Mimar Tabanlıoğlu: ‘Eski dokuyu bir kenara bırakıp…’

Yeni Şafak köşe yazarlarından Kürşat Bumin'in, Murat Tabanlıoğlu ile ilgili yazısı...

Levent’te yükselen bir projesiyle RIBA ödülünü alan mimar Murat Tabanlıoğlu’nun geçenlerde gazetede (Radikal, 7 Haziran) Ömer Kanıpak’ın sorularına verdiği cevaplar içinden özellikle bazıları İstanbul başta olmak üzere ülke olarak benimsediğimiz yapılaşma tarzına ilişkin önemli değerlendirmeler içeriyordu.

Söze başlarken Tabanlıoğlu’nun İstanbul’da yükselen projelerinin de yüksek fiyatlarından dolayı yanına yaklaşılmayacak türden olduğunu hatırlamayı unutmayalım. Ama doğrusu bu başarılı mimarın -projeleri “yüksek sınıfa” hitap eder türden olsa da- özelikle İstanbul’da her gün bir yenisinin temelinin atıldığına şahit olduğumuz yüksek yapıların “meçhul mimarları”ndan farklı olarak -kendi sözleriyle- “heyecan verici tektonik form”lar arayışından vazgeçmemiş olduğu anlaşılıyor.

“Meçhul mimarlar”ın birbirinden ayırt edilemeyen eserlerini tanıyoruz: Kaz temeli ve dik 40 kat yükseklikte bir betonarme kutuyu, kapla dış yüzeylerini ışık kesen camla, oldu sana bir “gökdelen”! Bu yapıların “mühendis işi” olduğu muhakkak, ama bunlara “mimar işi” diyebilir miyiz? Dış düzeylerini camla kaplamayı ihmal edenlerin durumu daha vahim… Geçen gün otomobille yanından geçtiğimiz -yine en az 40 katlı- “güneye bakan” yeni bitmiş bir yapının sakinleri İstanbul’u geçen gün aniden basan aşırı sıcak havada kendilerini nasıl hissediyorlardı acaba? 30. katta, güneşe karşı, büyük ihtimal pencereleri açılmayan (“klimatize” yani) balkonsuz bir dairedesiniz ve o güneş yaz mevsiminde akşam 21’den önce batmayacak ve siz bu beton hücrelere yüz binlerce dolar saymışsınız…

Yahya Kemal, sanırım Menderes’in İstanbul’da uyguladığı “imar faaliyetleri”ne ilişkin olarak söylemişti: Türk’ün “kör kazma”yı çok sevdiğini, eski (tarihi), birazı yıkılmış birazı ayakta kalmış şeylerden hiç haz etmediğinden bunları yıkıp yerine yenisini yükseltmek için elini hemen “kör kazma”ya attığını söylemişti! “İstanbul’un şairi” bugün peş peşe yükselen sözünü ettiğim yapıları görse kim bilir neler söylerdi?

Tabanlıoğlu da söylediğim gibi yüksek ve pahalı projeler çiziyor. Ama baktım, “heyecan vereci tektonik formlar” gibi mimarlarda olmaz ise olmaz bir arayıştan vazgeçmemiş görünüyor.

Bir kere her şeyden önce RIBA ödülünü alan projesini (“Loft Bahçe”) çok iyi tarif etmiş: “Daha çok çocuksuz çiftlerin, yalnız yaşayanların ömür boyu değil ama birkaç sene yaşamak isteyebilecekleri bir yaşam şekline göre tasarlandı.”

Bu tarifin yapılması önemli, çünkü gazete sayfalarını kaplayan inşaat reklamlarını hatırlayacak olursanız, önümüze getirilen projelerin kim-kimler için tasarlandığına dair tek bir satır açıklama bulamıyorsunuz. Oysa “Loft Bahçe”, -her ne kadar bu ülkede emlak “evladiyelik” denerek satın alınmasına rağmen!- kim/kimler için tasarlandığını açık-seçik olarak belirlemiş bir proje. Projelerin kim-kimler için tasarlandığını en başta mimarın bilmesi gerekmez mi? (Bu konuda bazen ölçünün hepten kaçtığı da oluyor tabii ki. Le Corbusier’nin Marsilya’da uyguladığı “işçi evleri” projesini hatırlayın. Ünlü mimar bu evlerde ikamet edeceklerin nasıl yaşamasını, ne yiyip içmeleri gerektiğine kadar (salonun bir köşesine taşınan mutfak (“açık mutfak”!) işçilerin “soğan çorbası” içmek alışkanlığına uygun değildi mesela!) sıralamıyor muydu? Dolayısıyla, “Loft Bahçe”de yer alan apartmanları internetten incelendiğinde Tabanlıoğlu’nun tasarımının çok yerinde olduğu hemen anlaşılıyor. 200 metrekareden büyük bu apartmanlar (daireler yani) sadece “iki piece”den oluşmuş. Çocuklara oda yok yani!

Tabanlıoğlu’nun önümdeki röportajda gazete sayfalarını kaplayan ve sayıları hızla artan “projeler”e ilişkin bir soruya verdiği şu yanıt olup bitmekte olan epeyce açıklayan nitelikteydi: “Bunların arkasında yatan beyinler ve kimler olduğunu biliyoruz zaten. Mimardan çok yatırımcıların ve onları yönlendiren danışmanların inisiyatifleri, şablon yapı tipolojileri ve hatta klişeleşmiş pazarlama tetkikleri ile şekilleniyor kentler. Mimarlar çoğu zaman bu şablonların ve klişelerin görselleştirilmesi için kullanılıyor ve bu çok tehlikeli aslında.”

Bu sözler, benim biraz önce “mimarı meçhul projeler” derken anlatmak istediklerimin bir açılımı niteliğinde. Yani özetle: Şehir “yatırımcılar” ve onların “danışmanları”nın önceliklerine teslim olmuş. Mimarlık ve mimarlar bu teslimiyetin bir halkasını oluşturmuş… Şehirler için ne büyük bir felaket….

Tabanlıoğlu’nun yukarıdaki sözleri tamamlayan düşünceleri de şöyle: “Her projemizde öncelikle oradaki yaşamı kurguluyoruz, düşünüyoruz, sorguluyoruz. Bize verilen programı olduğu gibi alıp tasarıma başlamak yerine mal sahibi ile önce o programı tartışıp baştan tasarlıyoruz. Ancak ondan sonra iyi bir tasarım ortaya çıkabiliyor.” Bu düşüncesini desteklemek için verdiği şu örnek de öğretici: “Örneğin şimdi Hamburg’da bir projeye davet edildik birkaç ekiple birlikte. Belediye yatırımcıya öncelikle temasını soruyor. Ama bu pazarlama amaçlı bir tema değil. O projenin içinde yer alacak işlevler neler olacak, kente verdikleri, kentten aldıkları nelerdir, bunları tanımlamalarını istiyorlar.”

Son olarak mimar Tabanlıoğlu’nun TOKİ yapıları ve “Kanal” ve “İkinci İstanbul” projelerini değerlendiren sözlerinden kısa bir alıntı yapmak istiyorum.

Önce TOKİ meselesi: “Özellikle Anadolu’nun her yerinde aynı tipte, coğrafi ve sosyal koşulları hiç dikkate almadan yapılan TOKİ yapılarının ileride büyük sorun olacağını düşünüyorum.”

Sonra da diğer projeler: “Bu projelerin esas bahanesi deprem tehlikesine karşı önlem alınması ise, şahsen elimizde mevcut yapıların iyileştirilmesi için yerinde dönüşüm mekanizmalarının harekete geçirilmesini tercih ederim. Eski dokuyu bir tarafa bırakıp ikinci bir şehir yapmak, yatırımcıları çekecek şekilde yeni kanal açmak pak da mantıklı çözümler görünmüyor bana.”

Etiketler

Bir yanıt yazın