Adorno ve Şehir…

Franz Kafka şöyle diyor:“Bizim sanatımız gerçeğin aydınlığında insanın gözlerinin kamaşmasıdır; yalnızca, irkilen gülünç yüzdeki ışıktır gerçek olan, başka hiçbir şey değil...

Sanat, gerçeğin etrafında dönen pervane gibidir: ama kendini yakmamağa kararlı bir pervane.

Sanat yeteneği, karanlık boşlukta, önceden bilinmeyen, ışık ışınlarının kuvvetle tutabileceği bir yer bulmaktan ibarettir.

James Joyce’un “Sürgünler”i müthiş bir oyundur. Piyeste unutamadığım hep aklımda kalan soğuk ıssız sokakların ışıklarının kısık yansımaları olmuştur.

Bir de Trieste treni…

Bu bir terk etmenin, bırakıp gitmenin son saatlerinin habercisi uğursuz yelkovanların kör akrepleri ezerek öldürdüğü yerden uzaklaşmak gibi gelebilir. Ama öyle değildir, anlatılması güç, yarısı gölge yüzleri çizmek, neden uzaklaştığını bakışların içinden açıklamaya çalışmaktır. Belki de düşüncenin aniden olmasa da kaybolması üzerine bir ağıt denemesidir. Bende okurken görüntülere ve sessiz alanlara yerini bırakmış, yaşanmadan anlaşılamayacak bir kavram olarak sürgün üzerine derin izler bırakmıştır bu piyes. Ve sürgün kavramı da, Hugo,Refik Halit ve Adorno’ya sık sık başvurduğum pek seyahatlere benzemeyen meçhul bir yolculuktur her zaman…

Karanlıkta gizli kaldıklarını, görünmediklerini düşünen bir çoğunluğun kararını andırır daha çok. Boşluktan kurtulduğuna inananların geçici rüyasıdır. Biri gelip de oyunda biz bunları bulamadık derse de hiç şaşırmam.

Maviye göz kırpan gri bir kış gecesi bir fabrika bacasının siluetine karışan dumanlar içinde bir köpeğin sesiyle uyanır şehir; artık yorgun eve dönen uyumlu adımlar duyulmaz bile.

Şehir bir türlü aydınlanamıyordur.

Bırakıp gitme duygusu yaratır.

İnsan kendini bir anda Dublin sokaklarında yapayalnız gezerken ya da içinde bulunduğu durumu paylaşacak tek bir kişinin bile olmadığı bir pubda, belki de sadece ışıklara bakarken hayal edebilir. Gözkapaklarının giderek ağırlaştığını, bir yolculuğa doğru ağır ağır hazırlanmanın zamanının geldiğini, geride bırakacaklarını şimdi düşünmenin sırası olmadığını hissedebilir. Kendi iskemlesinin gıcırtısı bir anda bir gök gürültüsü gibi esir alır geceyi, seyrek bıyıklarından aşağı süzülen birasını belki bir daha içemeyeceğini düşünmek bile istemez. Gideceği yeri bile bilmediğini hatırlar. Düdük sesi kendine getirir onu, trende geçireceği saatler içinde her şeyi toparlayacağını hayal eder. Dışarıya bakmak ister, kendini görür bir anda; şaşırmış gibi öne eğer başını, defterini çıkarır, yazmaya başlar…

Adorno şöyle diyor

Sözcüğün bilenen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkânsızdır. İçinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilmez bir hâle gelmişlerdir: Bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

 

Belki de düşüncenin nerelerde olduğunun unutulduğu bir yerdeyiz. Bırakılmış, sözü olmayan, her gün aynı sözün çevresinde dönen ve hâlinden memnun birilerinin bizleri seyrettiği bir bahçede sürgünüz.

Yine Adorno’dan:

Ev bitmiştir… Bütün bunlar karşısında en iyi davranış tarzı bağlanmamış, arada kalmış davranıştır hâlâ…

Bugün insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur.

Ve hep iyi bir şeyler bulunur…

Behçet Necatigil’den:

Hepsinin üzerinde pek de ince bir giysi

Ne zaman hatırlarsam sanki bir şey unuttum

Sanki elimde idi sanki bırakıp gittim

Hepsi.

Bir sessizlik benimle gürültüye gitti

O bildiğim yerlere sanki bilmeden gittim

Sanki bir söz söyledim, de herkes işitti

Bir kapıyı yavaşça sanki çok hızlı ittim.

Etiketler

Bir cevap yazın