımız işleri seviyoruz.

KCA: Benim de sevmediğim projem hiç olmadı. Yarışma süreci hakkını vererek yaşanmışsa zaten, projenizi sevmemek de çok mümkün olmuyor. Belki eksik bulmak, daha çok zaman ve emek harcamak istemek mümkündür.

SCA: Her mimar kendi içinde, projenin başında çok doğru ve çevresiyle çok uyumlu bir tasarım yaptığını düşünebilir. Mimarlıkta bize göre "doğru olma" kavramı tartışılır durumdadır. Herkesin çözümü, fikri kendi içinde iyi ya da doğru olabilir.

KCA: Zamanlama problemi yine gündeme geliyor. Biraz daha zamanım olsa yapabileceklerim gelir hep aklıma. Bir yarışmaya hazırlanırken aksilikler yüzünden eksiklerimiz olmuştu. Ama benim için bir projenin ana teması fikir. Fikir iyi olduğu sürece sunum çok da önemli değil.

SB: Her biriniz yarışmalara sık sık katılan mimarlarsınız. Özellikle kriz dönemlerinde iş alamayan mimarlar yarışmalara yöneldiler. Yarışmalara katılarak geçim sağlanabilir mi? Yarışmaların ekonomik açıdan size nasıl bir geri dönüşü oluyor?

SCA: Ekonomik açıdan, ödül almamız teşvik edici oluyor elbette. Fakat ödül kazanma garantiniz olmadığına göre buna güvenerek yarışmaya da giremezsiniz. İş çıkışı yarışma çizdiğimiz için çok zorlu bir süreç oluyor. Bütün gün ofisteki işlere konsantre olup çizilen yarışmayı hiç düşünmemek gerekiyor. Akşam ise bambaşka bir havaya girip yarışmaya devam etmek gerekli. Bizim için bu süreç çok yıpratıcı olsa da yarışma teslim edildikten sonra kendimize kalan boş zaman daha değerli ve keyifli gelmeye başlıyor. Son aşamaları hariç yarışma süreçlerini yaşattığı heyecandan ötürü seviyorum.

KK: Çoğunlukla serbest çalıştığım için daha özgürüm. Ve bu özgürlüğü seviyorum. Sadece maddi kaygılar yüzünden kendimi her yarışmaya girmek zorunda hissetmiyorum. Zaten kendi adıma çok da maddi getirisi olmadı şimdiye kadar. Yarışmalara katılmadığım zamanlarda ahşap atölyesinde farklı konstüriktif denemelerimiz oluyor, serbest proje çiziyorum ve Beykent Üniversitesi'nde ders veriyorum. Hepsinin de getirisi yarışmalardan daha fazla. Ben buna "stepneleri olmak" diyorum. Bunların arasında iş gibi duran daha çok atölye. Onun dışındakilerle olan bağımı yarışmalar dahil maddi yanı önemli olacak şekilde kurmuyorum. Bu piyasa için proje yaparken de, eğitim verirken de, yarışma yaparken de beni özgürleştiriyor. Bu uzlaşmama durumu yaratıyor gibi algılanmasın ufak tefek eksikleri de olsa ikinci binam yapılıyor, ama en azından içime sinen şekilde ve çok az değişikliklerle.

Benim için mimarlık deneysel bir alan ve yarışmalar ile mimarlık okulları bunun en iyi laboratuarları. Mimarlık mesleğini çok sevmeme rağmen, aldığım eğitimden memnun olmadığım için öğrenim sürem 9 yılı buldu. Verdiğim dersler sırasında öğrencilere tashih vermek yerine atölye çalışmaları yaptırıyorum. Proje atölyede üretilip geliştiriliyor. Öğrenciler için aynı anda okula gitmek ve ofiste çalışmak mümkün olamadığı için öğrencilerimin dışarıda edinecekleri tecrübeyi alacakları yer okul, yani atölye olmalı. Akademisyen mimarlar genelde kariyerlerini ilerletmek adına proje yapmaktan zamanla uzaklaşıyorlar. Dışardan ders veren biri olarak daha avantajlı olduğumu düşünüyorum, çünkü atölyede öğrenciyi baş başa bıraktığımız durumu sürekli bir devinimle piyasada ya da yarışmalarda yaşıyorum ve onları daha iyi anladığımı düşünüyorum. Bu anlayışla yürüttüğümüz geçen dönemki atölye çalışmalarımız yayınlandı. Deneysel ruh halinin hakim olduğu bir atölyeydi. Çıkan işlerin karşılığında güzel tepkiler aldık. Öğrencilerimden kaçı bu deneyselliği sürdürür bilmiyorum, ama bu deneyimi de en azından birkere görsünler istiyorum. Bu durumun onlara farklı bir bakış açısı kazandırıp bir şeyler katacağını umuyorum.

KCA: Bu konuda kendimi şanslı görüyorum. Meslek hayatıma yarışma çizilen bir ofiste başladım. Daha sonra bir süre kendi işimi yaptım. Bu sürede yoğun çalışmama rağmen, yarışma için yeterince zamanım kalıyordu. Sonrasında başka bir ofiste yine yarışmalara katılan insanlarla çalıştım. Bir dönem Anadolu Üniversitesi'nde ders verdim. Çok keyifliydi.

Kriz dönemlerinde mimarların yarışmalara daha çok yönelmesi bence şikayet edilecek bir konu değil. Keşke her dönem her yarışmaya bu kadar çok katılım olsa. Bu, her şeyden önce mimarlık ortamının zenginleşmesi demek.

SB: Yarışmalar sizin için bir alışkanlık haline geldi mi?

SCA: Bünyamin Derman İzmir'deki bir söyleşisinde bu konuda güzel bir benzetme yapmıştı: "Yarışmalar kumar gibidir, kaybetseniz de, kazansanız da bırakamazsınız". Fakat bir klişe olarak gördüğüm "yarışmacı mimar" tanımlamasıyla anılmak gibi bir hedefim de yok.

Yorucu olsa da bu işin keyfi bambaşka. Sonuçta mimarlık ortamına proje sunma şansı sağlıyor her yarışma. Kendi ofisiniz olsa bile sürekli proje üretme şansı bulamayabilirsiniz.

KK: Keşke bir alışkanlığa dönüşse. Ancak her yarışmaya vakit ayıramıyoruz.

SCA: Evet, yarışmalarla ilgili en büyük sorunlardan biri yarışma tarihlerinin çakışması. Düzenleyen kurumlar buna dikkat etse keşke.

KCA: Yarışma süreçlerini ekstrem sporlara benzetiyorum. Yarışmaların yarattığı adrenalin bağımlılık yapıyor.

SB: Meslekle ilgili ileriye baktığınızda hedefleriniz nedir?

SCA: Özellikle bizim gibi yeni mezun mimarlar için yarışmalar önemli. Yarışmaların ileride kendi ofisini kurmak isteyenler için yol açıcı olabileceğine inanıyorum. Aynı zamanda bir ofiste çalışıp deneyim elde ederken ortama fikirlerinizi sunmak için yarışmalar hem amaç, hem de araç. Kendi ayaklarımızın üstünde durabilmek adına iyi bir araç olduğunu düşünüyorum.

KK: Mimarlık çok keyifli bir alan ve keyif alarak bu mesleği sürdürmek gerek. Bu durumu hem kendi hayatımda uygulamaya, hem de öğrencilerime aşılamaya çalışıyorum. Keyif aldığım her işi yapmak istiyorum.

KCA: Ben de arkadaşlara katılıyorum.

SB: Çok keyifli bir söyleşi oldu. Teşekkür ediyorum.

KK: Biz teşekkür ederiz.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler