Yatay Zekâ

Türkiye’deki mimarlık ve şehircilik kavramlarının, proje hizmeti verenler açısından son zamanlardaki durumu oldukça vahim. Bildiğinizi bir de sizle paylaşarak can sıkacak değilim.

Prof. Dr. Ayhan Usta, Kültür Üniversitesi’ndeki stüdyosunun ilk haftasındaki felsefi tartışmalarla süren beyin fırtınası seansına beni konuk etti. Konu oldukça ilginç: “Geleceğin konutu nasıl olmalı”.

Söz döndü dolaştı, yapay zekanın insanların kalesi olduğu düşünülen meslekleri ele geçirmesine kadar geldi.

Fransa’da dokuma tezgahlarının delikli kart benzeri bir çalışma şekliyle işçilerin yerini almasından sonra gelişmeler dur durak bilmez hale geldi. Makineler öncelikli olarak fiziki işleri görürken bu sefer zihnen uzmanlık gerektiren konulara da el atmaya başladılar.

“Dünya satranç şampiyonunu yenen bilgisayar” tanımının haber değeri kalmadı. Artık bilgisayarlar insan oyuncuları rakip olarak görmüyor ve kendi aralarında maç yapıyorlar. Dünya satranç şampiyonu olan Stockfish 8 isimli sistem saniyede 70 milyon hamleyi hesaplayabiliyor. Google’ın Alphazero ismiyle geliştirdiği sistem ise saniyede sadece 80 bin hamle hesap edebiliyor. Çaylak Alphazero bundan önce hiç satranç bilmezken (satranç ile ilgili tek bir satır koda sahip değilken) sadece 4 saatlik öğrenme süreci sonunda, devasa gücü olan Stockfish 8’le karşılaşıp, 100 oyunun 28’ini kazandı ve 72’sinde de berabere kaldı. Alphazero satranç bilgisayarı değil, derin öğrenmeyi becerebilen bir sistem. Hah şimdi biraz rahatsız oldunuz sanırım.

Önce basit işler, örneğin şoförler, tekstil işçileri, veznedarlar ve bunlar gibi meslek sahipleri işsiz kalacak zannediliyor. San Fransisko’da daha çok Silikon Vadisi’nde, tavanında kocaman aparatlar olan araçlar cirit atıyorlar. İçindeki mühendisler direksiyona dokunmuyorlar. Başvurular alınmaya başladı, listeye adınızı yazdırıyorsunuz ilerde yapılacak test sürüşünde direksiyonda siz olacaksınız. Ben yazıldım vallahi, ay çok zevkli değil mi? Evet, evet sonunu düşünmezseniz çok zevkli.

Öncelikle Uber gibi şirketler artık şoför kullanmayacak. Sonra otobüsler şoförsüz olacak. Zaten kasiyersiz marketler satışa başladı. Aynı şekilde davetiye ile 20 metre boyunda hamburger yapan bir makinenin ilk ürünleri tattık. (Pek bir lezzetsizdi ama sonra düşük gelirli aşçıların şehir merkezinde ikamet etmeleri artık imkansızken ileride hamburgerleri bu makineden yiyeceğimizi anladık.) Yakında kolluk kuvvetleri, basit kayıt alma mekanizmaları (okula çevrimiçi kayıt olduğunuz zaman sizin parmak izinizi alıp kimliğinizle eşleyecek sistemler), ufak tefek yargılama ve avukatlık hizmetleri, basit diş dolguları tabii minik ameliyatlar, hatta psikiyatrı servisleri… Bu örneklerin ülkemizde yaygınlaşması ne kadar sürer bilmiyoruz ama hemen uygulamaya konsa İstanbul’da Metrobüs ve hatta minibüs ve taksi şoförleri yerine otonom araçlar olsa daha mutsuz olmayız herhalde. Ha bir de emlakçılar, onlar da olmasın.

KORKU

“Çok değil 20 yıl sonra işsiz kalır mıyım” diye korku sardı herkesi. Katma değer üreten biri değilseniz, işsiz kalmanız olası. Eh tüm insanlar işsiz kalırsa ekonomi nasıl dönecek? Dubai’yi bilenler bilir ya da Suudi Arabistan’ı… Bir avuç şımarık vatandaş, (hayatı boyunca hiç çalışmamış ve çalışmayacak aşiretten gelen üstün ırk mensubu) daha üst sınıftan sayıldıklarından devlet onlara hayatları boyunca bakıyor, ülkeye gelen yabancılar onlara hizmet ediyorlar. Gelecek, makinelerin bize baktığı ve devletin bunu düzenlediği bir sisteme mi gidiyor. Sizce bu sürdürülebilir mi?

DÜNYAYI ELE GEÇİRMEK

Önceden yapay zekaya sahip robotların silahlanacağı ve insanlığın “sözünü dinlemeyeceği”, tüm insanlığı hunharca yok edeceği düşünülür evhamlanılırdı. İyi de makineler insanları yok edince ne kazanacaklar. Zafer sarhoşu olduktan sonra amaçları ne olacak? Eğer birileri insan soyunu yok etmek istiyorsa ya da düşmanlarını dünyadan silmek istiyorsa nükleer bomba kullanır, ne işi olur milyar dolarlık ar-ge ile.

Sorun yapay zekanın insanın sözünü dinlememesi değil, SÖZÜNDEN ÇIKMAMASIDIR.

Yapay zekâ sistemlerini bir güruh ya da dünyayı yöneten şirketler daha fazla kar etmek için üretti ve çalıştırıyor. Sistem nasıl programladıysa ve amacı neyse ona göre çalışır. Eğer Alphazero’ya “trafiği çöz” ödevi verilirse, şoför davranışları, toplu taşımacılık ve şehircilik konularda kafa yorar. Tüm insanları öldüreyim de böylece trafik sorunu kökünden çözmüş olurum demez.

Bu konu uzun ve tartışmalıdır. Isaac Asimov’un 1942’de yazdığı üç robot kuralını tekrarlamak gerekir ki konuyu hızla kapatalım.

• Birinci Yasa: Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
• İkinci Yasa: Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
• Üçüncü Yasa: Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.

Aynı kalın kemik gözlüklü, gür favorili ve fularlı yazı makinesi amca (500 kitabı vardır) ayrıca şunu demiştir.

“Düşüncem iki yönlü: İlk olarak robotları kendi yaratıcılarını yok edecek canavarlar olarak görmüyorum. Çünkü robotları yapan insanların, kendi güvenliklerini sağlayacak vasıtaları da yine robotların içine koyabilecek kadar bilgi ve yetenek sahibi olacaklarını düşünüyorum. İkinci olarak robotların ya da genel anlamda makinelerin, bizlerin yerine geçebilecek kadar zekâya sahip oldukları anda bunu yapmaları gerektiği fikrindeyim.”

MESLEĞİ ELE GEÇİRMEK

Gelişmemiş ülkelerde bu tür olası sorunlar, halen büyük bir “sorun” olarak görülmüyor olabilir. Bu hususa ülkemiz ve tabii mimarlık mesleği açısından (iç mimarlık, peyzaj mimarlığı, şehircilik, endüstri tasarımı ve hatta grafik sanatçıları gibi geniş tutarak) bakabiliriz.

Bu araçlar ne zaman elimizden alacak mesleğimizi diye hayıflanacağız ama Türkiye özelinde düşünerek…

Şimdi, zaten yapı sektöründe, koparabileceği en büyük faydayı sağlamak konusunda takıntılı olan işverenin diyelim ki ticari ya da konut projelendirilmesinde bir yapay zekâ ürününü seve seve tercih edeceğine hepimiz kaniyiz. Hatta bunun reklamını bile yaparlar. Kentsel dönüşüm ayağına, daha lüks bina yapalım mahalleyi biraz daha soylulaştıralım diye, yıkılan bir apartmanın metalden yapılmış bahçe duvarının üzerine Picasso’nun “Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar.” sözünü yapıştırmaktan geri durmayan müteahhitler için büyük fırsattır.

Hatta biri gitti Kara Şimşek (KITT) ve David Hasselhoff’u reklamlarında oynattı, Kara Şimşek’in yapay zekâsı tasarladı diye proje mi satmayacak. Aynı şekilde “Dubai esintisi” diye orada ne kadar garip form varsa “kopyasını” çıkartıp önemli bir iş yaptığını sanan DAP Yapı’yı da unutmayalım. Çok seveceklerdir yapay zekanın tasarımlarını.

Peki “Yatay mimari isterdik, tüh olmadı” diye ülkenin geldiği bu durumda başta nemalanan ve pay sahibi olanlara ne demeli. Onlar yapay zekâ ile tasarım yaptırsalar “YATAY ZEK” mı olacak işin çıktısı? Olmaz efendim, olmaz.

TÜRK MİMARLARI KORKSUN MU?

Aslında korkmak için pek erken bizim için. Yurtdışındaki meslektaşlarından daha rahat olabilirler. Yapay zekanın Türkiye’deki mimarların işini alması o kadar kolay olmayacaktır. İşte tahminler.

1- Yapay zekâ yasal olmayan işlere imza atmayabilir. Programlanma şekli ve derin öğrenme yöntemi her ne olursa olsun kar etme, her şekilde topluma saygı duymama, politikacıları yanına çekme ve hatta 2-3 hanımefendiyle “eşlerim” diye poz verip, kadınları satın alınabilecek bir mal gibi görüp, lüks ötesi araba koleksiyonu yapabilme genişliğine karşı geleceklerdir. Program şemaları, o kadar kör göze parmak sokamaz. Derin öğrenmeye bu denli şımarık olmayı göstermek kodun bazı alt fonksiyonlarını sıfıra bölme hatası gibi çözülmez ve ölümcül bir çöküşe dahi götürebilir. Bu tür her şeyin mubah olduğu bir sisteme ayak uydurmak büyük kaynak isteyecektir. Yani böyle bir karar verme yapısı zavallı Alphazero’nun dahi üstesinden gelemeyeceği açmazlar yaratır. Böyle bir mimari tasarımı yapay zekâ kavrayamaz.

Müteahhitleri her dediğini yapan mimar kısmı içiniz rahat olsun, daha uzun süre Türkiye’de iş alabilirsiniz.

2- Maliyet meselesi de var. İcabında kendi meslektaşından işi kapmak için fiyat kırmaktan kırmaya, rekorlara koşan, Meslek odasının en az bedel hesabının %20’lerine kadar iş yapan veya “Bu işi almam lazım” diye bedava iş yapan mimarlar varken, yapay zekâ geliştirme maliyeti karşılaştırıldığında çok fazla gelecektir.
Yapay zekâ en azından geliştirme maliyeti, donanım maliyeti ve harcadığı elektrik yüzünden bu tiplere rakip olamaz.

3- Ayrıca ülkede, yapay zekanın dahi erişemeyeceği bir Kitch seviyesi mevcuttur. Örneğin Marmara Ereğlisi Belediye Başkanı; Roma, Grek, Mısır, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı, medeniyetinden izler taşısın diye emir verse, belediyenin emir kulu kadrolu mimarları, emir demiri keser diye böyle bir şey çıkartırlar (çıkardıkları binayı hepiniz biliyorsunuz). Böyle bir emri yerine getirmeye şartlanan yapay zeka öyle bir zorlanacaktır ki, çıkacak dumanları, patırtı çatırtıları hayal edebilirsiniz. Sistem çökebilir.

Alphazero al sana meydan okuma.

4- Mangalcılar için Konya Karatay’daki Karaaslan Piknik alanını bir yapay zekâ tasarımcı sistemi yapabilir ama daha iyisini zaten yaptık. IBM, Kasparov’u yenmiş olabilir ama bizi yapay zekanın yenmesi olası değil. Geç kaldılar bir kere.

DURUM O KADAR VAHİM Mİ?

Vahim.

Uzatmaya gerek yok. Ülkemizdeki mimari hiç olmadığı kadar kötü. Öyle ki, yapay zekâ, yatay zekâ işleri çıkartamaz, işsiz kalır, çöker. Yani Türk yapı sektörü böyle bir yatırıma uzun süre gerek duymayacaktır.
Aynen devam…

Etiketler

12 yorum

  • cem-yildirim says:

    Keyifle okudum. Heyecanını bu kadar yitirmiş bir ülkede tabi ki dalga konusu oluyor.

    Biz yaklaşık 2 yıldır yapay zekanın mimari tasarımda kullanımı üzerine çalışıyoruz. Bu sürecin kurgusu gerçekten çok zor. Ama çok heyecanlı bir süreç. Ve çok hızlı ilerleme kaydedilebiliyor. Çok ilkel bir seviyede başladık, 2D rastlantısal desen üretimi, sonra ona tercihler yapabilmeyi ekledik. Sonrasında 3D dolu-boş tercihleri yaptırdık, ardından 3d mekansal kütleleşme. Asıl yapay zeka adımı, kodladığımız programın bizim tasarım çalışmalarımızı baz alarak kütleleşme tercihleri yapması ile oldu
    Şu an tabi çok daha ileri bir seviyedeyiz ancak tünelin ucu yok. Sirkülasyon kriterleri, iklimsel kriterler, maliyet, malzeme, erişilebilirlik, üretilebilirlik gibi her biri kendi içinde on binlerce seçeneğe sahip olan milyarlarca kombinasyona ulaşacağı kesin.

    Şu an bizim kodladığımız ve sürekli geliştirdiğimiz, bizden öğrenen (kaba bir şekilde tasarımlarımızı okuyup* tercihlerimizi anlayan* ve bu doğrultuda tasarım* ortaya koyan bir model var (* ile işaretlenmiş eylemleri insan eylemi gibi düşünmemek gerek). Bunu kendi kendine gelişebilen bir modele taşımak en uç hedefimiz.

    Ekip içinde de 2 farklı yöntem üzerine çalışıyoruz. Bir fikir yapay zekanın kusursuz olmaması, insanı taklit etmesi gerektiği yönünde (ki yapay zekadan beklenen aslında budur); ikinci fikir ise tercihlerini bağlantısal optimum kararlar alma yönünde kullanabilen üstün bir zeka (yani kabaca hesap makinesi, her zaman doğru sonuç verir). Buradaki farkı şöyle anlatalım: Yapay zeka satranç oynarken keyif almanızı sağlar. Amacı insanlığın sınırlarını zorlamak değil, size keyif vermektir, seviyesini belirleyebileceğiniz bir insanla oynuyormuş gibi hissetmenizdir. Ya da PS, XBox gibi konsollarda oynadığınız spor, strateji vs oyunları da bu şekilde çalışır (ki milyonlarca dolarlık yatırımlara ve onlarca yıllık kümülatif bilgi birikimine rağmen hala karşınızdakinin insan olmadığını anlayabiliyorsunuz, cidden çok zor iş).
    Ancak dünyadaki en iyi satranç oyuncusunun hamlelerine karşı en mantıklı cevabı verecek, insan zekasının sınırlarını zorlayacak, “insan en zeki varlık mı” sorusunu sorgulatacak bir satranç oyuncusu arıyorsanız, bu bizim üstün yapay zeka dediğimiz kabaca öğrenebilen hesap makinesidir (deep blue bunun meşhur modeli). En iyi hamleyi hesaplar, bir üst seviyede sizinle etkileşim sürecindeyken sizden öğrenir.

    2017 Yaz’ında, Türkiye’ye gelip ofisimizi açtığımız dönemlerde bir iş geldi ofisimize. İşveren Ankara’da konteynerler ile kurgulanmış bir kafe istiyordu. Bir takım bağlantılarını kullanarak 70 m2 kapalı alan yapabileceği bir açık mekanda 210 m2 kapalı alan izni aldığını, ve bu doğrultuda tasarım istediğini bildirdi (Türkiye’nin gerçekleri 1). Aklımızda soru işaretleriyle tasarım işini kabul ettik (yurtdışından yeni gelmiştik ve Türkiye piyasasında iş almış olmayı amaçladık; ve evet Türkiye gerçekleri 2) ve müşteriye bilgi vermeden, kütleleşme tercihini o zamanlar taze kodladığımız, bizden öğrenen yapay zeka programına yaptırdık. Yapay zeka anlamında kısmen başarılı oldu, müşteri ve müşterinin şahsi mimarı çıkan tasarımın bir insan elinden çıkmadığını anlamadı (ki aslında yapay zeka yalnızca kütleleşmeyi yapıp sunum dosyalarını yine biz hazırladığımızdan burada ciddi bir yanıltıcı unsur vardı – yani hileliydi).
    ————
    Burada o ilkel kodlamamızın çalışma prensibini gösteren simülasyonun linkini bulabilirsiniz: https://goo.gl/iEJfaJ .
    (Bu çok ilkel versiyondan sonraki çalışmalarımızı telif ve gizlilikle meseleleri yüzünden ne yazık ki paylaşamıyoruz ancak çok heyecan verici kademeler atladığımızı söyleyebilirim)
    ————
    Bu arada tabi ki imardan birileri çıkıp “sizin bağlantılarınız beni bağlamaz” edasıyla işverenin bize taahhüt ettiği metraj izinlerini vermeyince projenin uygulaması yattı (Türkiye gerçekleri 3), ama bizim için güzel bir deneyim oldu. Konteyner kütlelerin tasarımı, o zamanki yapay zeka kodlama seviyemizin sınanması için ideal bir konuydu.

    Yakın gelecekte daha detaylı ve nitelikli paylaşımları ortaya koyabileceğiz. Bağımsız olabilmek adına yurt içi ve yurt dışından gelen kaynak tekliflerini şu aşamada reddettiğimizden ve deneysel başka çalışmalarımıza da aynı ağırlığı verdiğimizden bu süreç süper bir hıza ulaşamıyor.

  • cem-yildirim says:

    “Türk Mimarlar Korksun Mu?” Başlığı altındaki 3 numaralı durum harika bir tespit olmuş. Penrose meşhur Turing Testi’ni (yani perdenin arkasından size cevap verenin makina ya da insan olduğunu ayırt edebilmenizi sınayan test) yanıltmak için makinaya gündelik öğelerle kurulan anlamsız durumların kullanılmasını önerir. Örneğin “buraya gelirken uçan pembe fil gördüm” gibi bir ifade karşısında insandan gülmesi beklenirken makinanın size fillerin pembe olamayacaklarını ve/veya uçamayacaklarını ifade etmesi beklenir. (ki bu teori üretileli onlarca yıl oluyor, kabul edilen güncel makina davranışı değildir, ancak önemli bir sorgudur). 3 numaralı tespitinizde bu var: Türkiye’de uçan koca bir pembe fil. Ve ne yazık ki bu talep makinanın aklını karıştıracakken bizler Türkiye’de “uçan pembe fil istiyorsanız, yaparız” karakterindeyiz.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Şahane yorum ve iş tanımı olmuş.

    Ben de önce böyle kara mizah yapayım sonra gerçek bir yayap zeka kurgusuna temel fikirlerimi beyan ederim diyordum.

    Şu aralar bir bilimkurgu yazıyorum 6. kitap olarak. Ancak gel gör ki bunun Türkiye’de basılması mümkün gözükmüyor.

    Oradan arta kalanlarla ve tabii mimar olmamla alakalı bir fikirler silsilesi ortaya koyuyorum. Ne yapsam sonuçları komik çıkıyor. O yüzden yazı bu minvalde gelişti.

    Örneğin içerenköy’de 580-650 m2 arasında değişen dikdörtgen (yani katta iki daire ince uzun koridorun başına salon, mutfak takılmış, daracık girişli, arkasından 3 oda ve iki banyo sağlı sollu koridoru izleyen plan dışında bir seçeek sunmayan) arsalar vardı.

    Bunun için bir tasarım kuralı belirlesek SketchUp ruby ile sonuç alabiliyorum ki ben çok kod yazamam. Lisp bilirdim biraz, Html 5, CSS filan seon tahlilde Ruby.

    Peki dedim ki zaten karın tokluğuna çalışan mimari bürolar bu işleri yapıyor ruhsat peşinde koşuyor. Bu yüzden yaız böyle çıktı.

    Sizi takdir ediyorum, çabanız ve çalışmanız çok hoş. Umarım hak ettiği değeri görecektir. Bunu çeşitli üniversitelerde sunmalısınız bence.
    teşekkürler.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Özgür Bey

    Yapay zeka artık sanat işine de el atmış durumda. Resim çiziyor, logo tasarlıyor, şiir yazıyor, dans ediyor ve tabii mekan va sanat işine de girecektir.

    Korkutucu ama bunları yapıyor.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Yakın gelecekte yapılacak bunun gibi bir binanın mimari yarışmasına rumuzla katılan yapay zeka ödül alırsa. Pekâlâ yapar. Çok uzak görünmüyor.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Efendim

    Emir demiri keser lafı hiçbir zümreyi küçültmek için yazılmadı. Öyle düşünülse dahi yazı bu emri verenleri eleştirmek içindi. Onları bağlar. İsyan etmeyenleri suçlama gibi bir hakim yoktur.

    Belediye başkanı nasıl gevrek gevrek gülüyordu röportajlarda. Bu bina ilgili bir yazı yazdım ve kadrolu mimarlara olumsuz bir şey demedim. Yukarıdaki yazıda da öyle.

    Merak etmeyin ben de bazı dayatmalara maruz kalıyorum. Hem de ne açmazlara düşüyorum. Bu tür zorlamalar yaşamayayım diye akademisyen olayım dedim o bile mümkün olmadı bu memlekette.

    Şimdi “ne olacak bu memleketin hali”ne dönüşmesin konu ve hatta yazının başında “sizin bildiğinizi size anlatmayayım” derken tam da bunu kastetmiştim.

    Bu bir kara mizah. Yapay zekânın mimarlık mesleğine bir tehdit oluşturması mümkün. O zaman bu emrediciler ne olacak bilmiyoruz.

  • cem-yildirim says:

    Özgür Bey,
    Yapay zekanın hangi ‘fonksiyonları’ çözdüğünü düşündüğünüzü ve duygularla oynayacak hangi mimari kararları kast ettiğiniz açarsanız size daha doğru cevap vereyim.

    Bir yapının sanatsal bileşenlerinin ne olduğunu düşünüyorsunuz; ve bir yapı bu sanatsal bileşenler olmadan kendi başına bir sanatsal ürün olamaz mı? Çok genel ifadeler kullanınca net bir cevap çıkamıyor ne yazık ki. Tekrar hatırlatayım, bir mimarın ortaya koyduğu üründen fazlasını veya azını beklememek gerekiyor yapay zekadan.

    ‘Bence’, bir mimarinin ana sanatsal bileşeni mekansal kurgusudur, ki kütleleşme ile birlikte kurgulanır. (Buradaki ‘bence’ önemli, çünkü yapay zekaya nasıl yapacağını öğreten biziz). Yapay zeka bu kararları alabiliyor. Yönelim; açıklıkların formu, konumu; renk… Bunlar yapay zekanın karar verebildiği bileşenler. Ve bunlar karşılaştırmalı olarak karar verebildiği bileşenler; yani kullanılan ögelerin form ve üslupsal nitelikleri doğrultusunda bir bütünlük sağlamayı tercih edebiliyor; benzer şekilde belli üslupların yoğunlaştığı yapıda patlayacak bir aykırılık da seçebiliyor. Ve kuvvetli nitelendirdiği bir seçeneği beslemek için geriye dönüp önceki seçeneğini revize edebiliyor. (Eğer biz bunu yapmayı ona öğrettiysek)

    Ama bunları sorgularken öncesinde şunu net anlamamız lazım; ilahi bir şey değil. Evrensel ortak karakteri olan bir olgu da değil. 3 kişilik bir ekibiz; felsefe ve deneysel bilimlerde çok bilgisi olan, yazar bir analist kodlamacı; detaysal kurgu ve konsept yargıları konusunda uzmanlaşmış bir mimar ve deneysel bilimler ile sanatsal kuramlar üzerine uzmanlaşmış bir diğer mimarız. Ortaya çıkardığımız yapay zeka, mimari tasarımı bizden öğrendikleriyle* kurguluyor. Bizim tasarım yaklaşım ve yargılarımızı değerlendirerek, kodlamacının verdiği toleranslar doğrultusunda bir kurgu ortaya koyuyor. Yani ekibimizde siz olsaydınız, ya da başka bir 3 kişinin kodladığı yapay zeka olsaydı aynı doğrultuda, aynı yaklaşımlarla tasarım yapmayacaktı. Ve bu durum dünyada bildiğiniz tüm yapay zekaya sahip yazılımlarda böyledir.

    Deep Learning ve Üstün Yapay Zeka’yı yukarıdaki yorumun dışında tutuyorum. O başka prensiplerle çalışır.

  • cem-yildirim says:

    Burak Bey,
    Öncelikle, sanatın insanın varoluşuna dair sorgulama ve anlam arayışı olduğuna dair yorumunuz çok güzel fakat genel bir sanat tanımı değil; daha çok (burada sanatsal yaratının sürecini de sorguladığınızı varsayarak belirtiyorum) Impressionist düşünce ile başlayan, Kübizm ve Fauvism’de daha kendini gösteren, nihayetinde Expressionism ve Abstract ile tavan yapan bir sanatsal ürün/süreç tanımı sizinki (Bugün Post Modernizmin icadı olduğunu iddia edenler olacaktır ancak aslında daha öncesinden kazandığımız bir yorum bu), bir sanat eserinin yaratılış sürecinin ve sanatçısının yaşam biçiminin de sanatın bir ögesi olması durumu, eserin yaratılış sürecinin de anlaşılmasını gerektiriyor. (Ancak süreç bu şekilde sorgulanmadığında da sanatsal ürün elde edebilmekte ve yalnızca insanın değil, bir limonun da varoluşunu sınayan bir sanat eseri ortaya koymanız mümkün.)
    Öte yandan sanat eserini ortaya çıkaran olgunun sorgulama ve arayış biçimleri olduğu tamamen tamamen doğru. Şu aşamada, yapay zekanın da bir eseri üretirken bir sorgulama ve arayış biçimi gerçekleştirdiğini söyleyebilirim, yalnızca insandaki anlam yüklemeden farklı bir tercih ve değerlendirme metoduna sahip.

    Sanayi devriminden minimalizme kadar olan süreçte, tam da bugünlerdekine benzer tartışmalar görebiliyoruz. 19. yüzyılda makina, tüketim ve fonksiyonalizm’e karşı “Makinalar çağın gerçeği, ancak sanat el ile üretilir” yaklaşımıyla Arts and Crafts’ı; sonrasında ise “Makinalarla nitelikli sanat üretilebilir”
    anlayışıyla Bauhaus ve Modernizm’i yaşadık. Şu anda da benzer bir sınama, tez/antitez dönemindeyiz diye düşünüyorum.

    Yapay zekanın tasarım sürecinin bizimkine benzeyen ve bizimkinden ayrılan yönleri var. Her şeyden önce bizim gibi heyecan duymadığı kesin. Ancak insan beyni gibi bilgiler arasında ilişki kurup kıyaslamalar yaparak kararlar alabiliyor (Şu anki dezavantajımız insan kadar bilgiye sahip olmaması ve bu bilgilerin tek tek işlenmesi gerektiği – bu nedenle henüz sınırları daha keskin olan projelerde test edebiliyoruz. Burada Archimedes’in “Bana yeterince uzun bir kaldıraç ve sağlam bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” sözü gibi yeterli bilgi girişi yapılmış bir yapay zekanın insandan daha başarılı mimari tasarım vereceğine inanıyorum). Yapay zekanın tasarım yapma biçimi, sanatsal ifadede kayıplar verirken kazanımlar da getirecektir. Örneğin biz, test ettiğimiz yapay zeka ürünü mekansal tasarımların süreç ve nedenselliklerinden çok yöneliş, potansiyel ve ilerletilebilirliklerini sorguluyoruz (sanatsal ürünü sınarken 200 yıldır süreç, 500 yıldır nedensellik çok önem verdiğimiz konulardır) Bu, bir düşünce ve sorgu biçimi olarak büyük bir kazanım diye düşünüyorum. Bütüncül konsept, yapıbozum, rastlantısallık ve kaos üzerine denemeler yapıyoruz ve çıkan ürünü alışageldiğimiz sorularla sınamak yetersiz kalıyor.

  • cem-yildirim says:

    Bugün sanatın ne olduğu, hangi kriterlerle değerlendirilmesi gerektiği konusundaki yargılarımız zamanla değişecektir. Değişmelidir, ve hep de değişmiştir. Impressionism’in isim babası eleştirmen Leroy (aşağılayarak bu ismi vermiştir), bu akımın ilk ve en önemli eseri olan Impression: Soleil Levant (Monet) eseri için “Eskiz haldeki bir duvar kağıdı bile daha nitelikli ve bitmiş bir eserdir” yorumunu yaptı. İlk sergileri “Reddedilenler” adıyla sergilendi, çünkü galeriler ve eleştirmenler eserlerin sanatsal nitelik taşımadığı yargısında bulundu. Wolff ikinci izlenimciler (Impressionistler) sergisinden sonra akımın isminin kabul edilmesinin, eserlerin sanatsal nitelik taşıdığını göstermeyeceğini yazdı ve daha da aşağılayarak “Lütfen biri Mösyö Pisarro’ya ağaçların mor olamayacağını ve gökyüzünün tereyağ rengine bürünemeyeceğini öğretsin” şeklinde makalesinde eleştiride bulundu. Ancak sonraki dönemlerde ve özellikle Modernist dönemde eleştirmenler ve sanatçılar Impressionism’e hayranlık duydu ve yepyeni sanatsal yargılarla çalışmaları anlamaya ve sunmaya başladı. Romantizm, Realizm, Futurizm, Surrealism, Kubizm, Abstract, Expressionism, (bence niteliği hala soru işareti olan) Fauvism ve daha bir çok akım, tepkiyle karşılandı ancak sanatsal yargıları yeniden sorgulamamızla algılandı. Benim inancım, şu an sanatsal esere sorduğumuz “eserin nasıl yapıldığı”, “sanatçının hangi ruh haliyle eseri ele aldığı”, “hangi metaforlara değindiği” gibi soruların yerini “eserin nereye evrilebileceği”, “sahip olduğu potansiyelin ne olduğu (bu ifade Koolhass’ındır)”, “hangi gelişimlere nasıl tepki vereceği” gibi bitmiş bir eserin sahip olduğu niteliklerden ziyade bize sunduğu, devam eden bir progresso/progression/ilerleyiş’in sorgulanmasının almakta olduğu yönünde (ki Minimalism ile bu sorguya zaten yıllar önce başladık). Buna o kadar inanıyorum ki, bu yönde çalışmalarımızı sorguluyoruz (yalnızca yapay zeka değil, mimari, resim ve dekoratif çalışmalarımızı), ve hatta şirketimizin adı bu konuda yazdığımız makaleden gelen “Progressive Architects’tir. Lafı bu kadar uzatma sebebim, Yapay zeka bize eleştirilebilir nitelikte eserler vermeye başladığı zaman, o eserleri algılayacak yeni sorular ve yeni sanatsal yargılar keşfedeceğiz, ki önemli olan da tam olarak budur.

    Yapay zekadaki amacımız bahsettiğiniz kurguları yapıp ideal fonksiyonel bir mimari ürün elde etmek değil (bunun üzerine de çalışıyoruz ama yapay zekadan kastımız bu değil); toleransları, hataları olabilen ancak sonunda bize yeni ne verebileceğini keşfetmeye çalıştığımız alternatif bir ‘zeka’ ortaya koymak.

    Bu arada, yapay zekayı bir fil ile karıştırmayalım (önüne tuval, hortumuna fırça sıkıştırılmış, yargı ve bağlantılar kurmadan fırça darbeleri vuran). Bu yapay zeka, insanın keşfetmiş olduğu fiziksel ve kuramsal ilişkiler ağıyla, mimari tasarım ortaya çıkarabilmesi için, yine insan tarafından tasarlandı. Yani sürecin içinde ‘insan’ ve “insani yargı” olmadığını asla söyleyemeyiz.

    Yapay zekanın ürettiği kısa film, müzikler ve şiirler de mevcut. Oldukça keyifli, incelemediyseniz tavsiye ederim. Şiir yazabilen bir yapay zeka; tabi ki sizin gibi aşık olmuyor; ancak sizin girdiğiniz algoritmalar ile keşfediyor, ilişkilendiriyor ve bir çalışma ortaya koyuyor (henüz tüm bu çalışmaların, mimari alanda dahil, primitive çalışmalar olduğunu kabul ediyorum). Yeni bir olguyla karşılaştığımızda, onu anlamak için yeni paradigmalara ihtiyaç duyarız. Ve biz de bu sorgu sürecinden besleniyoruz.

    ————–

    Son yargınıza cevaben: bu kadar net bir yargıda asla bulunamam. Çok varsayımsal ve tartılamaz genel kabul ve inanışlar içeriyor. Ancak şunu söyleyebilirim, bir robota irrasyonel karakter yüklemek için “insan nedir”i tam anlamıyla kavrayıp yüklemek gerektiğine inanmıyorum. Parçaları birleştiren ve yorumlayabilen bir zihin yapımız var, keşfedebildiğimiz parçaları birleştirdikçe ilerliyoruz ve aslında tanımlı bir sonuca ulaşma hedefimiz yok, keşfettiğimiz yeniyi yeniden sınamak amacımız.
    Özellikle yapay zeka üzerine çalışan milyarlarca dolarlık yatırım ekiplerinin paylaştıkları çalışma ve makaleler, yapay zekanın insan ile olan serüveniyle ilgili biraz daha aydınlatıcı olabilir. Biz yapay zeka ile yalnızca mimari tasarım ve oyun teknolojisi konularında çalışmalar yapıyoruz; ve açıkçası kainatın heyecan ve anlamını yitirmesi gibi bir hedef ya da sonucu önümüzde göremiyoruz.

  • cem-yildirim says:

    Burak Bey,
    Açıkçası bilimsel bir tartışma yapabilmemizin önünde ciddi bir engel bulunuyor, bu da soyutlamalara sıkça başvurmanız ve burada tartışılmaz bir sınır çizmeniz (kötü anlamda söylemiyorum; sanatın ve insani yargıların yüceliğine inancınızdan bahsediyorum). Sanata ve insana karşı olan düşüncelerinizi saygıyla karşılıyorum, ancak sanat, estetik, güzellik algısı, insani duygular, insani yargılar olgularının ne yazık ki yüce ve ilahi değil tartışılabilir, sorgulanabilir, yıkılabilir, yönlendirilebilir, programlanabilir, tasarlanabilir olgulardır. Yücelik yargınız “İnsan sanat için çok önemli bir değişkendir; ancak olmazsa olmazı mıdır?” sorusunun sorulmasına engel oluyor, tartışmayı ortaya çıkarmadan soyut kabul ile konuyu kapatıyor. Biz ise genel yargılar ile değil, en küçük yapı taşlarının tek tek sorgulanması ile cevap arıyoruz. İnançlarla, yüceltmelerle, soyutlamalarla ve şartlamalarla bu süreci yorumlamamızın bizi ileri götüreceğini düşünmüyorum. Sanıyorum süreç ilerleyip ürünler sunuldukça sanatsal nitelik ve potansiyel daha somut bir şekilde tartışılabilecektir.

  • cem-yildirim says:

    Kaldı ki bugün sanat felsefesinde bir eser ya da rastlantısal objenin yaratıcısının ona yüklediği veya varoluş sürecinde yüklendiği anlam ve niteliklerden bağımsız olarak, yalnızca anlayıcısının/algılayıcısının ona yüklediği anlam ve niteliklerden dolayı sanat eseri olup olamayacağını tartışıyoruz.

  • cem-yildirim says:

    Burak Bey,
    Gerçekten sanat ve tasarım konusunda kavram kargaşası yaşadığımı düşünüp, 4 dilde sanat, bilim ve felsefe okuması yapıp 3 dilde makale yazan bana İlhan Bilge’nin (ki kişiliğini duymuşluğum var, hayranlığım yok diyemem) tasarım eğitimine giriş öğrencileri için yazdığı, toplumun ortalama kültür seviyesine hitap eden, ve kısmen, global değil lokal durum değerlendirmesi yapan bu yazısını mı tavsiye ediyorsunuz? Sizinle bir okuma önerisi yarışına girmeyeceğim ama bundan biraz daha fazlasını hak edeceğimi düşünürdüm.

    Aşağıdaki yorumunuzda Algılayıcı ile ilgili verdiğiniz cevap söylediğimi düşündüğünüz yargıya cevabınız, söylediğime değil. Yapay zekanın algılayıcı konumundan bahsetmedim.

    Ve yine, sanat üzerine bilimsel bir tartışma yapılamayacağı cüretini neye dayanarak gösterdiğinizi bilemiyorum ancak bu iddianızla Poincare’den Gregotti’ye, Masiero’dan Escer’e, Kurt Gödel, Iannis Xenakis, Wolfram, Duschamp, Nakamura, Bachman, Christopher Alexander, de Button, Harold Cohen, Walter Netsch, DeLanda, Patrick Schumacher gibi (onlarca fazlası var ancak çalışma ve makaleleriyle ilk aklıma gelenler bunlar – ve modern döneme kadar olan isimleri saymıyorum bile) bilim adamı, sanatçı ve teorisyenlerin fikir, çalışma ve makalelerini, ve dahası benim yüz binlerce paragraflık okuma, sentez ve fikir üretimlerimi (beni asıl ilgilendiren yanı budur) niteliksiz kılıyorsunuz (umarım özellikle niteliksiz kılmaya çalışıyorsunuz, sanatın bilimselliği konusunda hislerinizden çok araştırma ve bilginiz olmadan iddiada bulunmadığınızı umuyorum).

    Bakın, gerçekten sanatsal ve kuramsal tartışmalardan keyif alırım, ancak altını doldurmanızı beklerim.
    Bana her zaman [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz. Gerçekten ilgimi çekebileceğini ve bihaber olduğumu düşündüğünüz, sanatın yüceliği hakkında okuyup ‘anlamamı’ istediğiniz bir makale varsa bana lütfen bu adresten yollayın. Belki konuyu, birbirimize daha doğru cevaplar verebileceğimiz bir forma bürümüş oluruz.

Bir cevap yazın