Aslı Özge Zabun ve Hande Zabun Eser'in "Dışişleri Şehitleri Anıtı ve Anı Mekânı Fikir Projesi Yarışması" için tasarladığı proje önerisi.
ANKARA’DA SUYUN İZİ: UNUTULMUŞ BİR HAFIZA KATMANI
Ankara, tarih boyunca suyun şekillendirdiği bir yerleşim dokusuna sahip olmuş; dereleri, çayları ve vadileriyle “sular kenti” kimliğini taşımıştır. Kentin yerleşim kararı, İncesu ve Tabakhane gibi su kaynaklarının çevresinde şekillenmiş, bu su damarları erken dönem planlamalarda peyzajın ana omurgası olarak değerlendirilmiştir. Lörcher ve Jansen planlarında da vurgulandığı üzere, bu dereler kentin doğal yeşil kuşaklarını oluşturacak biçimde kurgulanmış, Ankara’nın çorak görüntüsüne doğanın armağanı olan yeşil hatlar eklenmek istenmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kent yaşamında önemli bir rekreasyon ve geçim kaynağı olan bu akarsular, zamanla kentsel gelişimin gerisinde bırakılarak görünmez kılınmıştır. Üzerlerine yollar, bulvarlar, otoparklar ve pazar yerleri inşa edilen bu su izleri, bugün yalnızca taşkınlar esnasında hatırlanmakta; kentlinin hafızasında ise silikleşmiş bir iz olarak kalmaktadır. Ancak bu görünmezlik, suyun mekân belleği üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz. Ankara’da su, geçmişin kamusal deneyimlerini ve kentle kurulan ilişkileri taşıyan güçlü bir hafıza katmanıdır. Bu proje, bu unutulmuş izleri yeniden görünür kılma arzusunun bir sonucu olarak, Botanik Park’taki su öğesine odaklanır. Geçmişte çevresindeki dereler ve yağmur sularıyla beslenen bu vadinin suyu, Atakule’nin inşası ve çevredeki derelerin kapatılması sonucu kesintiye uğramıştır. Bu bağlamda, Botanik Park kavramsal olarak ele alınırken su yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda simgesel ve anlatısal bir kurucu öğe olarak değerlendirilmiştir.
KENTTE SAKLI ZAMAN: BOTANİK PARK’TA HAFIZA VE DÖNÜŞÜM
Zamanın akışıyla birlikte, toplumlar ve dolayısıyla mekânlar üzerinde kaçınılmaz bir dönüşüm süreci yaşanır. Her yeni değer, geçmişteki birikimlerin toplum tarafından kavranmasının ardından, gelişim arzusu ile yenilenerek evrilir. Bu değişim / yeniden yorumlama süreci, kültürel kimliğin sürekliliğini sağlayarak geçmişten aktarılan her unsuru zamanın ihtiyaçlarına göre güncellemeyi gerektirir. Bu bağlamda kamusal mekânlar, toplumsal dönüşümlerin mekânsal izdüşümleri olarak hem kültürel sürekliliği hem de kolektif hafızayı taşıyan temel yapılardır. Değişim yalnızca fiziksel biçim üzerinden değil, deneyimsel ve eylemsel katmanlar üzerinden de değerlendirilmelidir.
Botanik Park, ilk üretildiği dönemden günümüze dek bu değişim sürecine maruz kalmış, mekânsal kimliği ve içeriği zaman içinde dönüşmüş, ancak hafızalardaki yeri silinmemiş önemli bir kamusal alandır. Ziyaretçisi hiç eksik olmayan bir uğrak nokta, birliktelik mekânı ve bazen kentin merkezinde bir inziva alanı olarak kentlinin belleğinde varlığını sürdürmektedir. Ancak bu süreklilik, kimi zaman yapısal müdahaleler ve işlevsel eksikliklerle sekteye uğramıştır. Sit alanı olarak tescilli olmasına rağmen yapılan bir takım müdahaleler, kullanım dışı bırakılan sera ve bununla birlikte Botanik Park olma niteliğinde açılan yara çeşitli bitkilerin Botanik Parktan sürgün edilmesi ve hiçbir zaman kurulmamış olan bilimsel çalışmalara tahsis olacak Botanik Enstitüsü gibi unsurlar, buranın Botanik Park olma potansiyelinin eksik kalmasına sebep olmuştur.
Bu mekânsal travmaların ortasında, Botanik Park’ın geçmişine dair hafıza izleri hâlâ güçlü biçimde hissedilir. Bir başkent için prestij anlamı taşıyan bu kamusal alan, yalnızca korunması değil, aynı zamanda yeniden anlamlandırılarak ihya edilmesi gereken bir değerdir. Bu bağlamda önerilen tasarım, geçmişin izlerini bugünün ihtiyaçlarıyla bağlayarak geleceğe dönük bir mekânsal kurgu oluşturmayı amaçlar.
BİR ZAMAN ŞERİDİ OLARAK ANIT: HAFIZA, SAYGI VE YANSIMA
Dışişleri Şehitleri Anıtı, yalnızca fiziksel bir müdahale değil; kente, mekâna ve hafızaya yöneltilmiş simgesel bir saygı önerisidir. Bu bağlamda anıt, bir “saygı şeridi” olarak kurgulanmıştır. Bu şerit; yurt dışında görevlerini ifa ederken hayatlarını kaybeden Türk diplomatlarının adlarını ve anılarını, hem zaman hem de mekân ekseninde onurlandıran, lineer yükselen bir taş dizgesiyle vücut bulur.
Taş bloklar, her bir diplomatın şehit edildiği ülkeyle somut bir bağ kurmak adına, o ülkenin coğrafyasından temin edilen doğal taşlarla üretilmiştir. Bu durum, yalnızca mimari bir malzeme tercihinden ibaret değildir; anıtı oluşturan her bir taş, diplomatik bir hafıza nesnesi olarak düşünülmüş; bireysel kayıpların evrensel bir hafıza haritasına dönüşmesini sağlamıştır. Böylece, anıt hem zamansal bir anlatı çizgisine hem de mekânsal bir çeşitliliğe dayanan bir “hafıza duvarı” örüntüsü kurar.
Bu taş dizgesi, her şeyi yatıştıran, sınırları silikleştiren ve biçimleri akışkanlaştıran bir su yüzeyine yerleştirilmiştir. Su, burada yalnızca estetik bir unsur değil; zamanın geçiciliğini, hatırlamanın kırılganlığını ve yüzeydeki yansıma aracılığıyla öte dünyayla kurulan metafiziksel bağı temsil eder. Masif ve ağır taş kütlelerinin su ile teması, anıtın imgesel gücünü artırırken, ona neredeyse bir geçit mekânı niteliği kazandırır. Bu geçit, yalnızca fiziksel olarak değil, sembolik düzeyde de ziyaretçiyi geçmişle, kayıpla ve saygıyla temasa geçirir.
Taş dizgesi içerisinde bilinçli biçimde bırakılan boşluklar, suikastların gerçekleştiği tarih aralıklarını temsil eder. Her bir şehidi simgeleyen blok taşlar, farklı boyutlara sahip olsa da eşit yüzey alanlarına sahiptir. Bu tercihle her bir kaybın eşit değerde olduğu vurgulanırken, taşların ölçülerindeki çeşitlilik aracılığıyla her bir bireyin yaşamının biricikliği ve özgün karakteri mekânsal olarak yansıtılır. Böylece anıt, yalnızca kolektif bir hafızanın taşıyıcısı değil; aynı zamanda her bireysel hikâyeye saygı gösteren çok katmanlı bir bellek düzlemi sunar.
Anıtın bu çok katmanlı yapısı, onu yalnızca bir anma yapısı olmaktan çıkarıp, ziyaretçiyi düşünmeye, hissetmeye ve hafızayla etkileşime davet eden bir deneyim alanına dönüştürür. Su yüzeyindeki yansımalar, taşların oluşturduğu zamansal süreklilik ve ülkeler arası referanslar ile birleşerek, diplomatik görev uğruna hayatını kaybetmiş bireylerin anısını kolektif hafızada diri tutacak simgesel bir izlek kurar.
ANMA MEKÂNI: HAFIZANIN GERİ ÇEKİLDİĞİ BİR TERAS
Anma mekânı, fiziksel bir sınır olarak tanımlanan anma duvarı aracılığıyla kent yaşantısından ayrıştırılarak, ziyaretçinin içsel deneyimine olanak tanıyan bir sessizlik alanı sunar. Bu duvar, ana yoldan ve kaldırımlardan görsel ve işitsel bir perde görevi görerek, mekânın kamusallığını bir süreliğine geri çeker. Anma ritüelinin gerçekleştiği alan, bu duvarın Botanik Park’a bakan arka yüzünde konumlanır.
Duvarın bu arka yüzü, sadece fiziksel bir arayüz değil, aynı zamanda hafızanın mekânda somutlaştığı bir yüzeydir. Duvarda yer alan delikler, şehitlerin hayatlarını kaybettikleri ülkeleri temsil ederken, bu mekânsal delikler aynı zamanda dünyanın farklı noktalarında yaşanmış trajedilerin birer izi olarak okunur. Delikler aracılığıyla mekâna entegre edilen dünya haritası, anma mekânına küresel bir bağlam kazandırır.
Duvarın yüzeyine kazınmış isimler ve tarihler, kronolojik sıraya göre ve aralarında geçen süre kadar mesafe bırakılarak yerleştirilmiştir. Bu, yalnızca tarihsel bir kayıt sistemi değil; aynı zamanda zamanın akışını bedenle algılamaya imkân tanıyan bir koreografi önerisidir. Duvarın alt kısmında yer alan çiçeklik alan, ritüelin bir parçası olarak ziyaretçinin fiziksel temasını mümkün kılar; burada bırakılan çiçekler, hatırlamanın somut ve duygusal ifadesi hâline gelir.
Bu mekânda yer alan oturma elemanları, bir yandan anma ritüelleri için mahrem bir durak niteliği taşırken, diğer yandan gündelik yaşam içerisinde parkın ve kentin manzarasına açılan bir seyir terası işlevi görür. Böylece mekân, yalnızca anıların değil, aynı zamanda bugünün de bir parçası hâline gelir.
BARIŞ PATİKASI: SUYLA DERİNLEŞEN BİR HATIRLAMA ROTASI
Anıt ile anma duvarı arasında oluşan boşluktan sızarak parkın iç derinliğine doğru yönelen Barış Patikası, ziyaretçiyi fiziksel olduğu kadar zihinsel bir yolculuğa da davet eder. Patika, anıtın yansıma havuzundan başlayan su öğesiyle eş zamanlı olarak ilerler; kademeli su kanalları boyunca süzülerek, geçmişte bir kahve köşesi olarak tanımlanan noktaya kadar ulaşır. Su burada, yalnızca doğal bir eleman değil, hatırlamanın sürekliliğini taşıyan bir anlatı aracıdır.
Patika ile anıt taşları arasında korunan doğal topografik eğim ve parkın doğal yapısını bozan kademeli büyük seyir teraslarının yerine önerilen toprak dolgu ve ağaçlandırma ile bu alanın Botanik’e yeniden kazandırılması, hem parkın ekolojik yapısını korur hem de anıtın simgesel gücünü zedelemeden aşağı kotlara geçişi mümkün kılar. Bu yumuşak geçiş sayesinde ziyaretçi, bir ritüelden ötekine, bir anlatı katmanından diğerine doğru yöneltilir.
Patikanın vardığı noktada, geçmişte kahve köşesi olarak işlev gören alan, yeniden işlevlendirilerek bir seyir terasına dönüştürülmüştür. Hafifçe kaya bahçesine doğru uzanan bu konsol yapı, Botanik Park’ın su kaynağını görünür kılar. Suyun başladığı bu doğal eşik, yolculuğun simgesel son durağıdır: hem suyun hem de hafızanın kaynağı.
Bu seyir terası, çevresindeki yoğun yeşil doku ve sessizlikle birlikte, mekânsal olarak izole bir yapıya bürünür. Yönlendirme levhalarından ve açıklayıcı anlatımlardan arındırılmış bu alan, ziyaretçinin yalnızca doğayla ve kendisiyle baş başa kalmasını sağlar. Burada deneyim, salt bir anma ritüelinin ötesine geçerek, bireysel hafızanın kendi ritmini bulduğu bir iç yolculuk alanına dönüşür. Bu soyut ve sessiz bölüm, anıtın temsilî anlatısından sonra gelen, derin bir içsel teması olan son duraktır.
SUYUN GRAMERİ VE MEKÂNSAL SÜREKLİLİK
Botanik Park’ın baskın tasarım öğesi olan kaskatlı havuzlardan suyun akışı, parkın kimliğini biçimlendiren temel unsurlardan biridir. Doğu yamacından başlayan bu akış, gizli bir kaynaktan doğarak kaya bahçesinden süzülüp ardışık havuzlar aracılığıyla parkın ana göletine ulaşır. Her havuz, bir üst kotta biriken suyu bir alt kata aktararak, süreklilik arz eden döngüsel bir sistem kurar. Bu su döngüsü, yalnızca teknik bir altyapı değil; aynı zamanda parkın ekolojik hafızasını taşıyan bir anlatı olarak değerlendirilmiştir.
Anıtın üzerinde konumlandığı yansıma havuzu, bu döngünün parçası olarak kaskatlı bir biçimde tasarlanmış, Barış Patikası ile doğrudan ilişkilenmiştir. Patikanın kenarındaki kademeli su kanalı aracılığıyla bu akış, parkın su kaynağının başladığı noktaya kadar ulaşır. Böylece anıtın su öğesi, yalnızca sembolik bir değer taşımakla kalmaz; parkın tarihsel peyzajına fiziksel bir bağ ile eklemlenir.
Anıtla başlayan bu su kurgusu, mekânın geçmişiyle bugünü arasında hem görsel hem de kavramsal bir süreklilik kurar. Su burada, yalnızca mekânın bir bileşeni değil; aynı zamanda hafızayı taşıyan, geçmişle temas kuran bir akışkan yüzeydir. Bu bütünlük, parkın mikroklimasını desteklerken ziyaretçiye de duyusal ve düşünsel bir deneyim sunar.
SONUÇ: KESİŞEN KATMANLAR: ANIT, SU, HAFIZA, DOĞA
Bu proje, Ankara’nın kent belleğinde silikleşmiş bir katman olan suyu, yeniden görünür ve anlamlı kılmak üzere kurgulanmıştır. Botanik Park gibi tarihsel bir peyzajın içinde suya yeniden işlev kazandırmak, yalnızca fiziksel bir iyileştirme değil; aynı zamanda hafızayla kurulan bağın da onarılması anlamına gelir. Dışişleri Şehitleri Anıtı, suyun sürekliliği üzerinden bir hafıza çizgisi kurarken; bu çizgi, mekânsal olarak parkın kalbine uzanır, zamansal olarak ise geçmiş ve bugün arasında bir köprü oluşturur.
Anıtın simgesel dili, su öğesiyle kurduğu ilişki sayesinde gündelik yaşamla bütünleşir; kamusal alanın estetik, deneyimsel ve tarihsel boyutları bu tematik eksende buluşur. Ziyaretçinin anıtla kurduğu bağ, yalnızca görsel ya da fiziksel değil; duygusal, düşünsel ve tarihsel bir katılım biçimidir. Parkın katmanlı yapısı içinde yer alan anma, patika ve seyir alanları, bireysel hafızayı kolektif bir anlatıya dönüştüren ara yüzler olarak çalışır.
Bu bağlamda önerilen tasarım, yalnızca bir anıta değil; aynı zamanda doğayla, suyla ve geçmişle kurulan çok katmanlı bir ilişkiye ev sahipliği yapar. Hatırlamak için bir durak, düşünmek için bir patika ve hissetmek için bir yüzey önerir. Suyun grameriyle yazılan bu mekân, sessizlikten doğan bir anlatı olarak kentin hafızasında yeniden yer edinir.
Anıt, ziyaretçisini yalnızca bilgiyle değil, duyguyla da buluşturarak onu aktif bir hatırlama sürecine dahil eder. Bu yönüyle tasarım, mekânsal belleği hem bireysel hem de toplumsal düzlemde yeniden üretir. Anma, düşünme ve yüzleşme edimlerini aynı bağlamsal çerçevede birleştiren bu kurgu, yalnızca geçmişle değil; gelecekle de kurulacak ilişkiler için eleştirel ve üretken bir zemin sunar.