Kentler, Planlama ve Siyaset

Doğan Hasol, Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan yazısında, kent planlamanın tarihini yazıyor.

Bugün ülkemizdeki gelişmeler çoğunlukla plansız, programsız olarak, neo-liberal ekonomi kurallarına uygun şekilde, kent toprağının ranta dönüştürülmesi doğrultusunda sürüp gidiyor. Kent içinde ve çevresinde kalan son yeşil alanlar da yok edilerek yoğun ve yüksek yapılaşmayla en büyük parasal değer elde edilmeye çalışılıyor.

Siyasetin arenası ve vitrini kentlerdir. Siyaset yoğun olarak kentler üzerinden yürütülür. Bu nedenle de siyasetçiler kentleri kendi anlayış ve amaçları doğrultusunda biçimlendirmeye yönelirler. Bu, eski çağlardan beri böyle olmuştur.

Siyasal yapı ve toplumsal gelişmeler kentlere yansır; bunların etkileri aradan yüzyıllar geçse bile kentlerin morfolojisinde okunur. Eski Mısır, Eski Yunan, Eski Roma’da olduğu gibi günümüzde de durum böyledir.

Kentlerin fizyonomisini toplumlar belirler. Ünlü İngiliz siyaset adamı W. Churchill’in “Biz binalarımızı biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir” sözünü kentler için yaygınlaştırabiliriz: “Biz kentlerimizi biçimlendiririz, sonra da onlar bizi biçimlendirir.” Hatta daha ileri giderek şöyle de diyebiliriz: “İnsanlar kentlerini yaratırlar, kentler de gelecek kuşakları.”

Kentsel tasarım

Nüfusun dağılımı, bölgesel ve kentsel yerleşme, üretim, ulaşım kararları; kaynakların, doğal, kültürel ve tarihsel değerlerin, kentsel dokunun korunması ve geliştirilmesi… Bütün bunlar “planlama”ya bağlıdır. Bir adım ötesi ise kentsel tasarım ve mimarlığa yaklaşımdır. Planlama ve iyi tasarım yoksa kentsel gelişme çarpık olur. İyi ya da kötü sonucu, yönetim biçimleri ve iktidarların planlamaya olan inancı ya da inançsızlığı belirler.

Toplumu yönlendirmek

Ülkeyi yönetenler genelde kalıcı izler bırakmak isterler. Bu davranış biçimi totaliter rejimlerde daha belirgindir. Amaç, çevre ve mimarlık yoluyla toplumu etkileyerek yönlendirmektir. Bu kapsamda çoğu kez geriye bakışla eski dönemlerin görkemli anıtsallığına başvurulur. Mussolini’nin faşizm, Hitler’in nasyonal sosyalizm, Stalin’in komünizm ideolojileri de kentlere ve mimarlık diline bu anlamda yansımıştır. Mussolini de, Hitler de, antik Yunan ve Roma mimarlıklarını farklı amaçla çağa taşımaya uğraştılar. Yabancı literatürde “megalomanyak” sıfatıyla anılan davranışla, geniş meydanlar, devlet gücünü vurgulayan, propaganda amaçlı anıtsal yeniklasik yapılar… O yapıların birçoğu daha sonra yıkılmıştır.

Çeşitli rejimlerin, örneğin komünizm, kapitalizm, liberalizm, neo-liberalizmin izlerini de kentlerde okumak mümkündür. Komünist rejimle yönetilen ülkelerde, örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasının Doğu Bloku’nda, özel mülkiyet ve serbest dolaşım olmadığı için kent toprağı spekülasyona uğramamış ve kent merkezleri korunabilmiştir. Buna karşılık kimi politikacıların yersiz müdahalelerinin kötü sonuçlar verdiği bilinmektedir. Örneğin Stalin’in Moskova’daki gökdelenleri (Yedi Kızkardeşler 1947-53), Nikolay Çavuşesku’nun Bükreş’teki 25 bin odalı sarayı… Stalin her biri ayrı işleve sahip Moskova gökdelenleriyle yetinmemiş, bir tane de Sovyet yönetimi altındaki Polonya’nın başkenti Varşova’ya parasını kendilerine ödeterek armağan(!) etmiştir. Varşovalılar şehrin en iyi göründüğü yerin, 231 m. yüksekliğindeki bu kültür ve bilim sarayının tepesi olduğunu söylerler. Yapının görüntüye girmediği tek yer orasıdır çünkü. Örnekler çoğaltılabilir. Buna karşılık özellikle kapitalizmle gelişmeye çabalayan kimi ülkelerde kent toprağı vahşi bir yağmaya uğramıştır. Ülkemizdeki gecekondu ve kaçak yapılaşma bunun açık bir örneğidir.

Gökdelenler

Bugün ülkemizdeki gelişmeler çoğunlukla plansız, programsız olarak, neo-liberal ekonomi kurallarına uygun şekilde, kent toprağının ranta dönüştürülmesi doğrultusunda sürüp gidiyor. Kent içinde ve çevresinde kalan son yeşil alanlar da yok edilerek yoğun ve yüksek yapılaşmayla en büyük parasal değer elde edilmeye çalışılıyor. Her yerde gökdelenler fışkırıyor. Eski Belediye Başkanı Dalan’ın İstanbul’u Hong Kong’a dönüştürme hayali şimdilerde gerçekleşme yolunda!

Günümüzde yeni bir olgu gibi sunulan “kentsel dönüşüm”, aslında hiç de yeni değil. Kentlerimiz uzun yıllardan beri siyasetin ödünleri ve baskısı, hatta “ben bilirim”ci girişimleriyle yıkılıp dönüştürülmekteydi zaten. Bugün yapılan, aynı anlayışın, daha baskıcı uzantıları olmanın ötesine geçmiyor. Oysa çağdaş demokrasilerde katılımcı planlama esastır; yani kenti kentliyle birlikte kurgulayıp geliştirmek.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, özellikle de Atatürk döneminde yatırımlar, yeni başkentte yapılması zorunlu devlet yapılarının yanı sıra sağlık, eğitim, kültür yapılarına, halkın ihtiyacına dönük sanayiye ve ulaşım için de demiryollarına yönlendirilmişti. Ülkenin pek çok noktasında açılan halk evlerini ve köy enstitülerini anımsayabiliriz. Kararlar hep plana dayalıydı.

Günümüzde ise planlama göz ardı ediliyor. Yatırımlar keyfi, noktasal, bireysel kararlarla belirleniyor. Oy getirecek “dini yapılar” ile para getirecek “ticaret ve turizm” yapıları çok gözde. Bütün bunlar, bugün izlenmekte olan neo-liberalist politika şablonuna uygun düşüyor. Durum yalnız İstanbul’da değil, bütün kentlerimizde böyle. Üstün değer; para!

Görüldüğü gibi, egemen siyasetin görgü, bilgi ve siyasal anlayışı kentlerin kimliğine, görünümüne yansımakta. İyi ya da kötü şekilde… Yine aynı anlayış, ortak yaşama ilişkin bir disiplin olan mimarlığın diline de yansıyor. Bugün ülkemizdeki kamu kurumları Osmanlı-Selçuklu tarzı diye ifade ettikleri, geriye dönük, taklitçi, güdümlü bir resmi mimarlık üretme peşindeler. Selçuklu ve klasik Osmanlı yapılarından alıntı öğelerle yüklü yüz yıl öncesinin akımına yeniden “hoş geldin” demek Türk mimarlığı için çok acı verici.

Etiketler

Bir yanıt yazın