Marmaris: Yerel Yapıların, Kültürün Farkettirilmesi

Kasım ayında 1980'lerden beri uzun aralıklarla gittiğim güzel kıyı kasabamız Marmaris’teydim. Bu güzel, kısmen korunmaya çalışılan ilçemizin kalesini, eski yapılarını incelemeye çalıştım.

Gençlik ruhumu bıraktığım kaldırımlarında yürürken fark ettiğim ilk güzel şey, merkezde dayanılmaz bir hal alan aşırı yüksek sesteki diskoların sıkı denetim ve uygulamalarla kontrol altına alınmış olmasıydı. Belli ki bir iki tanesi de yerleşim yerlerinden biraz uzağa kaydırılmış. Uzağa derken sonradan o kısımlarda betonlaştığı için ‘biraz’ yazmak durumundayım.

Seksenli yıllarda başta uluslararası dergi fotoğrafçıları olmak üzere o dönemin daha doğal atmosferinin de etkisiyle çok fotografları basılmış özgün mimari özeliklere sahip yapıların yanından yürüyerek caddeye çıktım. Caddelerde ve sokaklarda yer yer bölgenin anlamıyla ilişkilendirilmiş oldukça iyi, isabetli,  esprili düşünülmüş heykeller… Tabii özellikle çatı kenarı altlıkları başta olmak üzere mimarisi çok değişik olan tarihi Marmaris taş evler… Birçoğu şu an eğlence yeri olarak kullanıldığından iyi derecede denebilecek restore edilmişlik pek fark edilememekte. Bunda iki etken çok önemli. Birincisi, gereksiz çok fazla büyük tabelanın oluşu. İkincisi, İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki gibi yapıların geçmişi, mimari özgünlüğüyle ilgili minik bilgi kartlarının olmaması. Bir işletmenin üç yerine bir adet tabela kullanarak, ikinci minik tabelaya taş yapının özelliklerinin yazılması sağlanabilirdi.

Gezintiye devam ederken birden dikkatimi çeken bir şey oldu; cadde kenarında şehir içi hatta çalışan minibüslerin ön camındaki güzergah isimleri… Tümü ilçedeki otel adlarından oluşuyordu. Eskiden ilçenin kültürünü, sosyal yapısını, coğrafi özelliklerini yansıtan isimler olurdu. O güzelim mevkii isimleri gitmiş yerlerine tamamıyla otel isimlerinin yukarıdan aşağıya yan cama çıkartmalarla yazıldığı isimler gelmiş. Kaldırımda öylece kalakaldım… Ve dayanamayıp hızlıca fotoğrafını çektim tabii. Nasıl olurdu? Neden yabancı “Amfitiyatro’da inecek var” diyemesin? Neden mahalle adını söylemesin? Denilebilir ki, yabancılar hızlıca otellerinin isimlerini görüp hemen öğrenip binip gitmek istiyorlar. Olamaz çünkü çoğunu tur firmaları bırakıyor. Bu kıyı ilçesine gelen yabancılar çoğunlukla başta İngilizler, Fransızlar sonra az da olsa Almanlar yani sanayi devrimini bizden çok önce yaşamış ülkelerden gelenler. Hazmederek teknolojiyi geliştirip doğaya mümkün olduğunca az zarar veren ulusların bireyleri bu coğrafyada gezdikleri her yeri o bölgenin özelliğinden adını almış kelimeyle tanıyıp öğrenmek istemez mi? Yani o minibüsler bir yere varmak ilçeyi gezmek için kullanılıyor. Onlar, gelen yabancılar hemen bulsun diye kendi ülkelerinde yüzlerce binlerce yıllık tarihi kültürü yok sayıp bunu yapıyorlar mı? Acımasız kapitalizmin sihrine bizim gibi kapılmadıklarından, bizdeki gibi altı ayda bir değil beş yılda bir cep telefonu değiştiriyor, trafikte ise aceleci değiller. Bazıları gerekli görmedikçe mali durumu yerinde olsa da yirmi-otuz yıllık arabasını değiştirmeyen gösterişsiz insanlar. Yani her şeyin yarısını dinleyip sadece çeyreğini anlayıp üzerine sıfır düşünerek iki kat reaksiyon gösterenlerden değiller. İnanmamız gerekir ki gelen yabancılar acele etmeden geldikleri mekanın mimari, doğal, tarihi güzelliklerini büyük merakla, zevkle inceleyerek buluyorlar. İfade etmek acı ama bir gerçektir; varlığını bildiğimiz ama kullanmadığımız bir defteri kullanarak kolayca adreslerini bulurlar: ’Harita’! Dolayısıyla onlara daha da kolaylık yapmak adına minibüslerin yan camlarına bölgenin gizemini, ruhunu, geçmişi yıldızlı yıllarını anımsatan ve tanıtımımızda inanılmaz önemi olan tarihi, mimari yer-güzergah isimleri yerine otel isimlerini sıralamak ne kadar doğru? Tahmin edilmiş olmalıdır ki bu isimler orada bilinen büyük oteller. Yok mu yerel bölge isimleri? Elbette var. Çamdibi, Çıldır, Sarıana, Tepe, Siteler, Adaköy, Çetibeli, Hisarönü, Söğütköy, Amfitiyatro, Taşlıca ilk akla gelenler. Daha birçok mevkii ismi mevcut. Kale Müze’nin çıkışında satış noktasında iyi kalite baskılı İstanbul, İzmir kitapları görünce “Marmaris’in anlatıldığı mimari, arkeolojik, coğrafi bir kitabı var mı?” sorusuna alınan cevap, soğuk bakışlar sonrası verilen  “Yani yok, öyle bir şey gelmedi hiç.” olmamalıydı.. Geçelim..

Sadakatin gurur meselesi olduğu yıllara dönmek istiyor insan. Gidip bir daha dönmemek istiyor. Oralarda kaybolmak istiyor insan. Bunları düşünürken bu konuya uygun biraz da utanmamızı icap ettirecek bir örnek verirsek iyi olur. 2011 Kasımında yitirdiğimiz çağdaş Türk folk müziği sanatçısı,tiyatro ve sinema oyuncusu değerli Esin Afşar’ın bir kitabında 1969 yılında Türkiye’ye gelen Fransız sanatçı Jean Michel Foucault’nun Türkbükü’ne inşaat malzemeleri aktaran kamyonlar daha rahat geçsin diye yıkmak istedikleri, altından dere akan işlemeli ahşap bir eski zaman köprüsü için yaptığını yazıyordu.Tahta köprünün betonlaştırılıp, plajın olduğu yolun arabalara açılmasından ötürü tarifsiz bir üzüntü içine giren sanatçı kamyonların geçiş yerine yere yatıp “Beni çiğnemeden geçemezsiniz” der. Maalesef dayak yer… O sanatlı orijinal güzelim tahta köprünün yıkılmasını sportmenlikle fedailik arası bir ruh gücüyle engellemeye çalışıyor. Tek başına. Bizim kamyoncular ne yapıyor? Dünyaca ünlü aktör, tiyatro yönetmeni sanatçıya dayak atıyorlar! Utanç verici!  “Günün birinde ölürsem ne olur beni Türkbükü’ne gömün” diyecek kadar ülkemizi, insanımızı, o şirin ilçemizi sevmiş bir sanatçı değerimizi bizden daha iyi korumaya çalışmış. 

Değerli hocamız mimar Prof.Doğan Kuban hocamızın hep belirttiği gibi, ülkemizin bizden sonraki kuşakların gelecek yüz yıllarda bin yıllarda da var olması için en azından 2014 yılının sürüp gittiği zamanlarda tarihi mimarimizi, mekan isimlerini, çağdaş çizgide üretip sunacağımız sanatımızı, her sanatçımızı, mühendisimizi, dilimizi, yer altı-su altı buluntularımızı iyi kullanıp koruyup bilimsel sosyalizmle, evrensel gözlemle çalışmamız gerekiyor.

Etiketler

Bir cevap yazın