Barajlar, Havzalar, Kaynaklar… Tüm Boyutları ile “Su” Tartışması

"İstanbul Metropoliten Planlama Toplantıları" 8 Mart 2007 tarihinde, "Su" başlığıyla İMP Konferans Salonu'nda gerçekleştirildi.

Arkitera Mimarlık Merkezi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi (İMP)’nin ortaklaşa düzenlediği “İstanbul Metropoliten Planlama Toplantıları” 8 Mart 2007 tarihinde, “Su” başlığıyla İMP Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği tartışmalarıyla birlikte dünya gündemindeki önemli konulardan biri de “Su”. Su vazgeçilmez hayat kaynağımız. Yeryüzünün büyük bir kısmının (%70,8 ) sularla kaplı olmasına rağmen, içilebilir su kaynaklarımız oldukça kısıtlı. Su kaynaklarının tükenmemesi için, yağmurla birlikte yeryüzüne inen suyun yeraltı kaynaklarına sağlıklı bir şekilde ulaşması gerekiyor, bunun için de su toplama havzaları, topraklar ve ormanların korunması şart. Aksi taktirde yağmurla yeryüzüne inen sudan yararlanma oranımız çok azalıyor. Artan yapılaşma, tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve küresel ısınmayla birlikte azalan su kaynakları, ülkelerin geliştirdikleri uzun vadeli politikalarının önemli maddeleri arasında yer alıyor. Arkitera ve İMP, ortaklaşa düzenlediği bu haftaki toplantıda bu tartışmaların özellikle İstanbul’daki yansımalarını gündemine aldı.

Su Vakfı Başkanı ve İTÜ Öğretim Görevlisi Zekai Şen’in yürütücülüğünde gerçekleştirilen toplantıya, İMP Doğal Yapı Grubu Su ve Yerbilimleri Çalışmaları Yürütücüsü Prof.Dr. Erdoğan Yüzer, DSİ 14. Bölge Müdürü A. Cüneyt Gerek, İSKİ Genel Müdür Yardımcısı M. Tevik Göksu ve Selami Oğuz konuşmacı olarak katıldı.

İMP’de planlama çalışmaları kapsamında faaliyet gösteren gruplardan biri olan “Doğal Yapı” grubunda Su ve Yerbilimleri Çalışmaları’nı yürüten Prof.Dr. Erdoğan Yüzer, dünyada suyun dağılışı, İstanbul’un su ihtiyacı ve yeraltı su kaynaklarına yönelik bilgi ve tespitler içeren bir sunum yaptı. Yeraltı su kaynaklarının kullanılabilir su olarak önemini vurgulayan Şen’in verdiği bilgilere göre, Avrupa ve Asya kıtaları su kaynakları ve nüfus oranı açısından daha dezavantajlı bölgeler olarak karşımıza çıkıyor, Kuzey ve Güney Amerika ise en avantajlı bölgeler. İstanbul su kaynakları ele alındığında, su ihtiyacının %23’ünün Ömerli, %15’inin Terkos Barajları’ndan sağlandığı ve 2015 yılında İstanbul’un su ihtiyacının %50 oranında artacağı ifade ediliyor. İSKİ’nin öngörüsüne göre ise, 2010 sonrası İstanbul’un su ihtiyacının %53’ü Melen Projesi ile sağlanacak.

Zekai Şen bu bilgilere ek olarak, özellikle yer altı kaynaklarının önemine vurgu yaptığı konuşmasında, kontrolsüz yerleşimlerin yer altı su kaynaklarının beslenme koşullarını olumsuz etkilediğine dikkat çekti. İstanbul’da yer altı sularından ancak %5,25 oranında yararlanıldığını ifade eden Şen, özellikle kuzeydeki orman alanlarının yapılaşmaya açılmasıyla birlikte su toplama havzalarının zarar görmesi, beslenme alanlarının kuruması ve su çekme faaliyetleriyle suyun yer altında depolanma oranının azaldığına vurgu yaptı. Şen’in verdiği bilgilere göre İstanbul’daki önemli su kaynakları; Çatalca, Terkos, Kemerburgaz, Beykoz, Kayışdağı ve Şile Kaynakları mutlaka korunmak zorunda.

Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı takiben, DSİ 14. Bölge Müdürü A. Cüneyt Gerek yaptığı konuşmada, Etüt ve Planlamadan İşletme aşamasına kadar devam eden DSİ faaliyetlerini özetledi ve Türkiye ve İstanbul’un su potansiyeline yönelik bilgiler verdi. Bunlara göre, Türkiye’de yağışla 501 milyar m3 su düşerken, bunun 112 milyar m3’ü kullanılabiliyor. Kişi başına su tüketiminin 1000 m3’ün altında olduğu ülkeler su fakiri olarak nitelendiriliyor, Türkiye’de bu oran 1500 m3. Nüfusun sürekli artış, suyun ise azalma eğiliminde olduğu Türkiye, normal iklim koşullarlının görülmediği yarı kurak ülke sınıfına giriyor. Cüneyt Gerek, verdiği bu bilgilere ek olarak İstanbul’un Avrupa yakasındaki nüfusun artış hızına işaret ederek, Asya yakasından Avrupa yakasına su geçirilmesinin şart olduğuna dikkat çekti. Ayrıca su kaynaklarının doğru ölçülmesi ve doğru bilgi toplanmasına ve bunun yapılacak yatırımlar açısından taşıdığı öneme dikkat çekti.

Barajlardaki su seviyesinin diğer yıllara oranla ortalamanın altına düştüğünü ifade eden Gerek, Yeşilçay ve Melen Projeleri’yle ilgili de bilgiler verdi. 2003 yılında uygulamaya geçen Yeşilçay Projesi’nin, Melen Projesi öncesinde acil bir çözüm olarak ele alındığını, acil olarak yapıldığı için depolamasız olduğunu, Melen Projesi’nin ise uzun vadeli bir proje olarak İstanbul’un su ihtiyacını 2040 yılına kadar karşılayacağını ifade etti. Yapılan ölçüm ve değerlendirmelere göre, Melen Havzası’nın kuraklıktan etkilenme düzeyinin çok düşük olacağını ve bu nedenle de projenin olası kuraklık durumlarına karşı önemli bir çözüm olduğuna dikkat çekti. Melen Projesi’nin safhaları ve yapım aşamaları hakkında detaylı bilgiler veren Gerek, 2010 Ocak ayında Boğaziçi Tüneli’nin bitirilmesini hedeflediklerini ve böylece Melen’den elde edilen suyun İstanbul’da Kağıthane Depolama Tesisleri’ne kadar getirilmiş olacağını ifade etti.

İSKİ Genel Müdür Yardımcısı M. Tevik Göksu ise, İstanbul’daki su kullanımını Roma Dönemi’nden bu güne dek uzayan tarihsel süreç içinde ele aldı ve İstanbul’un bugünkü su potansiyeline yönelik bilgiler verdi. Roma Döneminde Halkalı’dan Beyazıt’a su getirildiğini, Bizans Döneminde kapalı ve açık bir çok su sarnıcı yapıldığını, Osmanlı Döneminde ise, Halkalı, Kırkçeşme, Üsküdar, Taksim ve Hamidiye su yollarlının geliştirildiğini ifade etti. Bu gün 2 milyar m3 olan İstanbul su ihtiyacının 2010 yılında 2,5 milyar m3 olacağına dikkat çeken Göksu, 1994 yılında İstanbul’un yaşadığı su sıkıntısını dokuz adet baraj ve beş adet içme suyu arıtma tesisinin yenilenmesiyle aştıklarını, İstanbul için küresel ısınma ve su sorunu karşısında aldıkları tedbirlerden birinin de arıtma tesislerinin ileri biyolojik arıtma tesisleri olarak geliştirilmesi olduğunu ve böylece kullanılabilir su miktarının arttırılacağını ifade etti.

Konuşmacıların su kullanımı ve su potansiyeliyle ilgili vermiş oldukları teknik bilgiler, saptamalar ve geliştirilen projelerden sonra Selami Oğuz, “sudan ne kadar yararlanabiliyoruz, suyu en akıllıca nasıl kullanabiliriz” soruları etrafında odaklanan ve çözüm olarak baraj yapımını şart koşan bir konuşma yaptı. Cumhuriyet kurulduğundan beri mevcut sudan ancak %34 oranında yararlanılabildiğini ifade eden Oğuz, bu oranın arttırılması gerektiğini vurguladı ve su israfı konusuna dikkat çekti.

Aşırı sulamanın tarım toprakları üzerinde yarattığı tahribata, taşkınlara, toprak erozyonu, sulama verimliliğin düşüklüğü gibi sorunlara dikkat çeken Oğuz, çok su tüketen ürünlerin ekilmesi, Büyük projelerle uzaklara su taşınması gibi stratejik hatalar yapıldığına dikkat çekti. Bu bağlamda Melen Projesiyle İstanbul’a su getirilmesini eleştiren Oğuz, bunun gerekli olmadığını, asgari düzeyde sağlanan suyun temizlenerek tekrar kullanımının daha doğru bir yaklaşım olduğunu, suyun akıllıca kullanılmadığını vurguladı. Taşkınlara karşı tedbir alınarak bu sulardan da yararlanılabileceğine, ayrıca kişisel olarak insanların tüketim alışkanlıklarını değiştirerek büyük su tasarrufları sağlanabileceğine dikkat çekti.

Suyun sosyal, ekonomik etkilerine de dikkat çeken Oğuz, suların iyi kullanılabilmesi için baraj yapımının şart, tarihi eserlerin korunması amacıyla barajların yapımının engellemesinin ise yanlış olduğuna vurgu yaptı. Türkiye’nin tarihi eserleri koruma yönündeki baskılarla baraj yapımını ertelemesiyle büyük ekonomik kayıplar yaşadığını ve bunun büyük bir hata olduğunu ifade etti. Bilecik’teki Zeugma mozaiklerini, Hasankeyf ve 20 yıldır yapılamayan Ilısu Barajını örnek olarak gösteren Oğuz, tarihi kalıntılara karşın insanın daha fazla öncelik taşıdığını, bu nedenle de bu barajların yapılmak zorunda olduğunu, yeraltındaki tarihi kalıntıların ve eserlerin yeraltında saklanmasının daha doğru olacağını, yerüstündeki eserlerin ise taşınabileceğini sözlerine ekledi.

Oturum yürütücüsü Zekai Şen ise, su konunun uluslar arası ölçekte taşıdığı öneme, Ortadoğu ve dünyadaki su politikalarına dikkat çekti. Bu bağlamda Türkiye’yi bekleyen asıl sorunun uluslararası su politikaları olduğunu ifade eden Şen, 100 yılı içine alan uzun vadeli su politikalarının geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. Su Vakfı’nın yenilenebilir enerji kaynakları, iklim değişikliği ve çevre araştırma geliştirme ve üniversitelerle çalışmalar yapma konusunda faaliyetlerde bulunduğunu belirtirken, suyla ilgili “eğitim” faaliyetlerinin ve bilimsel çalışmaların yetersizliğine de değindi. Vakfın, 2100 yılına kadar Türkiye’nin su potansiyeline yönelik çalışmalar yaptığını ve buna göre, 2020 yılından sonra İstanbul’da yağışların tekrar artışa geçeceğinin beklendiğini ifade etti. Su konusundaki yönetim ve erken uyarı sistemlerine, su kaynaklarının ortak yönetimine dikkat çeken Şen, sürdürülebilir gelişmeye de vurgu yaptı.

Toplantıda gündeme gelen ve üzerinde durulan, tarihi eserlerin korunması konusunun barajların yapımında bir engel olamayacağı konusundaki söylemler dinleyiciler tarafından büyük eleştirilerle karşılandı. Barajların getirdiği yüksek maliyetlere, sanayi ağırlığına, alternatif çözüm yollarının aranması gerektiğine dikkat çekilirken, İstanbul’un su havzalarının korunması, üçüncü köprü ve sanayi gelişim taleplerinin bu noktada oluşturduğu tehdit vurgulandı.

İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın su kaynakları ile ilgili yaklaşımına yönelik sorulara karşın, Erdoğan Yüzer, plan yaklaşımını ve temel ilkelerini anlattı. Su havzalarının korunması, bu nedenle kuzeye doğru yapılaşmanın ve sanayi gelişimin engellenmesinin öngörüldüğünü ifade etti. Üçüncü köprünün merkezi hükümetin aldığı bir karar olduğunu ve İMP’nin danışman statüsünde bir yapıya sahip olarak bu kararı değiştirtemediğini sözlerine ekledi. Alternatif su elde etme yöntemleri olarak ise, atık suların tekrar arıtılarak kullanılabileceği ve denizlerden su arıtma teknolojisine geçilebileceği gibi alternatif süreçler dile getirilerek toplantı son buldu.

Bir sonraki İMP toplantısı, “Yeni Alt Merkezler” konusunu gündemine taşıyacak. Toplantı 15 Mart 2007 tarihinde, İMP Konferans Salonu’nda 19:00’da gerçekleştirilecek.

Etiketler

Bir cevap yazın