STARTT'ın Pantheon için tasarladığı yeni ziyaretçi rotası, rotundanın arkasındaki arkeolojik alanı kamusal erişime açarak yapının geçmişte parçası olduğu kentsel sistemi yeniden okunabilir hale getiriyor. Proje, antik malzeme dokusuna saygılı çelik müdahaleler ve erişilebilir bir güzergahla çağdaş mimarlığı arkeolojik mirasla buluşturuyor.

Fotoğraflar: Alessandro Penso
İtalya Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen proje, Pantheon’un ünlü rotundasının arkasındaki arkeolojik alanı kamunun kullanımına sunuyor. Daha önce yalnızca teknik işlevler için kullanılan mekanları da kapsayan rota, rotunda ile Neptün Bazilikası’nın apsisi arasında bağlantı kurarak ziyaretçilerin yapının bir zamanlar kentsel bir aksın başlangıç noktası olarak nasıl işlediğini algılamasına olanak tanıyor. Bu yaklaşım, 19. yüzyıldaki yıkımlar sonucunda Pantheon’u çevresinden koparılmış, bağımsız bir anıt olarak ele alan modern okumanın karşısında alternatif bir bakış sunuyor.

İtalya Krallığı dönemindeki müdahalelerden önce Pantheon, günümüzde Largo Argentina olarak bilinen alana kadar uzanan doğrusal bir kentsel sistemin parçasıydı. Anıtın Kral II. Vittorio Emanuele’nin mozolesine dönüştürülmesi amacıyla çevresindeki kent dokusundan ayrıştırılmasıyla bu ilişki de ortadan kalktı. Pantheon’un hemen arkasındaki Neptün Bazilikası’nın kalıntıları ise bu süreçte ortaya çıkarıldı.
Dolayısıyla bugün gördüğümüz Pantheon, belirli ölçüde modern dönemin bir kurgusu olarak değerlendiriliyor.

Bugün ziyaretçilere açılan alanlar, rotunda ile bazilika kalıntılarını birbirine bağlayan payandalarla biçimleniyor. Bu mekanlar, Roma’daki en eski Bizans ikonlarından birini barındıran Santa Maria ad Martyres Bazilikası’nın şapelinin yanı sıra, Pantheon’un farklı tarihsel evrelerine ait mimari parçaları ve deniz tanrısına adanmış bazilikanın kalıntılarını içeriyor. Yeni ziyaretçi güzergahı, rotundanın silindirik kütlesi ile Neptün Bazilikası apsisinin eğrisel geometrisi arasında sıkışan ve payandaların strüktürel ritmiyle biçimlenen Roma mekansallığını öne çıkarıyor.

STARTT’ın projesi, bu iki karşıt eğri arasında kalan boşluğa, tarihi malzeme dokusuna saygılı ve ölçülü müdahalelerle yaklaşıyor. Tasarım, farklarıyla okunabilen ve mikro-mimarlıklar olarak tanımlanabilecek minimal unsurlardan oluşuyor. Mekanın karakteri, çağdaş üretim teknikleriyle işlenmiş çelik plakalar ile Antik Roma’nın tuğla ve beton dokusu arasındaki ilişkiden doğuyor.

Yeni eklenen unsurlar arasında yer alan ve heykelsi bir monolit olarak tasarlanan asansör, ziyaretçileri üst kotlara ulaştırıyor. Bu seviyede Kültür Bakanlığı, Luca Mercuri’nin koordinasyonunda, anıtın tarihine odaklanan multimedya bir sergileme kurgusu oluşturuyor.

STARTT’ın yeniden kullanım yaklaşımı, tüm kullanıcılar için erişilebilir ve kapsayıcı bir rota tanımlarken, alan üzerindeki fiziksel müdahaleyi minimum düzeyde tutuyor. Bu yönüyle proje, çağdaş mimarlığın arkeolojik mirasın hizmetinde nasıl konumlanabileceğine dair bir örnek sunuyor.