Eskiden Buralar

İstanbul'a kimse sahip olmadı, ona bir süreliğine sahip çıkan, içinden geçen kavimler oldu. Kaybedilen İstanbul gayrimüslimlerin kapanmış okullarında, yıkıma terk edilmiş cumbalı ahşap binalarında, levhaları çürümüş dükkanlarında da yatar.

‘Eskiden buralar bağ, bahçeydi” diye başlayan cümleleri sıkça duyarız. İşin tuhafı o masal gibi anılan eski zaman birkaç onyıllık bir süreyi kapsar. Nerden baksan, tarihi binyıllara dayanan bir şehrin ömründe bir âna denk gelir. İyi de nedir o zaman bu hiç kimsenin kimseye kendi İstanbul ‘unu gösterememe hali. Cinnet olmasın?

Fatih Yedikule’deki sur dibinde bostanlık alanın parka dönüştürülmesi gündemde. Bu tip girişimlerde yaygın olduğu üzere havalı bir de etiket mevcut: Yedikule Belgradkapı rekreasyon yenileme alanı projesi! Fatih Belediyesi’nin uygulamaya koyduğu projeyi protesto eden Beyoğlu Platformu üyesi 30 kişilik gruba bazı mahalle sakinleri tepki vermiş. Eylemi takip eden yabancı bir gazeteciye verilen tepki, kimin neden taraf olduğunu anlatmak adına bir başına ibretlik: “Türk bile değilsin. Defolup gidin bu ülkeden. Evet ben buraya park yapılmasını istiyorum. Buralarda insanları bıçaklıyorlardı, öldürüyorlardı o zaman neredeydin? Ben buraya park yapılmasını istiyorum. Burada polisi toplayıp olay çıkarmak istiyorsunuz.”

Bir de grup adına Harvard Üniversitesi Türk Dili ve Kültürü Vehbi Koç Kürsüsü’nde görevli öğretim üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın açıklamasına kulak verelim: “Şehir ile tabiatın iç içe yaşayabileceği son örneklerinden birini görüyoruz. İstanbul’un yüzlerce sene şehirlilik ve tarımı birleştirmiş ve hâla isimleri yaşayan birçok ürün ile kendine has bir bioçeşitlilik yaşamış bir şehir olduğunu bilmek ve buna sahip çıkmak için buradayız.”

Hatrı olmak

Eşyaların ve mekânların üzerimizde hatrı var. Onlarla bağ kurarak enerji alanı yaratıyoruz. O yüzden bazı şeyler ve yerler vazgeçilmez. Elbette hayat içinde hiçbir şey sabit değil, mucizenin kendisi de bu değişim, dönüşüm gücünde saklı. Ama doğal akışa çıkar güdüsüyle hoyratça müdahale ettiğinizde, değişimleri o yerin sakinlerine zulüm gibi dayattığınızda, sorunlar başlıyor. Son olarak bendinden taşıp birikmiş bütün hayat müdahalelerine karşı bir direnişe dönüşen ortak tepkinin çıkış noktasının şehrin merkezinden bir parça yeşil alanın korunması talebine dayanması, hiç yabana atılmaması gereken bir ayrıntı. Nitekim yerelde dillenip arkası kovalanan talepler, makro politikaları etkilemeye başladı bile. Kuşdili AVM projesinin, artan tepkiler sonrası iptali, güncel örneklerden sadece biri.

Mahalle çok tuhaf, köklü bir hayat biçimi. Modern düzenlemelerin karşılık veremediği insan ilişkilerini barındırıyor içinde. Mahallenizin esnafı ile muhabbetten, iş dönüşü çaylarını, çorbalarını paylaşmaya varan bir boyutu var. Hele söz konusu olan eski, tarihi semtlerse, kökleşmiş hayat biçimleri daha da belirgin bir hal alıyor. Yedikule de o semtlerden biri.

Yol geçen hanı

Sosyolog Pınar Selek, ilk romanı ‘Yol Geçen Hanı’nda bu semti başrole taşımıştı. 1980’den 2000’lerin başına uzanan bir zaman diliminde büyük siyasetin küçük hayatlara etkisi işlenirken, bütün kahramanları buluşturan, ağları ören mekân şöyle çıkmıştı daha ilk satırlarda karşımıza: “Yedikule, İstanbul’un en eski semtlerinden biri. Merkez değil, kenar değil, aralarda bir eski mahalle.

Kabadayıları varmış eskiden; bıçkınları, zindanları, meyhaneleri, geleni, gideni varmış. Bir de ibadethaneleri tabii. Derken, izlerden ve seslerden ibaret bir mahalle olmuş Yedikule. Otsuz, çiçeksiz, renksiz…”

Biri müziğin diğeri devrimin peşisıra giden iki âşık Hasan ve Elif, Elif’in hayat olgunu, derviş ruhlu babası Eczacı Cemal, bugün artık kaybettiğimiz usta-çırak ilişkisinin güzelim temsilcileri marangoz Artin Usta ve Salih, Salih’in büyük aşkı Sema, Elif’le birlikte yolu mahalleden geçen devrimci Fikret, Hasanla müzik aşkını paylaşan Ermenistanlı Rafi, genelevden özgürlüğe kaçan ve Semaların evine sığınan Hande ve daha niceleri bu semtte arz-ı endam etti. Yedikule semti ise bu imece hayatın acı tatlı mücadelesine tanıklık etti.

Yıllar sonra Fransa ‘da belediyeden işgal ettikleri bir bahçeyi yeşerten Elif’in, kaybettiği babasına seslenirken kendi kendine söyledikleri aslında bugün tartıştığımız şeyin özeti gibi: “Baba, zaman ne tuhaf şey değil mi? Her şey yenik düşüyor ona. Ya biz? Zaman bizden bir şeyler aldı mı? Yoksa güzelleştik mi baba? Ne kalacak bizden sonraya, çok merak ediyorum. Notlar, fotoğraflar, anılar… Benim istediğim başka bir şey baba. Zamanın alıp götürmediği bir şey. Bulacağım, merak etme.”

An öpüşmektir

Geçici hayatın içinde bir birbirimizde bir de yaşadığımız yerlerde iz bırakabiliyoruz. Topografya dediğin bellek yüzölçümüdür. Ağladığın ağaç altı, öpüştüğün avlu, oturduğun çayhane, uzanıp hayal kurduğun çayır çimendir anı dediğin. Gelecek için ayağının altındaki o somut zemine, dayanıştığın toprak parçalarına ihtiyaç duyarsın. Masalının giriş cümlelerine yani.

Bundan sebep insanlar kendilerini var eden mekânlara sahip çıkmak, dönüşümü birlikte tasarlamak istiyor. İstanbul’a kimse sahip olmadı, ona bir süreliğine sahip çıkan, içinden geçen kavimler oldu. Katman katman iz bıraktı farklı uygarlıklar. Nice zorunlu göçle, sürgünle, talanla nüfus yapısı el değiştirdi. Kaybedilen İstanbul o açıdan gayrimüslimlerin kapanmış okullarında, yıkıma terk edilmiş cumbalı ahşap binalarında, levhaları çürümüş dükkânlarında da yatar. Romanları tarihi semtleri Sulukule’den ötelemenin vebali o yüzden halen hepimizin boynuna. Bu sorunlara, sorumluluğa sahip çıkmadıkça, rahat nefes alamazsın.

Şehrin bizde hatrı varsa, el veririz ona. Dayatmayız hiçbir şeyi. O zaman ona layık da oluruz belki.

Etiketler

Bir cevap yazın