Katılımcı, Muğla Büyükşehir Belediyesi Sosyal Kültürel ve İdari Hizmetler Binası Mimari Proje Yarışması

Alper Gülle, Deniz Yıldırım, İrem Özdemir ve İsmail İşcan tarafından "Muğla Büyükşehir Belediyesi Sosyal Kültürel ve İdari Hizmetler Binası Mimari Proje Yarışması" için tasarlanan proje önerisi.

Proje Raporu:

Richard Sennett’in 2006 tarihli Açık Kent metni, çağdaş planlamanın elindeki teknik ve yapısal imkan setinin ne kadar geniş olduğunu hatırlatır. Bu setin asıl değeri, kullanımları önceden tanımlayıp sabitlemekte değil; onları deneye ve dönüşüme açık bırakmakta ortaya çıkar. Sennett bu tutumu “aşırı-belirlenim” (over-determination) kavramının karşısına koyar: kentin fiziksel biçimi ve toplumsal işleyişi tek bir kullanım üzerinden tarif edildiğinde kent sabit bir imgeye dönüşür; açık bırakıldığında ise süreç olma niteliğini sürdürür.

Bu tercihin mekansal karşılığı doğrudan ölçülebilir. Geçmişten devralınan dokular, kullanımlar değiştiğinde yıkılmak yerine dönüşebildikleri için uzun ömürlüdür; form ile işlev arasında bırakılan pay, yapının dayanıklılığını üretir. Bu payın korunacağı yer “bağlam” kavramıdır. Bağlam, tarihsel, mimari, ekonomik ve toplumsal veriyi kapalı bir kural setine dönüştürdüğü ölçüde farklı olanı bastırır; bir okuma zemini olarak ele alındığında ise yeni ihtimaller açar. Mekan üretiminde asıl fırsat buradadır; bağlamı korumanın en güçlü yolu, onun açabileceği ihtimalleri açık tutmaktır. Bu fırsat, yarışma alanı özelinde soyut bir teorik tartışma olmaktan çıkıp somut bir tasarım sorusuna dönüşmektedir. Şartnamenin, yarışmacıdan bu regülatif çerçeveyi veri kabul ederken “mevcut kısıtlar ile kentsel gerçeklik arasındaki gerilimi eleştirel bir tasarım diliyle yorumlamasını” beklemesi, tam olarak Sennett’in açık sistem önerisiyle örtüşmektedir. Bu nedenle bu proje, kısıtları aşmayı değil; kısıtları açık bir sistemin kurucu parametreleri haline getirmeyi önerir.

Bu yaklaşım aşağıdaki temel sistematik öğeler üzerinden tanımlanır:

Geçiş bölgeleri, sınırın yeniden düşünülmesiyle başlar. Bir bariyer inşa edildiğinde, aynı anda geçirgen bir eşik de üretmek gerekir. İç ve dış arasındaki ayrım kesin değil; ihlal edilebilir ve belirsiz olmalıdır. Bu tasarımda çeper kararlarına ve tüm sınır ilişkilerine yön veren yaklaşım da budur. Bu yaklaşımın Muğla’ya özgü bir karşılığı da mevcuttur: geleneksel Muğla evinin yüksek avlu duvarı, sokakla ilişkisini tek bir hamlede değil, “kuzulu kapı” gibi kademeli eşikler üzerinden kurar. Sınır burada bir kesme değil, bir geçirgenlik derecelendirmesidir. Önerilen tasarım bu yerel eşik yapısını taklit etmeden yeniden yorumlar.

Tamamlanmamış form, mimari bir tercih olmanın ötesinde etik bir karardır. Burada boşluk ve görece a-programatik olma hali bir kusur değil; zaman içinde değişmeye, dönüşmeye ve yeni ilişkiler kurmaya açık bir tutumdur. Böylece kamusal alan, kullanım ihtiyaçları değiştikçe yeniden yorumlanabilir ve dönüşebilir. Bu çerçevede yapı ardışık programları taşıyabilecek bir altyapı olarak kurgulanmıştır.

Gelişim anlatıları, tasarımı tek bir sonuca kilitlenmiş doğrusal bir süreç olmanın ötesinde, her aşamasında yeni olasılıklar açan dinamik bir yapı olarak ele alır. Bu yaklaşımda çatışma, farklılık ve uyumsuzluk tasarımın dışladığı değil; birlikte yaşattığı unsurlardır. Alanın kendi hikâyesi de böyle bir anlatıdır: 2014 yılına kadar idari işlevle birlikte zemin katında önce sinema, sonra yıl sonu müsamereleri ve sahne sanatları performanslarına ev sahipliği yapan yapı, kent belleğinde tek bir işlevle değil, üst üste binmiş kullanımlarla yer etmiştir. Yıkılan bu yapının bıraktığı boşluk, projenin başlangıç noktasıdır. Korunması gereken şey bir kütle değil, o kütlenin barındırdığı toplanma ve seyretme alışkanlığıdır.

Bu yapılar birlikte çalıştırılarak birbirini tanıyan ya da tanımayan insanların karşılaşabileceği ortak bir zemin üretilir; yarı-tanıdık karşılaşmaların mümkün olduğu bir kamusal alan…

Tasarım yaklaşımımız tam olarak bu kavramsal zeminden hareket ederek ortaya çıkmaktadır. Çok katmanlı tarihsel birikime ve kültürel sürekliliğe sahip olan Muğla’da, kentsel alanının tekil anıtlarla değil sokak dokusu, parsel düzeni ve avlu-ev ilişkisiyle kurulan bütüncül bir kültürel peyzaj olduğu kabulüyle, çevredeki gündelik işleyişe ve mevcut parçalara eklemlenen bir uğrak yer olarak ele alınıp olanaklılıklar zemini üretmek…

Yapı, kentin mevcut yaşantısına eklemlenerek etkileşimi artıran, bu yaşantının bir durağı, buluşma noktası ve karşılaşma alanı olma potansiyeli taşıyan bir boşluk üreten ve kentsel gündelik yaşantıyı kendi bünyesindeki programlar ile çeşitlendiren bir aradalık üretmek üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle yapı, kullanıcıyı kentin dış etkilerinden katı biçimde yalıtan kapalı bir bina olmak yerine; çeperinde dolaştıran, akışa eklemlenen, aralıklar üreten, içinden geçiren, soluk aldırıp yönlendiren bir kentsel eşik olarak kurgulanmıştır.

Bu yaklaşım doğrultusunda yapının fonksiyonları, en dış katmanda Kurşunlu Caddesi tarafında ve buna paralel olarak iç katmanda mevcut katlı otoparkın sırtında, mümkün olduğunca ince ancak esnek bir kurgu olarak çözülmüştür. Taban alanının plandaki kitle oturum lekesi ve yıkılan yapının izi ile sınırlanmış olması, bu ince ve çeperde toplanan kütle kararını bir zorunluluk değil, bilinçli bir strateji haline getirir: sınırlı taban alanı çepere yayıldığında, geriye kalan alan tasarımın asıl kamusal alanı olan boşluk olur.

Bu iki kütle arasında kalan boşluğun sınırları, kuzeyde Kurşunlu Camii’nin, güneyde ise Atatürk İlkokulu’nun silüeti ve atmosferi ile tanımlanmakta; böylece üretilen kentsel iç mekan/avlu/bahçe hem algısal olarak genleşmekte hem de komşu tescilli yapıların atmosferini ödünç alarak zenginleşmektedir.

Yapının dış sınırlarında oluşturulan aralıklar veya bırakılan boşluklar üzerinden iç avluya dahil olma, orada bulunma ve oradan geçme halindeki kullanıcının soluklanabileceği, duraksayarak dahil olabileceği bu ortam; aynı zamanda yapının barındırdığı farklı fonksiyonları kullanan kentli ile karşılaşma alanı olarak tasarlanmıştır. Avlu, bu yönüyle tarihsel olarak burada gerçekleşmiş eylemlerin açık havaya taşındığı ve programı sabitlenmeyen, gerektiğinde sahne, gerektiğinde gölgeli bir geçiş, gerektiğinde yalnızca oturulacak bir eşiktir.

Avludaki program ve yaşantı; açık sirkülasyon alanları, köprüler ve teraslar üzerinden birbirine bağlanır. Bu ağ hem yatayda fonksiyonların birbirini takip etmesini sağlar, hem de düşeyde üst kotlarla kurulan ilişkiyi avlunun çevresinde dolanan sürekli bir güzergaha dönüştürür. Yapının içinde gerçekleşecek eylemler art arda veya eş zamanlı olarak gerçekleşseler dahi, yapının ritmi bölgenin ritmine ayak uydururken yeni bir deneyim ekleyen bir işleyiş olarak çevresine eklemlenir.

Projenin düşünsel omurgası; tamamlanmamış, zaman içinde kullanımla değişen, beklenmedik karşılaşmalara, farklılıklara, geçici kullanımlara ve dönüşüme izin veren açık bir sistem olarak kurgulanmıştır. Bu omurga, yoğunluğu, çeşitliliği ve beklenmedik karşılaşmaları barındıran gündelik kent hayatını mekansal olarak mümkün kılmayı ve kendi bedeninde yoğunlaştırmayı amaçlar.

Yerel hafıza burada dondurulacak bir imge değil, sürdürülecek bir alışkanlıktır ve o alışkanlığı taşıyabilecek açık bir altyapıdır; birbirini besleyen kamusal odaklardan ve mekansallıklardan oluşan bir ağ.

Proje, yapıyı parsel çeperine yerleştirerek merkezde kamusal bir avlu oluşturan ve boşluğu yapının temel mekansal öğesi olarak ele alan bir tasarım yaklaşımına dayanmaktadır. Sokaktan avluya uzanan kademeli eşikler, kullanıcıyı yapıya katmanlı bir geçiş deneyimiyle dahil eder. Yapı, yalnızca idari işlevleri barındıran bir kamu binası değil, günün farklı saatlerinde yaşayan ve kent yaşamına açık bir kamusal odak olarak katılmayı amaçlayan boşluğun üretimidir.

Mekansal organizasyon; esnek ve geçirgen olarak işleyen, karşılaşma üretmek üzerine kurulu bir mekanizma olarak kurgulanmıştır. Avlu, eşikler ve çok amaçlı salon (blackbox) farklı etkinliklere uyum sağlayabilen esnek mekanlar olarak tasarlanırken, açık dolaşım alanları, köprüler ve teraslar kullanıcıların yapı içerisinde doğal karşılaşmalar yaşamasını desteklemektedir. Bağımsız ve açık sirkülasyon kurgusu, yapının mesai saatleri dışında da kültürel ve sosyal etkinliklerle yaşamaya devam edebilecek bir kullanım senaryosuna sahip olmasına imkan tanımaktadır.

Malzeme, cephe ve peyzaj kararları ise yapının bulunduğu bağlamla diyalog içinde olan bir mimari dille yeniden yorumlanırken, avlu Muğla’nın iklim koşullarına uygun atmosferi oluşturan ve destekleyen bir mikroklima olarak ele alınmıştır.

Etiketler

Bir yanıt yazın