51. Yahşibey Tasarım Çalışması

51. Yahşibey Tasarım Çalışması, 15-30 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek. 18 Haziran 2023'e kadar sayfanın sonundaki formu kullanarak başvurabilirsiniz.

Çağrı metni:

“(…) İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / (…) / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine / Konyanın beyaz / Antebin kırmızı düzlüğüne benzer / Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir / Denize benzer ki dalgalıdır bakışları / Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına / Öylesine benzer ki / Ve avlularına / (…) / Ve sözlerine / (…) / Ve bir gün birinin adres sormasına benzer / (…) / Hasretine, yalanına benzer / (…) / (…) / Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye (…)” der Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin bir yerlerinde.

Ne kadar haklı, gerçekten de insan yaşadığı yere benziyor. Yaşadığımız yer önünde sonunda bizi belirliyor. İbni Haldun’a atfedildiği gibi belki gerçekten de “coğrafya kaderdir” ve İhsan Eliaçık’ın dediği gibi “kader bir kapasitedir”; tabii ki kaderimizi değiştirebiliriz ve değiştirdiğimiz kaderimizle oluşturduğumuz çevrenin bizi değiştirmesine açık durdukça çevremiz de bizi değiştirir ama, bizi biz yapan şeylerin bir bölümü -yine de- bir yerlerimizde kalır…

Evlerimiz bizi biz yapan hikayelerin en önemli sahneleridir. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, ayrıldığımız, döndüğümüz, değiştirdiğimiz evlerde oluşuruz en çok. Türkiye gibi hızlı ve savruk değişen bir coğrafyada evlerimiz de hızla değişir; kurup kaldırılan çadırlarda yaşıyor gibiyizdir çoğu zaman. Oysa artık %70’imizin şehirlerde yaşadığı söyleniyor ve şehirlerde çadır yok..! Bu oran 1950’lerde %30’du… şimdi artık bu oran tersine döndü ve Türkiye nüfusunun %30’u kırsal kesimde kaldı. Onların da alışkanlıkları giderek şehirlileşiyor. Yaşama biçimleri, gün ışığıyla ilişkileri, televizyon bağımlılıkları, yiyip içtikleri, giydiklerinin yanı sıra ev kullanımları da değişiyor.

Artık, bağımsız bir yatak odası, misafir odası gibi kapalı ve tek işlevli birimlerden oluşuyor ev. Oysa günlük hayatın geçtiği mekânlar gece serilen yer yataklarıyla yatak odalarına dönüşür, sabah olunca yataklar yüklüklere kaldırılırdı çok eskiden… Yüklüklerin içinde yunmalık denilen banyolar da olurdu. Oturma odaları dediğimiz günlük yaşama mekânları şehirli konaklarda da kırsal kesim evlerinde de çepeçevre sedirlerle donatılır ve bu sedirlerde oturulurdu. Mobilyasız iç mekân diye adlandırabileceğimiz bu mekânlar iki kişi için bile ıssız sayılmadığı gibi, 20 kişiyle de tıklım tıkış olmazdı.

Sedirler ya da diğer adıyla sekiler kapalı mekânlarda olduğu gibi çardak altındaki yarı açık mekânların da, bahçelerin de oturma elemânlarıydı. Sadece oturmak da değil, uzanıp öğle uykusu kestirmek, çoluk çocuk gelinen bayram ziyaretlerinde küçüklere yatak olmak gibi işlevleri de vardı. Minderler ve yastıklarla donatılır, vücut yapınıza göre yastıklarla desteklenerek biçimlendirilirdi. Başka coğrafyalardan gelen mimar arkadaşlarımıza anlatmakta zorlandığımız konulardan biri Boğaziçi Yalıları’nın denize bitişik duvarındaki sedirlerdir. Boğaza arkasını dönerek oturuyormuş gibi düşündüklerinden şaşırırlar, ancak sedirde oturma biçimini anlattığımızda boğazda ve “başoda”da aynı anda yaşanabildiğini anlayabilirlerdi.

Depremden sonra en çok konuşulan konulardan biri de serbest mobilyaları sabitlemek oldu. Oysa sedirler ve yüklükler zaten sabit mobilyalardı…”Yaşam üçgeni” oluşturmak için yapmamız gerekenlerin en önemli aktörlerinden biri sedirler ve yüklükler olabilirdi…Hâlâ olabilir; geleneksel ve güncel dünyanın verilerini, olağan ve olağanüstü durumlarla birleştirip, mekân meselesine yeniden bakmakta yarar var diye düşünerek bu ‘tuhaf yıl’ın konusunu “mobilyasız mekânlarda, tedirgin olmadan, sereserpe yaşamak” diye belirledik.

Bu konu, Yahşibey’de yaptığımız evlerin içinde ve ESTV çatısı altında, önceki çalışmalarımızın içinde olsa bile tek konu olarak devreye girmesi ancak şimdi oldu. Şimdi olmasının nedenlerinden biri İnan Gökçek’in “birlikte bir şey yapabilir miyiz?” sorusuydu. İç mimarlıkla başlayıp, mimarlıkla süren çalışmaları benim bu konuyu gündeme getirmemin önünü açtı. Konuyu Emre’yle de paylaştık, geliştirdik ve çalışılmasında yarar olduğu kanısına vardık. Yine “okullarda okutulmayan” bir konu bulmuştuk…

Bu konuda çalışmak üzere ilk kez mimarlık öğrencilerinin yanı sıra iç mimarlık öğrencilerine de açıyoruz daveti. İşin doğrusu endüstri tasarımı öğrencilerine de açmak isterdik ama sadece 10 öğrenciyle yürütülecek bir çalışma için kaotik bir çalışma olacağından çekindik. Üstelik konu ‘endüstriyel’ de değil…

İnan Gökçek İngiltere’den de öğrenci davet edeceği için mimarlık ve iç mimarlık’la yetinmemiz gerektiğine vardık.

Her zaman olduğu gibi, bu konuda bizimle birlikte çalışmak istiyorsanız Yahşibey’le ve “mobilyasız mekânlarda, tedirgin olmadan, sereserpe yaşamak”la ilgili bir ön çalışma yapmanızı ve ilk karşılaşmamızda 10 dakikalık bir seminerle düşüncelerinizi bize anlatmanızı istiyoruz. Bu bağlamdaki tartışmaların birbirimizi, konuyu ve yeri anlamak konusunda önemli ipuçları vereceğine inanıyoruz.

13 Ağustos’ta Yahşibey’e gelir ve ESTV’ye yerleşirseniz 14 Ağustos’ta çalışmaya başlar, 26 Ağustos’ta sunuşlarımızı yapar, 27 Ağustos’ta ortalığı toplar ve 28 Ağustos’ta Yahşibey’den ayrılabiliriz.

Başvuru formuna buradan ulaşabilirsiniz.

Etiketler

Bir yanıt yazın