Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencisi Ceren Gülşen'in Archiol tarafından düzenlenen "The Lost Atlantis Reborn – Designing a New Era of Aquatic Community" yarışması için tasarladığı proje birinci ödülü kazandı.
Pelagia, iklim krizi, su kıtlığı, politik çatışmalar ve ekolojik çöküş sonrası insanlığın yaşamı yeniden kurma biçimini sorgulayan spekülatif bir sualtı yerleşim önerisidir. Proje, yalnızca bir barınma yapısı değil; insan ile doğa arasında yeni bir ortak yaşam modeli öneren bütüncül bir ekosistem olarak kurgulanmıştır.
2055 sonrası hızlanan iklim kriziyle birlikte temiz su kaynaklarının azalması, küresel gerilimlerin artması ve yaşanabilir kara parçalarının giderek azalması insanlığı alternatif yaşam senaryoları üretmeye zorlamaktadır. Pelagia, bu bağlamda okyanusu bir kaçış alanı değil; yeni bir başlangıç zemini olarak ele alır.
Proje konumu dünyanın en zengin biyolojik sistemlerinden biri olan Büyük Bariyer Resifi’nin derin mercan zonuna yakın bir bölgededir. Ancak bu seçim yalnızca coğrafi değil; ekolojik bir karardır. Mercan resifleri, yüksek biyolojik çeşitlilikleri, doğal koruyucu yapıları ve ekosistem üretkenlikleri nedeniyle projenin temel referansını oluşturur. Pelagia, bu hassas sisteme zarar vermek yerine onunla simbiyotik bir ilişki kurmayı amaçlar.
Yapısal kurgu, deniz organizmalarının biyomimetik davranışlarından ilham alır. Ana taşıyıcı sistem; mega ayaklar, halka kirişler ve çift katmanlı uzay kafes kabuktan oluşur. Yük transferi, organizmalardaki iskelet sistemlerini andıran hiyerarşik bir düzenle çözülürken, yapı formu yüksek su basıncına karşı hidrodinamik ve dayanıklı bir kabuk olarak şekillenir.
Pelagia, yalnızca yaşam alanları değil; eğitim, araştırma, terapi, üretim ve sosyal etkileşim mekanlarını da içeren çok katmanlı bir yaşam modeli sunar. Eğitim alanları, Howard Gardner’ın çoklu zekâ kuramından esinlenerek farklı öğrenme biçimlerine göre çeşitlendirilmiştir. Mercan ve deniz yaşamı araştırma merkezleri, dikey tarım alanları, sürdürülebilir balık üretim laboratuvarları ve rehabilitasyon mekânları bu yeni yaşamın üretken omurgasını oluşturur.
Enerji sistemi, deniz akıntılarından yararlanan altyapılarla desteklenirken; gıda üretimi kontrollü sualtı ekosistemleriyle sağlanır. Böylece yapı, tüketen bir nesne olmaktan çıkarak kendi kaynaklarını üreten yarı otonom bir organizmaya dönüşür.
Ama projenin asıl meselesi teknoloji değildir,
Asıl mesele umuttur.
Çünkü Pelagia geleceği yalnızca felaket senaryoları üzerinden okumuyor. İnsanlığın yeniden başlayabileceğine inanıyor. Daha az tüketen, daha çok anlayan; doğaya hükmetmeye değil, onunla birlikte var olmaya çalışan yeni bir medeniyet ihtimalini araştırıyor.
Atlantis efsanesi hep kaybolmuş bir uygarlığı anlattı.
Pelagia ise kaybolmayan bir uygarlığın nasıl dönüşebileceğini soruyor.
Belki de geleceğin mimarlığı yeni dünyalar inşa etmek değil; yaşamla yeniden bağ kurmanın mekânlarını tasarlamaktır.
Pelagia, insanlığın dünyadan kaçışı değil; yaşamla yeniden kurduğu bağdır.