İstanbul’da Sosyal Değişimin Aynası Mesire Yerleri

9’uncu yüzyılda başlayan ve Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla devam eden yenilik hareketleri, ister istemez sosyal hayatı da etkilemiş, daha evvel Osmanlı toplumunda çok sık görülmeyen bazı tutum ve davranışlar bir süre sonra uluorta sergilenmeye başlamıştı.

Bunlardan biri de İstanbul’un mesire yerlerinde yaşanan olaylardı. Bir zamanlar kadın ve erkeklerin birlikte dolaşmalarının kesinlikle yasak olduğu mesire yerleri belki de bu değişim sürecinin bir sonucu olarak artık kayık alemlerinin yapıldığı, aşıkların gece yarılarına kadar birlikte olduğu yerler haline gelmişti.

En son Lale Devri’nde görmeye alıştığımız eğlence hayatı, II. Mahmut dönemiyle birlikte yeniden hareketlenmiş, İstanbul’un mesire yerleri tüm yasaklara rağmen erkeklerle beraber kadınların da gitmekten geri durmadığı birer eğlence mekanı haline dönüşmüştü. Üstelik bu sefer Lale Devri’nde olduğu gibi sadece yüksek geliri olan aileler değil tüm orta halli vatandaşların da katılabildiği bir eğlence söz konusuydu. O dönemlerde İstanbul’un en meşhur mesire yerleri Selimiye’deki Duvardibi, Anadolu Hisarı üstündeki Kavacık mevkii, Göksu, Çubuklu, Fenerbahçe’deki Haydar Paşa çayırı, Haliç’te Kağıthane, Hasköy üstünde Aynalıkavak bahçesi, Veliefendi ve Çırpıcı çayırları, Alemdağ, Taşdelen, Kayışdağı, Bağlarbaşı idi. Bunun yanında Şirket-i Hayriye’nin kurulması da Boğaziçi mesirelerine rağbeti arttırmış, sıcak yaz akşamlarında buralarda yer bulmak neredeyse imkansız hale gelmişti.

MANZARALARI MEHTAPTI

İstanbul mesirelerinin hepsinin kendine has özellikleri vardı. Kimisinin suyu, kimisinin manzarası, kimisinin de esintisi meşhurdu. İstanbullular sabah başladıkları gezintilerini gün içinde en az üç mesire yerini dolaşarak tamamlar, gece geç vakitlerde evlerine dönerdi. Bu gezintilerde kadın ve erkeklerin birlikte bulunmaları kesinlikle yasaktı. Kadınlar at arabaları içinde civarı dolaşırken erkekler ağaç altında ya da daha çok çeşme başında otururdu. Ancak her türlü yasağa rağmen kadınlar gece yarısına doğru arabalardan iner ve mehtap manzarası altında sevdikleriyle romantik anlar geçirirdi. Mesire yerleri o saatten sonra söylenen şarkı ve gazellerle inler, pembe zarflar içinde ilan-ı aşklar yapılır, randevular alınırdı.

Yıllar geçtikçe mevcut olan bu yasaklar iyice gevşemiş artık aşıkların buluşabilmesi için gece yarılarına kadar beklemeye gerek kalmamıştı. Bu dönemde İstanbul, hali vakti yerinde olan hanımların süslü sandallarla Boğaziçi’nde turlar attığı, onları derme çatma kayıklarıyla çapkın erkeklerin takip ettiği bir şehir haline geldi. Daha evvel Osmanlı içtimai hayatında görülmeyen bu serbestiyet zaman zaman ahlaki anlamda bazı sıkıntıların yaşanmasına neden olunca, devlet bazı tedbirlerin alınmasına karar verdi. 1862’de yayımlanan bir Tembihname ile mesirelerde “Bîedebane ve sefihane tavır ve hareketin, harfendazlığın, işaret ve rezaletin memnu olduğu” ilan edildi. Kadınların mesire yerlerinde erkeklerle beraber oturmaları ve seyyar satıcıların bir taraftan diğer tarafa mektup, çiçek vs. götürmek suretiyle aracılık etmesi yasaklandı. Bununla da yetinilmeyerek kadınların saat 23.00’ten sonra mesire yerlerinde bulunmalarına yasak getirildi.

Ancak yine istenmeyen olaylar yaşanmaya devam edince bu sefer kadınlarla erkeklerin mesirelere gidecekleri günler tespit edilmiş, haftanın bir kısmı kadınlara bir kısmı da erkeklere ayrılarak sorunlar çözülmek istenmişti. İstanbulluların yıllarca devam ettirdikleri mesire geleneği zamanla bu mekanların yerlerine suni park ve bahçelerin kurulması ya da konutların yapılması suretiyle ortadan kalktı.

Etiketler

Bir yanıt yazın