“Bulunduğumuz İlçenin Tek Mimarlık Fakültesi Olmamıza Rağmen Yönetimle Gerekli İlişkileri Kuramadık”

Mimarlık eğitimi-kent ilişkisi ve mekansal yeterlilikleri araştırdığımız soruları İstanbul Kültür Üniversitesi'nden Mimarlık Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neslihan Dostoğlu ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Mehmet Şener Küçükdoğu yanıtladı.

Arkitera: Mimarlık eğitiminin bulunduğunuz kentle olan ilişkisi üzerine neler söylersiniz? Kentin verdiğiniz eğitime katkısı neler ya da eğitiminizin kente olan katkısı neler?

Mehmet Küçükdoğu: Zaten mimarlık eğitiminin ilk başladığı yer İstanbul. İstanbul kent olarak eğitici öğeleri olan bir kent. Mimarlık tarihi örneklerinin yanı sıra devamlı göç alan ve kontrolsüzce büyüyen bir şehir olarak olumlu olumsuz birçok örneği de görebilmek İstanbul’da mümkün. İşte son yapılan binaları görüyorsunuz. Eleştirelim, eleştirmeyelim, beğenelim, beğenmeyelim; ama hepsi İstanbul’da yapılıyor. Dolayısıyla devamlı şantiye halinde olan bir kent, öğrencilerimize gerek tasarım açısından gerek uygulama açısından her zaman örneklerini gösterebileceğimiz bir kent.

Bizim kurumumuz tabii üniversitelerin sosyal sorumlulukları gereği çeşitli yerel yönetimlerle, sivil toplum örgütleriyle ilişki içinde olmak durumunda ancak bizim içinde bulunduğumuz ilçenin tek üniversitesi ve tek mimarlık fakültesi olmamıza rağmen bir türlü Bakırköy ilişkilerini kuramadık. Gidip bütün iyi niyetlerimizi bildirdik, destek olabileceğimizi söyledik henüz ama geri dönüş alamadık. Ama bunun dışında başka ilçelerde, İstanbul dışındaki bir takım ilçelerde, oraların yerel yönetimleriyle birçok proje yaptık ve yapmaktayız. Bir örneği Lüleburgaz Belediyesidir. Gemlik Belediyesi’yle, Şile Belediyesi’yle bir takım projeler yaptık. Yani bunun örneklerini tabii çoğaltabilmemiz mümkün ama içinde bulunduğumuz ilçeyle maalesef böyle organik bir ilişki kuramadık.

Neslihan Dostoğlu: İstanbul’da bir mimarlık okulunda okumak bir öğrenci için büyük bir şans. Gerçekten bir dünya başkenti ya da bir dünya kenti oldu İstanbul; etkinlikleriyle, ekonomisiyle, beklentileriyle… Çok farklı alternatifler var. Bir de farklı dönemlerde başkentlik yapmış bir kent. Dolayısıyla kültürel birikimi, tarihi birikimi çok zengin olmasının yanı sıra aynı zamanda içinden Boğaz geçiyor, farklı yakaları var, Haliç var… Hem tarihi açıdan hem coğrafi açıdan çok farklı özellikleri olması nedeniyle İstanbul’da eğitim önemli. Proje konusu verirken öğrenciler açısından da oluşan aktiviteler, sergiler, müzeler, filmler bu anlamda çok zenginlik katıyor. Bir öğrenciye çok katkıda bulunabilir.

Peki, buna karşın, verilen eğitimin şehre katkısının olduğunu düşünüyor musunuz?

Neslihan Dostoğlu: Evet, düşünüyorum. Ben şimdi beşinci yarıyıl projesine giriyorum. Mesela biz yakın çevremizle, Avcılar Belediyesi’yle görüştük. Onların ihtiyaçları olan konuları tespit ettik. Öğrencilere gerçekten somut bir konu, onların istedikleri, yapmayı zaten düşündükleri bir konuyu çalıştırıyoruz. Belediye’den geliyorlar, jürilerimizi dinliyorlar. Böyle bir takım ilişkiler kuruluyor. Bu sadece bir örnek. Workshoplar yapıyoruz. Bu tür etkinlikler sürekli oluyor. Konferanslar oluyor, onu kentlilere sürekli duyuruyoruz.

Peki, mekan ve eğitim ilişkisiyle ilgili, Türkiye’deki mimarlık stüdyolarını, okullardaki derslikleri nasıl buluyorsunuz? Ve daha yaratıcı, özgürleştirici mekanların olması için neler yapılabilir?

Mehmet Küçükdoğu: Türkiye’de asıl tartışılması gereken konu, eğitimin kalitesinin artık tamamen göz ardı edilmiş olması. “Bir mimarlık bölümünün kurulabilmesi için sağlanması gereken asgari koşullar nelerdir?” sorusuna cevap arayan bir komisyonduk biz. Asıl önemli olan nokta bu. Yani Yüksek Öğretim Kurulu yıllar önce Avrupa yeterlilikler çerçevesinde imza atıyor, ulusal yeterlilikleri ilan ediyor, bütün üniversitelere duyuruyor, sonra Bolonya Süreci’nin uygulanmasını bütün üniversitelerde istiyor. Bizim üniversitemiz de geçti bu Bolonya Sürecine. Bunun özünde, eğitimde kalite var. Bunun son aşaması da programların akredite edilmesi. Bunların akreditasyon kurulları veya uluslararası akreditasyon kurulları tarafından akredite edilmesi bir üst amaç; ama bu akreditasyonun olabilmesi için de belli koşulların yerine getirilmesi lazım. Buna uygun olarak kurumların derslikler, laboratuvarların yanı sıra eğitim programı var, onun nasıl uygulandığı, kadro gibi koşulları sağlaması gerekiyor. Yanılmıyorsam şu anda Türkiye’de eğitim yapan 86 veya 88 tane mimarlık bölümü var ama birçoğunun kadrosu yok ve eğitim yapıyor. Yani bırakın mekanı hoca yok, mekan olsa ne işe yarar.

Neslihan Dostoğlu: Ben doktoramı Amerika’da yaptım ve Amerika’da mimarlık okullarındaki stüdyoları biliyorum. Avrupa’da da çeşitli mimarlık okullarını gezdim. Aslında Türkiye’de öğrencilerin sürekli olarak kullanacakları, tekil masalarının olup onu sahiplenebilecekleri bir ortam yok. Yer sıkıntısı var çünkü. Aynı mekanı yeri geldiğinde yapı dersi için kullanabiliyorsunuz, proje dersi için de, mimari tasarım stüdyosu için de kullanabiliyorsunuz. O yüzden öğrencilerin kişiselleştirebilecekleri mekanları oluşamıyor maalesef. Yani böyle olmasını çok isterdim ben. Öğrenciler sürekli sabahlasınlar, kendi mekanları olsun, kitaplarını getirip koysunlar ama ayrı bir yerde de işte belki hocalarıyla görüşebilecekleri, toplanabilecekleri mekanlar olsun isterdim.

Ancak bu sene yeni bir şey deniyoruz. Geçen sene daha küçük mekanlar kullanıyorduk, şimdi büyük bir stüdyo var, her grup orada ders yapıyor. Başta biraz sıkıntı çekildi ama şimdi benim hoşuma gitmeye başladı. Öğrenciler de memnun olduklarını söylediler. Mesela başka grupların ne yaptığını da yanlarından geçerken görüyoruz, alt sınıflarla konuşuyoruz, üst sınıflarla konuşuyoruz. Çok esnek bir mekan var, panolarla böldük. Biraz akustik sorunları tabii ki oluyor. Böyle esnek mekanlar olması güzel bir şey tabii. Fakat tabii gün ışığının olması, doğal ışığın olması da çok önemli.

Etiketler

Bir cevap yazın