Burhan Kum'un "Misilleme" adlı yerleştirmesi ve Baran Kurtoğlu'nun "Hamle Sırası" adlı eseri,19 Eylül - 5 Ekim tarihleri arasında, Salkım Saçak Sokak No:3'te sergilenecek.

Avrupa merkezli Batı dünyasının yerküre üzerindeki ekonomik, siyasi ve kültürel hâkimiyetinin yolunu açan endüstri devrimi ve modernizm gibi yüceltilen süreçlerin temelinde; sömürgeci işgallerin yattığını biliyoruz. 1884 yılında Berlin’de masa başında paylaşılan Afrika ile birlikte dünyanın %80’i, tüm varlıklarıyla Batılı emperyalistlerin denetimine girdi. Ancak bu sürecin ilginç bir işleyişi vardı. Kenyalı hukukçu ve insan hakları savunucusu Prof. Patrick Loch Lumumba (1962), Avrupalı işgalcilerin yerel halka boyun eğdirebilmek için her şeyden önce kültürlerini imha ettiklerini söyler:
“Kutsal ritüelleri hurafe, yerel sanat üretimlerini ise ilkel zanaat ve çağdışı sayarak yasaklama, din değiştirmeye zorlama ve çocukları ailelerinden ayırarak sömürgecinin dilinde eğitme; atılan temel adımlardı. Yerli halkın sanatını ‘büyü, gizemli, mistik, dekoratif’ olarak tanımlayıp antropoloji müzelerine hapsederken, yağmaladıkları bu eserlerden etkilenen Batılı sanatçıların (çoğunlukla birebir) işlerini ‘yüksek modern sanat’ payesiyle, başkentlerde yer alan sayısız ‘Museum of Modern Art’larda yüce başyapıtlar olarak sundular.”
İnşa ettikleri bu kültürel hiyerarşi; vahşi, sömürgeci pratiklerini meşrulaştırmanın en etkili aracıydı. İlkel olarak tanımladıkları halklara sözde uygarlık götürürken, aslında yaptıkları; yerel uygarlıkları ve üretim kapasitesini imha etmekten ve servet transferinden başka bir şey değildi. (1858 yılında İngilizlerden önce dünyanın GSMH’sinin %25’i Hindistan’da üretilirken, bu oran Hindistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1947 yılında %4’e düşmüş, 90 yıl zarfında ise Hindistan’dan İngiltere’ye tahmini 16,4 trilyon dolarlık servet transferi gerçekleştirilmişti). İşgalci güçler doğal kaynakları gasp ederken, insan kaynaklarını da acımasızca yok etmekten çekinmediler. Üç asır süren sömürgecilik süresince kölecilik, hastalık, açlık ve doğrudan katliamlar sonucunda en iyimser rakamlarla 200 milyondan fazla insanın öldürüldüğü kabul ediliyor.
Bütün bu olanlara rağmen Batı’nın modern sanat söyleminin merkezinde mağdur olan, acı çeken tek varlık “Batılı modern birey (o da entelektüel beyaz erkek)” oldu. Bu doğrultuda üretilen sanatın finansörlerinin (kibar tabirle koleksiyonerler) servetlerinin neredeyse tamamının sömürgelerden yağmalanan kaynaklardan oluştuğu söz konusu bile edilmedi. Batı’nın yerkürenin kültürel hiyerarşisinde zirvede yer almasının nedeni sayılan modernizm ve modern sanat açıkça sömürge halklarının kanıyla finanse edilmişti.
Yerleştirmede yer alan üç “çığlık” da Batılı sanat tarihçilerin gözünde modern insanlığın haykırışını temsil ettiği -varsayıldığı- için modernizmin başyapıtlarıdır. Oysa üçü de aslında zalim olan ya da zalimin sofrasında doyan modern bireyin sahte “mağduriyet” imgelerinden başka bir şey değildir. Mağduriyet, zulüm için her zaman kullanışlı bir bahane olsa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kovuldukları topraklara “yatırımcı” olarak geri dönen yeni sömürgeciler, günümüzde amaçlarını gizlemek için artık inandırıcı bir bahaneye de gerek duymuyorlar. Irak, Libya, Ukrayna, Suriye, Gazze ve daha onlarca “alt kültür” ülkesi açıkça saldırıya uğruyor ve işgal ediliyor. Ya kutsal saydıkları, kendi sanat tarihlerinin baş köşesine yerleştirdikleri “yüksek sanat” kendi mekânında saldırıya uğrarsa, buna ne diyecekler?
Referanslar:
Bu çalışma; bireyin özgür iradesinden bağımsız işleyen yapısal güçlerin, devlet mekanizmalarının ve ideolojik düzeneklerin metaforuna odaklanır.
Foucault’nun disipliner iktidar kavramı üzerinden düşünüldüğünde, satranç tahtası mikro-iktidarların işleyişini açığa çıkarır; hamleler, yalnızca taşların değil, aynı zamanda bedenlerin, davranışların ve arzuların düzenlenmesini imler. Bu bağlamda satranç, rasyonel hamlelerden ziyade, öznenin önceden kurgulanmış iktidar ilişkilerinin içine hapsolduğunu da gösterir. Figürün varlığı, Gramsci’nin hegemonya kavramıyla da ilişkilidir; birey, kendi hamlelerini yapıyor gibi görünse de aslında hâkim ideolojinin sınırlarını aşamayacak bir çerçevenin içindedir. Resim, böylelikle bireyin politik düzende sahip olduğu kısıtlı özerkliği, görünmez stratejilerin ağırlığını ve tarihsel güç dengelerinin kaçınılmazlığını sorunsallaştırır.