Güneşsiz Günlere

Ama benim yaptığım ne biliyor musunuz? Hiç duymayan birine masal anlatmak…

Bir çıkar gütmeden seven, yardımlaşmayı, paylaşmayı kendi normlarında gören, yıkıcı değil yapıcı olan “doğa”nın var olmadığı bir mekan oluşturma yaklaşımı; temelleri sağlam olmayan bir yapı oluşturma fikriyle aynı olacaktır.

Zaten doğalı yaşayan benden, doğal olana yaklaşmaya çalışmayı doğal bulan sana…

Benim bir döngüm var kusursuzca ilerleyen. Bir yağmur damlasının toprakla buluştuğu, güneş ışınlarının yeryüzüne sorunsuzca ulaştığı, her noktaya bol oksijenin dokunduğu kısaca yaşamın gerçekten yaşamayı ifade ettiği bir döngü…

Karıncalar oluşturdukları yoldan ilerlerken kuşların kanat izlerinin onlar geçtikten sonra da bir süre gökyüzünde kaldığı… Balıkların olması gereken yere yumurtladığı ve yavruların suyu doyasıya yaşadığı… Renklerin canlı olduğu, dokuların çeşitliliğini savunup, farklı biçimlerin doğal halini koruduğu… Kusursuzlukta kusur arayan insanların henüz keşfetmediği bir döngü…

Ellerimi yukarı kaldırdığımda bilin ki tüm dünya rüzgarımla savrulacak.

Toprağa köklerimle tutunduğum an başladım hayata da aynı hevesle sarılmaya. Aldığım suyun her damlasını ilettim dokularıma. Yanımda gürül gürül akan derenin sesi kulağıma çalındığında başladım dansıma yapraklarımla. Söyleyecekleri vardı derenin belli ki. Kendi akışımızda giderken yalnız olmadığımızı anlatmak istemişti bize. Bana yavaş yavaş yaklaşan dostlarımın işittim çığlıklarını şimdi de. Kafamı çevirmeye kalmadan yerlerini almışlardı dallarımda. Başladı düetleri dereyle. İşte orkestra tamamlandı gelen diğerleriyle…

Nereden nereye…

Katliamı kendimizde hak gören bizlerden, suçu paylaşmak isteyen sizlere…

Önce balığa baktık balık mı diye sonra denize baktık deniz mi diye. “Sudan çıkmış balığa dönme”nin, gerçekten sudan balık çıkarmak olduğunu düşünerek büyüdük nesillerce. Elbette koruyamadık sonunda. Ne balık kalmıştı elde, ne de deniz…

Sanayi atıkları içinde yaşamaya çalışan deniz canlılarının yuvalarını koruyamaz halde bulduk kendimizi. Balıkların plastikle beslenmesine kulak tıkamış, poşet yutarak boğulan kaplumbağaların hislerine ses olamamıştık. Artık denizlerde hayat yoktu…

Durum yalnızca denizlerde mi böyle dersiniz?

Taşı toprağı altın denilen İstanbul’da ne taştan eser kalmıştı ne de topraktan… Kuşlar gökyüzünü aşarak günaydın derlerdi ağaçlara. Konuşmak bir yana dursun süzülen bir kanat görmek imkansız hale gelmişti şimdilerde. Karıncalar evlerine aç döner olmuştu, arılar çiçeklere ulaşamaz. Mükemmel diye tasvir edilen dünyada güzel bir şey aramak bile samanlıkta iğne aramaya dönmüştü artık. Doğayı bilmek, korumak bir yana dursun insanlar birbirini bile tanımaz, sevmez olmuştu. “Ben, her şeyim” düşüncesi sarmıştı onları, “her şey benim istediğim gibi olmalı”… İstediğin ile yaşadığın, yaşadığınla yaşayamayacağın paradoksuna mı düştük bir anda?

Ev diye nitelendirdiğimiz dört duvarlı yaşam alanından çatısı gökyüzü olan sokaklara çıkalım şimdi. Sıcak havanın buram buram yüzünüze vurduğu, serinlik bir yana dursun, gölgeleri takip ederek ilerleyebileceğiniz ağaçların bile var olmadığı bir sokak burası. Haksızlık etmeyelim şimdi; emniyet şeridinin bırakılmadığı daracık kaldırımlarda, çöp kutuları ve özel kurumların bıraktığı konteynırlardan yer bulabilirsek kendimize, sokağı istila etmiş mağazaların tenteleri altında göstermelik gölgelere ulaşmak mümkün oluyor bizler için. Yol ilerliyor, nefesiniz kesiliyor bir anda. Nefes almaya çalışıyorsunuz aldığınız nefesin nefes olmadığına emin olarak. Zira oksijen soluyup karbondioksit bıraktığınız günler çoktan geride kaldı. Yol desen yol değil, hava desen hava değil… Zaten artık olması gereken hangi şey olması gerektiği gibi ki…

Louis Kahn’ın dediği gibi:

“Güneş binaya çarpana kadar binanın ne kadar muhteşem olduğunu bilmiyordum”

Sonumuzu göremediğimiz için geleceğimizi de yaşayamayacağımız güneşsiz günlere…

Etiketler

Bir cevap yazın