Cami altında market…

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez “80 yıl boyunca mimarlarımızın cami projeleri çizmediğini” söyledi.

Nedenini şöyle açıkladı:
“Küsmüşlerdi…”
Bunu “laik cumhuriyet ile cami arasında buz devri” mesajı gibi algılayanlar olabilir.
O polemiğe girmek istemiyorum.
Ancak…
Bir hatırlatma yapmakta yarar var.
Başkent Ankara’da devlet protokolünün de katıldığı “Kocatepe Camii” mimar Vedat Dalokay’ın çizdiği proje ile başlamıştır.
Temelleri atılmıştır.
Ancak…
Onun mimari anlayışı, geleneksel Osmanlı cami mimarisi ile örtüşmediğinden bazı teknik gerekçeler üretilerek rafa kaldırıldı.
Klasik cami mimarisi ile devam edildi.
Dalokay “cami mimarisine” küsmedi.
Sonraları Ankara Belediye Başkanı da olan merhum Dalokay uluslararası bir mimardı.
Pakistan’ın en iddialı camisi olan “İslamabad Kral Faysal Camii” için açılan küresel konkuru onun projesi kazanmıştır.
Onun “cami mimarisi konsepti” İslamabad’da yükseliyor.
Cami dışında İslam kültürünü yansıtan yapıtların da altında Dalokay’ın imzası vardır.
“Sorun mimarlarımızda” olmayabilir.
Cumhuriyet dönemini aynı paranteze almak görülüyor ki köşeli ve kategorik bir bakış.
Kaldı ki…
Osmanlı döneminde de son yüzyıllarda İstanbul’un iddialı camileri Ermeni yurttaşlarımızdan mimar aile “Balyan” imzalarını taşır.
Söz gelişi Ortaköy ve Dolmabahçe camileri…
Sadece camiler mi?
İstanbul’un simgesi pek çok yapıtta onların imzaları vardır.

ŞAKİR, YA CUMHURİYET?

ASLINDA…
Sadece cami mimarisinde değil genelde cumhuriyetin özelliğini taşıyan genel anlamda bir mimari oluşmadı.
Merhum Şakir Eczacıbaşı’ndan dinlediğim bir anıyı yansıtayım:
Ünlü Chicago mimarları İstanbul’dadır.
Malum…
Chicago, mimaride önemli bir okul.
Şakir Eczacıbaşı bütün gün onlara İstanbul’daki yapıtları gezdirir.
Özellikle de Mimar Sinan’ın imzasını taşıyanları.
Gece son durak Bebek Balıkçısı’dır.
Deniz kenarında bir masa…
Mehtap…
Işıl ışıl Boğaz…
Mimarlar ne konuşur?
Elbette gündüz gezdikleri yapıtları.
Onlardan biri belki de ilk defa içtiği rakısından bir yudum aldıktan sonra şöyle der:
“Şakir, Sinan çok büyük mimar…
Kıskandık.”
Şakir Eczacıbaşı duyduğu gururun tadını dirhem dirhem çıkartırken bu kez aynı mimardan şu yorum gelir…
“Ama… Unutma ki patronu da Muhteşem Süleyman… Bütün imkanları vermiş, Sinan’ın arkasında durmuş projeye kimse gık diyememiş.
Benim de patronum Muhteşem Süleyman olsa neler yapardım.”
Bu konuşmadan sonra Chicagolu mimarlar bir de soru yöneltirler:
“Ya cumhuriyet Şakir?
Cumhuriyet mimarisi nerede?”

Şakir Eczacıbaşı bu anısını cumhuriyet döneminde mimarinin üretken olmadığını başyapıtlar ortaya çıkmadığını ifade için anlatmıştı.
Haksızlık etmeyeyim.
Cumhuriyet döneminde de elbette güzel projeler hayata geçirildi.
Ama…
Bir kısmına Avusturya gibi ülkelerin mimarları imza atmıştır.
Bizden olanların da istisnası varsa bile “başyapıt oldukları” söylenemez.
Dahası… Bu dönemin mimarisi sayılabilecek bir stil oluşmadı.
Buzdolabı gibi apartmanlar özellikle 1950’li yıllardan sonra görüntü kirlenmesi yarattı.
Buna gecekonduları ve kalfaların sigara paketine çizdikleri inşaat çirkinliklerini sıvasız, tepesinden filiz demirleri çıkmış ucubeleri de ekleyiniz.
Gözleri kapatılarak getirilmiş ve hangi şehirde olduğunu bilmeyen biri bu curcunaya bakarak İstanbul’dayım diyemez…

Bir şey daha…
Camilerin altında dükkanlar hiç olmuyor.
Bu kadar ülke gezdim.
Bir kilisenin, bir sinagogun, bir Budist mabedinin altında “market” ya da “terzi, ayakkabıcı vs.” görmedim.
İbadethanelerin saygınlığına özen göstermek gerekir.
Popüler bir final yapmak istesem “Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez işte bunu da görmeli” diyerek noktayı koyardım.
Ancak…
Bu konuda hassasiyet gösterecek donanıma ve birikime sahip olması, cami mimarisiyle ilgili açtığı dosyanın kabardığını söylemesi çıtasının göstergesidir.
Camilerin altındaki “marketleri” düşüneceğine inanıyorum.

Etiketler

Bir yanıt yazın