Mimarlık Okumak Kölelik mi?

Tercih dönemi geldi çattı daha ne yazacağımı bilemiyorum.

Diş hekimliği de oluyor, pedagoji de…

Aaaa %50 burslu iç mimarlık tutuyor. Dış mimarlık ile arasında ne fark var ki acaba.

Belki %25 burslu başka bir özel üniversitede mimarlık olabilir.

Annemle konuştum “Babanı razı ederiz de sen neden diş hekimliği yazmıyorsun?” diye beni zorluyor.

Babam kesinlikle devlete girebileceğim (sırtımı dayayabileceğim) bir işe uygun okula gitmemi istiyor.

Ananem beni tıp yazacak zannediyor. “Bari dişçi olsun dişlerimizi yapar” diyor.

Ben ablamın arkadaşı var mimarlık okuyan ona mimarlığı soracağım.

Erkek arkadaşım “peyzaj mimarlığını yaz” diyor. Babası ona “Artık yeter anaokulundan beri en pahalı özel okullara gittin. Özel hocalara servet bayıldım. Artık beş kuruş veremem, bu krizde senin özel üniversitene” demiş. Onun da peyzaj hakkında bir bilgisi özel bir isteği yok, bir şekilde üniversiteye girmek derdinde. “Beraber okuruz” diyor istersem ertesi yıl mimarlığa geçermişim.

Ablamın arkadaşıyla buluştuk. “Mimarlık okumak kölelik” dedi. “Sakın yeltenme” dedi.

Moralim bozuldu ama o biraz kolay pes etmiş gibi geldi bana. Fakat bu baştan kestirip atması bana ters etki etti. Daha da meraklandım.

Peyzajı sordum “geçmen imkansız” diyor. Herkes o niyetle giriyormuş ilk yıl öyle bir burunları sürtüyormuş ki bırak geçecek kadar yüksek puan almayı dersleri zor idare ediyorlarmış. Bir de “Rüşvet de, torpil de dönüyor” dedi. Siyasetçilerin yeğenleri daha kolay geçiyormuş. İnanmadım tabii Türkiye’de öyle bir durum mümkün olmaz bence.

Ben liseye kadar koşu atı gibi o sınavdan bu sınava hazırlandım artık delicesine bir tempo ile okumak istemiyorum aslında. Ablamın arkadaşı beni daha fena etti.

Ayrıca www.mimarol.com diye bir site var orayı okudum. Sitenin sahibi kişi pek ukala. Ancak orada yazılanları okuduk işte. Bu siteyi açan kimse artık “Mimarlık mı seçeyim diş hekimi mi olayım” diyene direkt olarak “mimarlık seçme” diyormuş. Amacı neyse artık, garip.

Mimarlığı kenara attım. Hem okuması zorluymuş, hem iş bulmak imkansızmış. Öyle ki staj yeri bulmak bile mümkün değilmiş.

Sonra bir kere de Discord ile konuştuk ablamın arkadaşı ile. Mimarlıktan nefret ediyormuş artık. Bir hoca varmış ona takmış. Anlattı gerçekten kabus gibi. İsteyen herkes hoca olabiliyor galiba. Okulun da işine geliyormuş dışarıdan gelen hocalar. Saatine 60-70 TL alan hoca mı oluyor şimdi. Koca mimarlık bölümünde kadrolu 5-6 hoca varmış. Bazı profesörler başka okullardan emekli olmuşlarmış. Çok yaşlılarmış arada sırada okula geliyorlarmış. Ancak profesörler öğrencilere kendi egoları yüzünden aşağılayan tavırları varmış. Ne yapsa beğenmiyormuş. Çoğu kendini övmek için siz gençlerde iş yok, sizden mimar olmaz diyormuş.

İyi hocalar genelde devlet üniversitelerinde olurmuş ama oraya girmek de çok puan istiyormuş. Özel üniversitelerde birkaç iyi hoca varmış ama onların da muhalif tavırları yüzünden iktidar yalakası YÖK kölesi üniversite yönetimi tarafından bir tivit yazdılar iye atılmaları an meseleseymiş.

Piyasadan gelen ders saatli ücretli hocalar varmış ama onlar ne öğrenci psikolojisi bilirlermiş ne de mesleği sevdirmeyi becerirlermiş.

Bir kere online dersine ben de katıldım. Hoca devamlı suretle fırça atıyor. Neden çizmedin neden yapmadın. Ama öğretmemişler ki hocalar, nasıl öğretmeden öğrenciden istiyorlar? 1/20 sistem detayı çizememiş bizim arkadaş. “Neden araştırma yapmadın, neden bulmadın” diyor hoca. “Eh zaman yoktu” deyince de. Mimarlık öğrencisi uyumazmış.

Çok moralim bozuk. Buna rağmen mimarlık yazmak istiyorum garip şekilde. En sonunda mimarlık öğrencisi olabilir miyim diye kendi testimi kendim yapmaya karar verdim.

Mimarlık nedir onu sorguladım. Bunun için gugıllamak pek kolay olurdu. Ben de mimarlığı çok seven ve egosuna hakim olacak şekilde beni tartabilen birilerine sormak istedim. Sonunda birini buldum.

Eskiden Türkiye’de mimarlık fakültelerinde ders vermiş biri. Garip. Çevresinde çok da sevilmez bir adam. Kitap mitap yazmış. Sözde ukala değil ama bence ukala. Konuşunca seviyorsun ama. Çok konuşuyor ama sıkılmıyorsun.

Tasarladığı ne kadar binası var acaba. Önce onu sordum. İmza attığı bina yokmuş. Yarışmalara girmiş çıkmış. İç mekan yapmış daha çok. Merdiven takıntısı var. “Neden bina yapmıyorsunuz” dedim. “Bürom yok” dedi. Nasıl mimar ki bu? “Büro açmadınız mı?” dedim. “Açarsam yanımda çalışanlara uygun maaş veremezdim o yüzden projeciliğe yeltenmedim” dedi. “Çalışanlarına güzel maaş veren yer yok mu?” dedim. “Yok gibi bir şey” dedi. Çok fena yahu.

“Nasıl mimarsın sen yahu” diyemeden o anlattı. Nazimi Yaver Yenal diye biri varmış. Devlet Güzel Sanatlar Fakültesinde (Mimar Sinan Üniversitesi’nin eski adıymış) bir hocaymış bu. Zamanının ötesindeymiş ama hiç binası yokmuş. Kağıt mimarı derlermiş ona.

“Siz de mi öylesiniz” dedim. “Bir nevi öyle” dedi. “Peki ben mimar olayım mı?” diye sordum ona.

“Bilmem” dedi.

Haydaaa, şurada tercihleri vermeye kaç gün kalmış “bilmem” diyor. Madem böyle artistik yapacaksın neden benimle konuşuyorsun?

Müstakbel mesleğinden nefret eden ablamın arkadaşına mı danışsam yine? O da maket yapacağım diye depresyonlarda. Lafın arasında notlarını sordum en kötü notu 90 imiş. Nasıl oluyor diyorum. Not alma konusunda çok rekabetçiymiş. Bu kadar nefret ediyorsa ve bu notlarla mezun olacaksa bir tutarsızlık var ama neyse…

“Peki ben nasıl bilebilirim mimarlığa yatkın olup olmadığımı” diye bu adama sordum.

“Bazı ‘özsınama’ yolları var. Selftest derler,” dedi.

“Ben Cin Ali bile çizemem. Yeteneğin sıfır,” diye kendi kendime özeleştiri yaptım. Çizemem yani yalan yok. “Resime karşı sıfır yeteneğim var. Helvacıoğlu plastik blok flütte bile daha iyiyimdir,” diye sırıtarak söyledim.

O hiç sırıtmıyor. “Her mimar ressam değildir,” diyor. “El yazısı kötü, resim yapamayan ama yaptığı eskizlerle tüm fikrini 4-5 çizgi ile ortaya koyan mimarlar vardır. Resim yeteneği aranmaz mimaride,” diyor.

“Peki, ne aranır köle olmak mı?” diye sordum

“O nereden çıktı,” dedi.

“Mimarlık öğrencilerine sordum devamlı sabahlıyorlarmış. Mimarlıkta sabahlamak şartmış dediler,”

“Yanlış demişler,” dedi.

(Sonradan bunu ablamın arkadaşına deyince köpürdü. Bu adam hakkında o kadar kötü konuştu ki şaşırırsınız)

“Ne yani sabahlanmıyor mu? O kadar öğrenci yalan mı söylüyor. Mazoşistlik olsun diye mi uykusuz kalıyorlar,” dedim.

“Sabahlanabilir. Hatta bu aralar moda oldu bu sabahlama meselesi dedi. “Yani aslında iyi bir öğrenci iyi bir planlama ile sabahlamasa da olur” dedi. “Sabahlayanlardan da iyi sonuç çıkmıyor çoğunlukla,” diye ekledi.

“Eh ama hocaları zorluyormuş,” diye onları korudum.

“Hocaları da plansızmış. Çocukları sabahlamaya itecek kadar yük vermek de hocanın sorunu,” dedi.

Ne de kolay konuşuyor, ne de kolay hüküm veriyor kendine güvenerek.

“Siz mimarlık yapıyor musunuz Türkiye’de,” diye sordum.

“Hayır yapmıyorum,” dedi.

Eh ben yanlış kişiyle konuştuğumu anladım ama madem geldik konuşmaya başladık sorayım bakalım devam edelim.

“Peki şu teste gelelim kendimi nasıl test edebilirim” diye sordum.

“İlk olarak 3 boyutlu görme yeteneğin var mı? Onu anlamak lazım,” diye başladı.

O neydi ki acaba?

“Teknik resim için geçerli olacak bir durum sonra mekanları boşlukları dolulukları, tasarı geometriyi ve temel tasarı yakalaman için genel olarak ihtiyacın olacak,” dedi. Sonra basit bir nesne çizmek için bir defter çıkardı. Defter sarımsı renkli sayfalara sahip çizgisizdi. Siyah karton bir kapağı vardı ve dikişleri beyaz ipliktendi. Sonra keten ceketinin iç cebinden kenarlarındaki boya kalkmış markasının Caran d’Ache olduğunu sonradan öğrendiğim kurşun kalemi ucu olan mekanik bir kalem çıkardı.

“Bir kalıp yağlı beyaz peynir düşün küp şeklinde. Fırından sıcacık ekmek alıp bıçakla şöyle kesip içine koydun. Yağlı olduğundan eridi nefis,” diye şunu çizdi. Bana mimarlık ile ilgili bir şeyler mi diyecekti yoksa ağzımın suyunu mu akıtmak niyeti vardı.

Sonra bu peynire yukarıdan bak bakalım nasıl çizerdin dedi ve bir kare çizdi.

Tamamlamam için kalemi bana verdi. Biraz düşündüm ve tamamladım.

Sanırım ilk testi geçmiştim. Çok sevindim ama o yine renk vermiyordu.

“Odanı çizebilir misin?” dedi. “Çizerim,” dedim. “Çiz o zaman,” dedi.

“Ama dedim ya benim resim yeteneğim bile yok Cin Ali bile…”

Sözümü kesti “Çiz bakalım,” dedi.

Önce çizdim olmadı. Oda kare oldu. Benim odam aslında ince uzun. Sonra yukarıdan bakarken pencere yanlış oldu. “Silgi var mı? dedim. “Yok. Bir daha başla,” diye cevap verdi.

Ben odamın planını çizdim yeni bir sayfaya sonra kesit ve gerekliliği hakkında konuştuk.

Bana Kadıköy’ü sordu. Google Maps’i açıp mekanları yükseklikleri sordu. Sonra ulaşım hakkında ve sokağımız hakkında konuştuk. Sonra nasıl bir ev istediğimi sordu. İdealimdeki konut nasıl olmalıymış.

İşte anlattım “Tek katlı müstakil kendi bahçesi olan…” Susturdu beni ve aldı eline sazı “18 milyonluk İstanbul’un bu tür yerleşime sahip olması durumda sadece İstanbul’un Marmara Bölgesi’ne sığmayacağını,” anlattı.

Apartmanları mı övüyor nedir? Şehircilik konuştuk peyzaj konuştuk.

Arkasından mimarlık felsefesi ve mimarlık eleştirisi hakkında konuştu. Felsefe bilmediğim için biraz beni payladı. Ama öğretmediler ki diyemedim. Gerçekten öğretmediler.

Her şeyin bir felsefesi varmış onu anlattı. Çevrecilik ve sürdürülebilirlikten bahsettik.

Pandemi ile gelen mekân kullanımı hakkında konuştuk.

“Şehir” yerine “kent” diyor, “soylulaştırma” diye cümleler kuruyor. TOKİ’ye demediğini bırakmıyor. AVM’ler hakkında ahkam kesiyor ama halkın AVM’lere hücum etmesini doğal karşılıyor. Organik mimariden bahsediyor ama mimikriden neden hoşlanmadığını anlatıyor. Feng Shui gibi saçmalıklara takılma diyor. Hatta bir ara laf astrolojiye geliyor ki ben çok severim. Burcunuz ne, peki yükseleniniz deyince beni bir daha paylıyor. Saçmaymış.

Cevaplarımın çoğunu çürüttü pek beğenmedi sanırım.

Sonunda “ne yapayım mimarlık yazayım mı?” dedim.

“Hem evet hem hayır” dedi.

Ben ondan olumlu bir cevap bekliyordum aslında. Beni o kadar test etmişti halbuki. “Niye evet niye hayır” diye sordum.

Evetler için:

“3 boyutlu görme yeteneğin var daha iyi olacak. Kalem ile 2 boyutlu projeksiyonu iyi kavrarsın ileride. Felsefe bilmemen dert değil ama soruların iyi. Doğal olarak sınav temelli kötü yetiştirilmişsin ama daha ileri sorgulamayı öğrenmen lazım. Araştırmaya da yatkın sayılırsın. Kendin araştır ve kendi öğren sonuç çıkartıp test et. Yayınla ve sosyalleş bunları yaparsan mimarlık senin için biçilmiş kaftan.”

“Kaftan nedir” diye soracaktım o da bana “Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan isimli hikayesini okumadın mı?” diye hayıflanırdı kesin. Sor-a-madım.

Hayırlar için:

“Ülkede mimar bolluğu var. Çoğu genç ve tecrübesiz. Uygun iş yok. Piyasaya pek bir kötü. Mimari proje ve tasarım para etmiyor. Liyakat aranmıyor. Çok iyi bir mimarlık eğitimi sonrası siyasi olarak muhalifsin diye senden çok çok daha yeteneksiz biri iş bulur alır sana vermeyebilirler. Annen baban diş hekimliği yazmanı isteyebilir. Zira kendi muayenehaneni kurarsın filan derler.

Ülkedeki çoğu mimarlık fakültesi yeni. Açılmaması gerektiği halde siyasi güçle açıldılar. Kaliteli hoca yok. Eğitim kötü. Kötü olduğu için de öğrencileri suiistimal ediyorlar. Onlar da sistemi ediyorlar. Herkes araştırma yapmaktan kendini geliştirmekten kaçıyor. Öğrencilerin derdi not olmuş. Mimarlar odası kifayetsiz kendi üyelerinin haklarını arayamıyor sadece seçim zamanlarında “dinciler gelecek” diye cevalleşiyorlar. Müteahhitler mimarları ciddiye almıyor. Mimarlar mesleklerini satıyorlar. Belediyelerde iş kovalamak, kaçak yapılaşma başarı sayılıyor. Herkesin derdi diploma. Bu kadar dert tasa, sevsen bile bir süre sonra isyan etmeye başlıyorsun. O yüzden sana hayır diyorum. Yazma sakın. Diş hekimi ol. Pedagoji oku. Baban iktidar partisine yakınsa ya da muhalif belediye başkan yardımcısına yakınsa gitsin araya adam soksun seni bir yere alsınlar.”

Moralim bozulmuştu. “Sen kendini ne zannediyorsun” diyecektim. “Diş hekimliği gerçekten daha iyi bir seçim mi sizce benim için?” diye kibarca sormayı yeğledim.

“Değil” dedi.

Haydaaaa.

“Neden? Ben diş hekimi değilim ama muayenehane açmak çok zor. İyi bir yer olacak. Sen acemisin hemen açamazsın. O yüzden ciddi şekilde tecrübe kazanman lazım. Nöbet tutacaksın. Bunun aletleri çok para. Koltuğu ayrı bir dert. Açtın diyelim, merkezi bir yerde olursa kirası dert. Ucuz kirası olursa müşteri gelmez. İnsan ile uğraşmak hele hele hasta ile uğraşmak dert. Eh bir de kendi işinin patronu olunca hastadan tedavi ücreti tahsilatı da zor. Herkesin maddi durumu fena.”

“Ama sen de her şey hakkında kötü konuşuyorsun. Gençlerin hepsi intihar mı etmeli bu durumda,” deyiverdim.

“Değil tabii ki gençsiniz enerji dolusunuz ama ailenizin koruması kollaması bir yere kadar. İyi bir meslek sahibi olmak mimarlık için de başka meslekler için de oldukça zor. Bundan 60 yıl önce emekli olan bir memur, maaşından artanla bir kooperatiften bir konut sahibi olabiliyordu. Şimdi genç birinin konut sahibi olması yardımsız mümkün mü? Devir değişti. Şehirleşme arttı.

Burada sorunlu olan mimarlık değil. Senin mimarlığa yatkın olup olmadığın da mesele değil. Yatkınsan ve seviyorsan yazmalısın ama şu anda mimarlık eğitimi de mesleği de can çekişiyor. Birisi sana ‘mimarlık yaz kesin’ dediğinde onun samimiyetini sorgularım ben. Ancak bu zamanlar kötü diye iyi mimar olacakların da önlerini kesmiş oluyoruz.

Mimarlık okuyup mimarlık yapmak zorunda değilsin. Mimarlık genel tasarım olgusunu öğretir. Barış Manço da iç mimarlık eğitimi almıştı. Başkaları da. Tabii ki mesleğini yap ama genel tasarım eğitimi alıp duruma göre yarışmalara gir devamlı üret. Başkalarına takılma. Ülkenin durumu kötü bu aralar ama bir bilene sorduktan sonra kendi kararını kendin ver.”

Aslında bu adam bana çok yardımcı olmuş gibi değil. Bir lokma bal mı çaldı ağzıma yoksa beni mi aşağıladı yoksa kendi halinin dertlerini yüzüme vurup bana mı çemkirdi anlamadım.

Benimle konuşurken bir sürü şey çizmişti. Lamy marka dolmakalemini ve Kaweco marka başka bir kalemini toparladı. Caran d’Ache’ın yanına koydu. Deri çantasına defterini yerleştirdi ve uzaklaştı.

Ablamın arkadaşını arayıp halini sordum. Yine şikayet şikayet. Üçüncü sınıfı bitirmişti.

“Okul bitince ne yapacaksın?” dedim.

“Mimarlıkta yüksek lisans yapmayı düşünüyorum” deyince telefonu kapadım…

Etiketler

Bir cevap yazın