Bursa’nın kalbine nasıl sapladınız bu hançeri?

İnzivaya çekilmiş, "fütûhât yolculuğu"nda kulaç atıp duruyordum ki, Bursa'dan sevgili Azmi Bilgin kardeşim aradı ve tuttu elimden, -"feribotla"-, çıkardı beni "fütûhât denizi"nden.

Soluğu, Bursa’da aldım. Ama soluksuz kaldım. Handiyse öleyazdım; kalbim durmaya ramak kaldı. İsyan ettim insan kılıklı nisyankârlara, nisyanın / unutmanın üzerinden hayat kuracağını sanan, ruhunu, Bursa’nın ufkunu ve umudunu satılığa çıkaran muhafazakâr kılıklı adamlara.

Tuzu kuru birileri muhafazakâr sanat’tan bahsediyorlar! Sahiciliklerini yitirmiş, her şeyin içini boşaltarak meta’ya ve paraya tahvil etmeyi iş edinmiş birileri de pespaye, “beş para etmez” “muhafazakâr sanat manifestoları” yayımlıyorlar, aynaya bakmadan! Oysa insan şehirdir derdi babam, arkasına bakmadan; insan şehrin, şehir de insanın aynasıdır…

Şimdi ayna’ya, şehre ve şehrin insanına bakmanın tam zamanı. Meselâ Bursa’ya…

Bursa, rüyalarımı süsleyen şehirdir benim: Ne zaman Bursa’ya gitsem, yenilerim kendimi; yenilenirim ve taze bir ruhla kendime gelirim.

Medeniyet iddiamı/zı ete kemiğe büründüren bir ruh iklimi, doğuş mevsimi, Osmanlı medeniyetinin anlam haritalarının şifrelendiği, asil ve her dâim genç Uludağ’ın eteklerinde çileyle, aşk ve fikir çilesiyle ete kemiğe büründürüldüğü, Anadolu kıtası’nın Horasan erenlerinden devşirdiği ruhu özene bezene besleyip büyüttüğü hakikat sarayının özünü, dünyasını, rüyasını kendinde özetleyen eşsiz bir ilâhî koza’nın örüldüğü ve dünyaya ulaştırıldığı “ilk durak”tır Bursa.

Medine’nin Şam’dan sonra, Bağdat’tan sonra, Kurtuba’dan sonra, Kahire’den sonra, Isfahan’dan sonra, Buhara’dan, Taşkent’ten, Nişabur’dan onca çileyle, onca aşkla, onca coşkuyla getirilen mayayla son kez kurulduğu İstanbul’un yolunu açan, peygamber çağrısına kulak kabartarak hayatını anlamlandıran ve taçlandıran, yeni Medinelerin katıksız timsali, arı duru misali, her dem taze, her dem yeni bir ruh üfleyen bir kalkış noktası…

Bir İsrafil Sûru. Hakikat-i Muhammediye’nin ve nûrunun zuhûru: Osman Gazi’nin ezel-ebed rüyasının, Orhan Gazi’nin nizam-ı âlem hülyasının tohumunun düştüğü, Fatih Sultan Mehmed’in firak ateşini tutuşturan aziz “toprak”: Tevazunun, ilâ-yı kelimetullah aşkının kıtalar aştıracak yolculuğunun derûnî bir sükûnet bahşettiği şiar ve şuur sahibi akıncıların, dervişlerin, alperenlerin “vira bismillah” diyerek fırtınalar esen denizlere, karanlıklar içinde yüzen Avrupa kıtasına açılma tecrübesinin önce ruhlarda, sonra da Bursa’nın ufuklarında yeşertildiği hakikat şiirinin hakikatli şarkısını besteleyen öncü, kurucu ruh şehri: Peygamber şehri: Medine’nin ikizi, ikiz kardeşi: Yolculuğun başladığı mihver; medeniyetimizin yeniden kurulduğu yer.

Şimdi bu Bursa’nın yerinde yeller esiyor! Bursa’nın kalbine hançer saplanmış! Doğan bilmem ne konutları denen lanet olası bir hayalet kolgeziyor Bursa’nın üstünde! Bursa, ölüm döşeğinde!

Osman Gazi isyan hâlinde! Orhan Gazi de hâkezâ öyle! Yıldırım çıldırmak üzere! Sanki Timur’un çocukları Ankara’ya değil de Bursa’ya kirli ve kanlı çizmeleriyle ayak basmışlar! Bursevî Hazretleri, “bu ne hâl, ne izmihlâl!” diye yakarıyor Rabbine!

Yaşarken mevtâ muamelesi yaptığımız çağdaş Sinanımız Turgut Cansever, Bursa’nın bir zamanlar sokaklarında, evlerinde, bahçelerinde, hanlarında, sebillerinde ve insanlarında yaşayan ruhu ne güzel anlatıyordu! Çocukluğunda son izlerine tanık olduğu Bursa hayaliyle yaşıyor ve yaşatıyordu bizi!

“Bursa, bizim ilk gözağrımız”, diyordu! Toprağın hayat bulduğu ilk yerimiz: İlk kalkış noktamız: Yolculuğumuzun yol haritasının kodlarının şifrelendiği, özetlendiği ilk durağımız! Bursa’yı yeniden asliyetine ve hüviyetine kavuşturmanın yolunun, Bursa’yı yıkmak’tan, Bursa’nın ruhunu bütün canalıcılığıyla gün ışığına çıkarmaktan geçtiğini söyleyip duruyordu!

Bursa, gerçekten yıkılmış! Ama Turgut Cansever’in söylediğinin tam tersi bir şekilde, elbette! Bursa’nın ruhunu diriltmek için değil, sanki nihâî olarak yok etmek için tastamam yerle bir edilmiş!

Bursa’ya son kez girdiğimde ve Bursa’nın üzerinde hayalet gibi çöreklenen “Doğan bilmem ne konutları”nın Bursa’yı, Bursa’nın narin ve ince silüetini ve ruhunu nasıl yuttuğunu ve yok ettiğini görünce, “Eyvah!” dedim! “Bunu da mı görecektim! Kim bu kâtil! Bursa’nın kalbine bu hançeri saplayan cani kim Azmi Bey?”

Duyduğuma göre, Başbakan, isyan hâlindeymiş Bursa’nın maruz kaldığı bu cinayete ve tecavüze. İnşallah gereğini yapar, Bursa ölmeden, tarihe gömülmeden!

Şu hâle ve pişkinliğe bakar mısınız: Ruh şehirlerimiz öldürülüyor, şehirlerimizin ruhu yerle bir ediliyor ve birileri, tuzu kuru birileri muhafazakârlığın, köksüzleşmek, nevzuhûrlaşmak ve hakikati paraya tahvil ederek kapitalistleşmek, ruhsuzlaşmak ve unutmak olduğu gerçeğini yoksayarak “muhafazakâr sanat”tan sözebiliyor, ruhsuz manifestolar yayımlayabiliyorlar! Bunlar, bizim ölüm fermanımız olmasın sakın!

Etiketler

Bir yanıt yazın