Politikacılar Şehirleri Yağma Hasan’ın Böreği Olarak Görüyorlar

Gazeteci-yazar Perihan Mağden ile mimariden kent meselelerine kadar pek çok konuyu konuştuk.

Perihan Mağden nisan ayında çıkacak sıfır kilometre makalelerinden oluşan yepyeni kitabıyla okurlarıyla yeniden buluşacak. Biz de kitabın hemen öncesinde Bebek’te buluşarak güncel kent meselelerini ve gündeme dair pek çok konudaki sorularımızı kendisine yönelttik. Şehircilik açısından Menderes kafası iktidarda diyen Mağden: “Bizim politikacılarımız şehirleri rant ve Yağma Hasan’ın böreği olarak görüyorlar. Tayyip Erdoğan, Kasımpaşalı bir çocuk. İstanbul’da büyümüş. İçinde bir nebze olsun İstanbul sevgisi vardır diye umut etmek istiyorduk. Ama ortada büyük bir para ve altın çömleği var, hepsi de ne kadarını götürebiliriz diye bakıyorlar. Bu çok çok acı bir şey.” Söz Mağden’de!

Serkan Ayazoğlu: “Türkiye’de mimar var mı?” diye bir yazınız var. Bu yazınız “Çocuklarımız artık güzel bir bina yüzü görmeden büyümek zorunda” diye bitiyor. Eski bir yazı… Siz hala aynı fikirde misiniz?

Perihan Mağden: Türkiye’deki mimarlara baktıkça inanamıyorum. Bu kadar kötü mimari eserin birarada olduğu bir şehir görmedim (İstanbul). Bangkok’ta bir sürü güzel yapı var, yeni ama mimari bir değeri var. Bu kadar mimarlık fakültesi var, onlarca yıldır bu kadar mimar yetiştirdik. Sonuç olarak insan bu kadar mı kendi çizgisini yaratamaz, bu kadar mı özgünlükten uzak olur? Örneğin, Bebek Camii… Cumhuriyet dönemi mimarisi ve hakikaten çok güzel bir cami. Bir tane Bebek Camii gibi cami yapmaya muktedir değiller. Bence cami Türk halkının büyük çoğunluğu için çok önemli bir yapıdır. Ya ultra modern, insanı modern mimariden soğutacak saçma şeyler yapıyorlar ya da korkunç derecede, eski yapıların beşinci derecede çakmasını, kopyalarını yapıyorlar. Bu kadar mimarlık fakültesi ve bu kadar mezun olmasına rağmen ne yazık ki sonuç budur.

Mimaride de Bir İtaat Sorunu Var

Bunun mimarlık fakültelerinden, mimarların eğitiminden ve potansiyelinden çok Türkiye’nin şartları, piyasadaki arz talep ilişkisi, iktidarlar ve belediyelerle de alakalı olduğunu düşünmüyor musunuz?

Yumurta-tavuk olayına benziyor. Eğer bizim çok yetenekli mimarlarımız olsa onlar da diretebilirler. Bizim itaat sorunumuz var. Medyada da, mimarimizde de, kısacası her şeyimizde de bu sorun var. Sen bir birey olarak kendi haklarını, sanatını, zanaatını, projeni, işini savunmaya muktedir değilsen başkalarının, patronlarının sana emrettiğini yapmaya temayülün varsa bu birey olamamamızla alakalıdır. Bu medyada ve diğer pek çok şeyde de bu şekildedir. Ama mimari beni çok çok incitiyor. Etrafa bakıyorum ve etraftaki kötü yapılar cidden beni çok üzüyor. Binalar bu kadar mı kötü olur? Örneğin, Karadeniz’i katlettik. Önceden Karadeniz mimarisi ve Karadeniz evleri diye bir şey vardı. Neden onlar yıkılıp yerine ucube betonlar yapıldı? Almanya’da para kazanan gidip Karadeniz dağlarındaki, biricik köyündeki evini katletti. O küçücük tahta evleri yıkıp beton binalar yaptılar. Bununla yüzleşmeliyiz. Bütün Türkiye’de bu ucube betonları görüyoruz.

Mimarlar Kendini Kandırıyor, Bir De Biz Onları Kandırmayalım

İşte bu noktada TOKİ de devlet politikası olarak Türkiye’nin her yerinde söylediğiniz gibi binalar yapıyor. Devletin de felsefesi ortadayken sadece mimarları suçlamak biraz haksızlık değil mi?

TOKİ çok büyük bir kriminal, hem de mimari açıdan da çok büyük bir kriminal. Sorun TOKİ öncesinde başlıyor. Benim demek istediğim, Bebek Camii gibi bir camiinin yapılamadığı. TOKİ çok ayrı ve ciddi bir sorun. Mimarlarımızın çok güzel ve şahane işler yaptığını söylersek hem kendimizi hem de onları kandırmış oluruz. Onlar kendilerini çok iyi kandırıyorlar zaten, bari biz onları kandırmayalım.

Cemal Kafadar, “Belediyecilik açısından Dalan’ın fikirleri iktidar” demişti. O dönemi de iyi biliyorsunuz. İstanbul’un tarihine bakınca yöneticiler değişiyor ama sonuç değişmiyor mu?

Hayır. Hiçbir şey değişmiyor. Menderes kafası iktidarda. Bizim politikacılarımız şehirleri rant ve Yağma Hasan’ın böreği olarak görüyorlar. Tayyip Erdoğan, Kasımpaşalı bir çocuk. İstanbul’da büyümüş. İçinde bir nebze olsun İstanbul sevgisi vardır diye umut etmek istiyorduk. Ama ortada büyük bir para ve altın çömleği var hepsi de ne kadarını götürebiliriz diye bakıyorlar. Bu çok çok acı bir şey.

3. Köprü siz yazarken sadece tartışılan bir projeydi. Siz yazdınız, karşı çıkıldı ama köprü yükseliyor. Sizce sivil toplum şehirde gerçekleşen projelere nasıl müdahil olacak?

3. Köprü benim gezi olaylarında en büyük düş kırıklıklarımdan birisiydi. Gezi biraz lokal anestezi gibiydi ama yine de mühimdi, Taksim’de sıkışılıp kalındı. Ben 3. Köprü’nün ayaklarında eylem yapılmasını, Gezi’nin başka noktalara doğru kaymasını beklerdim. Sanki bir daire içinde, biraz da karnaval havasında, bir bar çıkışı sosyalleşme havası içerisinde çok soylulaştırılmış bir hareket olarak kaldı. Seçkinleştirilmiş olması, belli bir sınıfın egemenliği altında kalmasına da bir şey demiyorum ama 3. Köprü’ye uzanması çok daha anlamlı bir hareket olurdu. Gezi Parkı’na kışlayı yaptırmamak çok mühim ama 3.Köprü’yü yaptırmamak da çok çok büyük başarı olurdu. On binler 3. Köprü ayağında bir eylem yapsa bütün dünya bizim bir 3. Köprü sorunumuz olduğunu duyacaktı.

Gezi Gelmiş Geçmiş En Mühim Hareketimize Dönüştü

Taksim Platformu, o dönem Arınç ile görüştükten sonra 3.Köprü’nün durdurulmasına dair bir açıklama yapmıştı. Gerilimi tırmandırdıkları gibi bir suçlamaya maruz kaldılar…

Ben oraya bir işaret konulması gerektiğini söylüyorum. Orada da bir gösteri yapılmalıydı. Beni Gezi’de düş kırıklığına uğratan başka bir şey daha vardı. Taksim’den natürel akış Beşiktaş’a gidiyor. Beşiktaş’ta önlerini kesecekleri aşikâr değil mi? Oysa Saraçhane’ye Büyükşehir Belediyesi’ne yürünmesi gerekiyordu. Büyükşehir çok acayip olarak aradan sıyrıldı. Bütün bu olayların bir sebebi de Büyükşehir Belediyesi değil mi? Birçok şey yapıldı. Gezi zaten çok büyük bir olaydı, ben keşke bunlar da olsaydı diyorum. Keşke oradaki kalabalıklar bir gün de 3. Köprü için buluşsalardı. Gezi, gelmiş geçmiş en mühim hareketimize dönüştü. Bu yüzden geriye dönüp ona bu kadar ödev yüklemeye çalışıyorum. O kadar başarılı ki ilk defa bir proje yapılamadı. Bu çok önemli ve etkileyici.

Ömrümde İlk Kez CHP’ye Oy Vermek Durumunda Kalıyorum


Perihan Mağden ve Serkan Ayazoğlu

Gezi’den çıkan muhalif hareketin geleceğini nasıl okuyorsunuz? Oradaki hareketten güçlü bir parti doğabilir miydi?

Onu bile çok isterdim. Alman Yeşiller Partisi gibi yüzde 5-10 oy alan ama çok etkili bir hareket çıksaydı, aşırı derecede sevinecektim. Hep bir muhalefet boşluğu içinde debeleniyoruz. Bir şehir ayaklanması oldu ve insanlar “Ben burada kışla kılığına sokulmuş AVM istemiyorum” dedi. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir gösteride altı can verilmez. Altı can meselesinden sonra benim bütün bakışım değişti. İlk başta daha hor ve uzak mesafeli bakıyordum. Altı candan sonra ben artık tarafım. Hükümetin yanında değildim ama şimdi tamamen karşı tarafım. Peki, şimdi ne olacak? Ben şimdi panik atak içinde ömrümde ilk defa CHP’ye oy vermek durumunda kalıyorum. Ve ilk defa CHP’ye oy vereceğim. Bu büyük bir sıkıştırılmadır.

Kabataş’ta yaşanan bir olay var. Kutuplaşmanın örneklerinden birisi. Siz bu olayla ilgili ne düşündünüz ve ortaya çıkan görüntülerden sonra şimdi ne düşünüyorsunuz?

İlk başta çok inandım. Hatta birkaç arkadaşıma “Yuh yani bunu da yapmışlar” dedim. Sonra kadının bandanalı, deri eldivenli, üstü çıplak gibi beyanları ortaya çıkınca işin fantezi boyutuna uyandım. Geçenlerde Fehmi Koru ‘post-partum depresyon’ olabileceğini yazmış. Bunun olabileceğini ben de o zamanlar düşündüm. Yeni doğum sonrası “Histrionic” bir durum olabileceğini de düşündüm. Zaman bunu doğrulamış oldu. Bir de camide bira içtiler numarası vardı. Yandaş kanallardan birinde diyor ki “Camide bira içtiler, işte görüntüüü”.  Görüntüye bakıyorsun ve öyle bir durum yok görüntüde. O zaman da Kabataş’taki gelinden de şüphelerim arttı. İlk duyduğumda bu nasıl bir Kemalist hezeyandır diye düşünmüştüm.

Kabataş olayının toplumu kutuplaştırması, adeta bir inatlaşmaya dönmesi çok tehlikeli değil mi bu durum?

Başbakan bence en iyi savunma saldırıdır diye düşünüyor. Yiğitliğe bir şey sürdürmek istemiyor. Geri dönülmez bir yola girdi. Başbakan öyle bir psikolojide. Bu Türklerde çok yaygın bir psikolojidir. Mesela çekmeceden parayı çalan birinin elini sıkıştırırsın, bas bas bağırmaya başlar : “Elimi nasıl sıkıştırdın, elimi acıtıyorsun elim elim” Ben hakikaten hayretle izliyorum.

En Büyük Kabusum Kanal İstanbul

Kanal İstanbul için ne düşünüyorsunuz?

Kanal İstanbul benim için tam bir kâbus. Gece ne kâbus gördün desen, Kanal İstanbul’u gördüm diyebilirim. En korkutucusu o. Korku skalası yapsak 3. Köprü’ye bile razı olabiliriz. Aslında Erdoğan’ın bir taktiği de ölümü gösterip bizi sıtmaya razı ediyor. Kanal İstanbul’u bana gösterirsen, ben 3. Köprüye razı olurum.

Erdoğan’a Verilecek Cevap Kalmadı

Ben de size iktidarın savunma refleksi ile sorayım o zaman. Gelişime ve büyüyen ekonomiye karşı mısınız? Yapılan büyük icraatları kıskanıyor musunuz?

Bir arkadaşım bana çok büyük bir şerefsizlik yaptı. Nasıl böyle bir şey yaparsın diye sordum. Üç ay düşünüp, bana “Sen aslında beni kıskanıyorsun” diye cevap yazmış. Bizim siyasi arenada gördüğümüz bütün hastalıkları, manyaklıkları biz aslında kendi hayatımızda da yaşıyoruz. Mesela annenizin bir görümcesi vardır, görümcesinden öyle şeyler çekmiştir ki aynı bizim Tayyip Erdoğan’dan çektiklerimize benziyordur. Aile içinde yaşadığımız şeylerin büyük ölçüde yansıması AK Parti. Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses kafası da budur. İbrahim Tatlıses gider magazinci kurşunlatır, sonra da sorunca cevap şu : “Meyve veren ağacı taşlarlar”. “Çamur at izi kalsın”, “Meyve veren ağaç taşlanır” gibi bir takım klişe kartları var. Hoop diye masanın üzerine klişe kartını bırakıyorlar. Sen rasyonel bir çerçevede tartışma yürütmeye çalışıyorsan ve o kadar utanıyorsun ki onun adına, sonrasında görüyorsun ki karşılıklı tartışmanın imkânı yok. Çünkü karşılıklı tartışmada minimum rasyonalite çizgisinde buluşulması lazım. Sen o çizgiyi yerle bir ediyorsan ki artık Erdoğan sürekli bunu yapıyor. Bence artık Erdoğan’a verilecek cevap kalmadı. İnanın ne şehircilik, ne soruşturmalar, ne yolsuzluk ve de ne demokratikleşme açısından verilecek hiçbir cevap kalmadı.

Beyoğlu’nda Yaşam Stili Savaşı Var

İçki yasakları, dışarıdaki masaların toplanması gibi çeşitli uygulamalar var. Beyoğlu’ndaki kozmopolit yaşamın, gece yaşantısının tehlikede olduğunu düşünüyor musunuz?

Sürekli uğraş uğraş uğraş… Dışarıdaki bütün masaları kaldırıyorlar. Bir kere kaldırırsın, iki kere kaldırırsın. Sürekli sen adamın masasını kaldırırsan, sürekli baskın basanındır yaparsan, bir sürü yatırım Beşiktaş ve Şişli ilçesine kayar. CHP’li belediye olduğu için o taraflara kaydılar. Sonuç olarak yaşam stili savaşı ortaya çıktı. Bu çok çok mühim. Gezi’nin altını çizdiği de budur. Ben bir dinar alerjim olmadığı için, türbanlı kadın düşmanı olmadığım için bir takım şeyleri Kemalist hezeyan olarak görüyordum. Ama sen benim içkime karışma kardeşim. Bilmem kaç yaşın üstündeysem dışarıda oturup içebilmeliyim. Asmalı Mescit tamamen Beşiktaş’a kaydı. Laikçi yaşam stili kendine yaşama alanı bulmak zorundadır ve İstanbul laikçi yaşam stilinin kalesidir, hep böyle kalacaktır. Biz kendi nargilecimizi açalım gibi kıyım kıyım yaşam stiline karışmayacaksın. Ben senin yaşam stiline karışmıyorum, düşmanca bakmıyorum sen de bana düşmanca bakma ve yaşam stilimi boğmaya çalışma. Beyoğlu’nda böyle bir mücadele yaşanıyor.

Gökkafes ile ilgili de zamanında çok yazdınız. Şehirde sorunlar çok da yeni değil. O dönemde medya nasıldı?

Benden başka kimsenin Gökkafes ile ilgili bu kadar takarak yazmaması çok ilginçti. Şehrin ortasında 147 metre bir bina yükseliyor, kimsenin çıtı çıkmıyor. Sonra bir röportajımda Süzer’in Bahçeşehir’den gazetecilere daireler verdiğini söyledim. Kendisi de itiraf etti. Küçücük haber olarak çıktı bu itiraf. O dönem çok önemli bir köşe yazarı bana “Ne inatçısın… Bahçeşehir’de daire almak varken tutturdun, inat ediyorsun” demişti. Kahramanlık olsun diye anlatmıyorum. O dönem kimsenin Gökkafes’i yazmamasına çok şaşırmıştım. 

Afrika’da Yürüyorsun Ama Beni Düşünerek

Medya dışarıdan nasıl görülüyor? Ses kayıtları ortalıkta dolaşıyor. Şaşırıyor musunuz?

Medyaya şaşırmıyorum. Zaten o yüzden medyayı bıraktım. Medya, düşük aktörler ve düşük aktrislerin elinde. İnanın o kadar satılık tiplerin elinde, rezil bir medya var ki… Biz telekomünikasyonda sınıf atladık, her yerden internete girebiliyoruz. Bugün müracaat et, yarın evine telefon bağlanıyor. Bankacılıkta sınıf atladık, her türlü işlemimizi internetten yapıyoruz. Nüfus kâğıdımızı hemen çıkarabiliyoruz, pasaport hemen çıkıyor. Tüm bunlara rağmen medya sınıf atlamadı, eskisinden de geriye gitti. Düşük seviye daha da düştü. Ama Fas’tan Başbakan’ın aramasına şaşırdım. Altyazıyı otel odasında takip edeceğini düşünmezdim. Kendisi takip etmiyordur diye düşünüyordum. Tansu Çiller moralini bozmamak için sırf yandaş medyayı okuyordu. Bu adam çok meşgul, fitneleyici birileri vardır, onlar fitneledikçe haberi oluyordur diye düşünüyordum. O kadar yanlış düşünmüşüm ki. Sylvia Plath’ın “Rakip” diye bir şiiri vardır. “Afrika’da yürüyorsun ama beni düşünerek” der. Erdoğan da Afrika’da yürüyormuş ama Türk medyasının alt yazısını düşünüyormuş. İnanılmaz bir şey, şoke oldum. İktidar zehirlenmesi diye bir şey var. Bu giderek insanı paranoyaklaştıran bir şey. Paranoyaklaştıkça kontrolü arttırıyorsun. Arttırdıkça o sana yetmiyor, her şeyi kendin kontrol etmek istiyorsun. Konak sahibesi hanımlar vardır. Bu konakta fare tıkırdasa duyarım derler, iftihar ederler. Başbakan, Konağa odun mu geldi, odunları ben sayacağım havasında, kafayı konağın işleriyle çizmiş yaşlı bir konak sahibesi kadın durumuna geldi ve Erdoğan Türkiye’yi kendi konağı gibi görmeye başladı.

Etiketler

Bir cevap yazın