Barış Altan'ın, Büyükada Rum Yetimhanesi üzerine görüşleri.

Başlıktaki türden bir haberi uzun zamandır yüreğimiz ağzımızda bekliyoruz. Yapının yıllar içinde giderek tahrip olmasını takip edenler için ‘beklenen’, yapının taşıyıcı sistemi harap olduğu için kendiliğinden çökmesi, bir deprem sonucu yıkılması veya bir yangında kül olmasıydı. Ancak sanırım çoğumuz yapının, sahibi İstanbul Rum Patrikhanesi eliyle yıkılacağını tahmin edemedik.
3 Haziran 2025 günü İstanbul Rum Patrikhanesi Kutsal ve Mukaddes Sinodu’nun aldığı karar, 5 Haziran günü çoğu basın-yayın organında “Büyükada Rum Yetimhanesi otel oluyor” başlıklarıyla duyurdu. Kararda yapının otel olacağı açıkça belirtilmemesine rağmen, “turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi” ifadesinin geçmesi, ülkesini yeterince tanıyan her basın-yayın organından bekleneceği gibi kararın ‘otel müjdesi’ şeklinde sunulmasına yetti. Ne var ki kararda ne otel ne de yıkım ifadesi yer alıyor; başlıktaki ”restorasyon” kelimesine bakarak yapının restore edilerek turizm amaçlı kullanılacağını düşünmek bile mümkündü. Ancak, Apaçık Radyo’nun Dünya Mirası Adalar programının 22 Temmuz 2025 tarihli yayınına konuk olan Laki Vingas, yapının yıkılarak yeniden inşa edileceğini açıklayarak bu umudumuzu da elimizden aldı.
Apaçık Radyo’nun Kültürel Miras ve Koruma: Kim İçin? Ne İçin? ile Dünya Mirası Adalar programları, Yetimhane konusunu sık sık gündeme taşıyarak önemli bir külliyat oluşmasını sağladı. Söz konusu son yayın ise, yapı için yepyeni ve muhtemelen pek de iç açıcı olmayan bir dönemin habercisi oldu. Programın konuğu olan Vingas, yıkım kararının yanı sıra, bence uzun uzadıya tartışılması gereken başka açıklamalarda da bulundu. En çarpıcı olanı, “yapının restorasyonunun imkânsız hale geldiği” yönündeki ifadesiydi. Uzun yıllardır ihmal edilmiş ve çok yıpranmış olmasına rağmen hâlâ ayakta olan bir yapı için bunu ifade etmek, en hafif tabirle yanıltıcı ve yönlendirici bir açıklamadır. Ne yazık ki bu Patrikhane’nin uzun süredir duymak istediği türden bir açıklama. Patrikhane, bu doğrultuda düşünen teknik insanları çevresinde tutarken, aksi yönde görüş bildirenleri zamanla uzaklaştırdı.
Vingas’ın diğer önemli bir açıklaması, bundan sonraki süreci yürütmek üzere Patrikhane temsilcileri, hukukçular ve iş geliştirme uzmanlarından oluşan bir komisyonun kurulmuş olduğuydu. Ama bilin bakalım bu komisyonda kimler yok? Vingas, ada kamuoyunu yapının bir parçası olarak tanımlasa da, komisyonda ada halkını temsilen kimse yok. Yapının korunması için yıllardır çaba gösteren sivil toplum kuruluşları da yok. Kültürel miras ve hafıza çalışmaları konusunda deneyimli kişiler de yer almıyor.
Değinmek istediğim son açıklama ise, yeni inşa edilecek yapının “herkesin her an ulaşabileceği” bir yer olması gerektiği yönündeki niyet beyanı. Vingas’ın verdiği bilgiye göre yaklaşık 80 milyon dolarlık bir yatırımla gerçekleştirilecek bu yapıya herkesin her an ulaşabileceğine inanmamız bekleniyor. Oysa İstanbul, son yıllarda kamusal alanların ve yapıların gasp edilerek dönüştürüldüğü ve hali vakti yerinde İstanbulluların bile giremediği birçok turizm yatırımına sahne oldu. Yetimhane örneğinde de farklı bir durum yaşanmayacağını öngörmek zor değil. Belki bir ihtimal, kılık kıyafetimiz uygun bulunursa, yapının zemin katındaki kafeteryada bugünün parasıyla 150-200 liraya bir bardak çay ya da kahve içerek kendimizi “ulaşmış” sayabileceğiz.
Komisyon ve ulaşılabilirlik açıklamalarını geçerek, “yapının artık restore edilemeyeceği” yönündeki iddiaya odaklanmak istiyorum. Öncelikle şunu vurgulamak isterim; hangi malzemeden inşa edilmiş olursa olsun, hangi düzeyde yıpranmış olursa olsun, ilkesel ve teknik olarak her yapı restore edilebilir. Elbette hangi yöntemle restore edileceği, müdahalenin boyutu, yapının özgünlüğünün ne ölçüde etkileneceği gibi teknik, ilkesel ve de maddi konular tartışılır, bir karara varılır. Günümüzün mimarlık, mühendislik ve malzeme teknolojileri düşünüldüğünde “restorasyonu imkânsız” gibi bir iddia bilimsel açıdan geçersizdir. Bu nedenle, bugünkü harap durumuna rağmen Yetimhane RESTORE EDİLEBİLİR. Üstelik teknik olarak mümkün olmanın ötesinde, bu boyut ve nitelikteki ahşap bir yapıyı yıkmak yerine restore etmek, dünya çapında bir öğrenme ve deneyim paylaşımı faaliyetine dönüşebilir. Böyle bir süreçten doğacak ilgi ve prestij, yapının bir wellness/SPA merkezine (Vingas katıldığı programda bu işlevin de gündeme geldiğini açıkladı) dönüştürülmesinden çok daha fazlasını kazandıracaktır.
Yetimhane restore edilmesine edilir de esas soru, restore edilmesi isteniyor mu? Daha açık sorayım, Patrikhane Yetimhaneyi restore etmek istiyor mu? Bence istemiyor. Özellikle de mülkiyetini tekrar aldıktan sonraki dönemde samimi olarak istemedi. 1964’te yapının kapatılmasından, 1997’de mülkiyetin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçişine kadar olan dönemde yapıya kapsamlı müdahale yapılamamasını, dönemin siyasi ve toplumsal koşulları nedeniyle anlamak mümkün. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ilgisizliği de şaşırtıcı değil. Ancak, 2010 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla mülkiyetin Patrikhane’ye iade edilmesinden sonra acil koruma önlemleri alınmış olsaydı, yapı bugünkü duruma gelmezdi. Bu süreçte tek anlamlı müdahale, yapının çevresine yangın söndürme sistemi kurulması oldu. Kırılan camlar onarılmadı veya su geçirmeyecek şekilde kapatılmadı. Sonuç olarak pencerelere yakın döşemeler ve taşıyıcı sistem hızla tahrip oldu. 2010’da çatıda oluşan ve yapının tahribatını çok hızlandırmış olan açıklık onarılmadı. Üstelik onarım için bir proje hazırlanmış ve koruma kurulu tarafından onaylanmıştı ama uygulamaya geçilmedi. Oysa yapıyı korumak isteyen mülk sahibinin bu tür basit önlemleri alması beklenirdi. Patrikhane’nin gerek kırılan camları gerek çatıyı onaracak maddi kaynağa sahip olduğunu biliyoruz. Üstelik Patrikhane’nin yeterli maddi kaynaklara sahip olmaktan çok daha önemli bir avantajı vardı (halen de var); çevresinde yapıyı kurtarmak için çırpınan onlarca kişi ve kurum vardı ve onlar tamamen gönüllü emeklerle çeşitli projeler geliştirmek için yıllarını harcadılar.

2018’te çektiğim fotoğrafta, zemin kattaki tiyatro salonunda pencerelere yakın yerlerdeki döşemelerin yağmur nedeniyle tahrip olduğu, buna karşın yağmurdan etkilenmeyen alanların oldukça iyi durumda olduğu açıkça görülebiliyor.
1994 yazında mimarlık öğrencisiyken staj yaptığım ofis, Yetimhane’yi otele dönüştürme projesi üzerinde çalışıyordu. Ben staja başladığımda rölöveler büyük oranda tamamlanmıştı, bazı detaylarda eksikler vardı. Ben de bürodaki deneyimli mimarlarla birlikte bir hafta boyunca yapıdaki rölöve çalışmalarına katıldım. O dönem yapı strüktürel olarak çok daha iyi durumdaydı ve neredeyse tüm katlara ve mekânlara girebilmiştik. Sonraki yıllarda birkaç kez daha yapıyı ziyaret ettim. 2018’de, Europa Nostra’nın yapıyı Avrupa’nın Tehlike Altındaki 7 Kültürel Miras Alanı listesine almasını sağlayan dosyayı hazırlayan ekipte yer aldım. Listeye alındıktan sonra, Patrikhane yetkilileriyle, onların belirlediği uzmanlarla ve program yöneticileriyle toplantılara ve saha ziyaretlerine katıldım. Bu süreçte edindiğim izlenimler yukarıda bahsettiğim, Patrikhane’nin tutumuyla ilgili görüşlerimin temelini oluşturmaktadır. İlerleyen dönemde ise dosyayı birlikte hazırladığımız Europa Nostra Türkiye temsilcileri sürecin dışında bırakıldılar. Eminim aynı gözlemleri çalışma arkadaşlarım da paylaşacaktır.
Doğrusu ben, özellikle ilgi ve uzmanlık alanım olan kültürel miras konusunda, Türkiye’de sürekli olarak aptal yerine konulmaktan çok sıkıldım. “Restore edilemez duruma geldi”, “herkesin ulaşabileceği bir yapı olacak”, “yeni yapı Ada’ya katma değer sağlayacak” gibi söylemlerin inananı ve alıcısı olabilir. Ama biz, koruma ilke ve tekniklerini bilen, kültür varlıklarının somut ve soyut değerlerinin farkında olan, ülkenin kültür varlıkları için içi titreyen ve eğriyi doğruyu ayırt edebilen insanlar olarak, bu söylemleri — tabiri caizse — YEMİYORUZ. Patrikhane gibi son derece saygın bir kurumun, hemşehrilerine karşı dürüst, samimi ve şeffaf olmasını bekliyor, hatta talep ediyorum.
Yetimhane ile ilgili tam da Dünya Mirası Adalar Programı’nın 1 Temmuz 2025 tarihli yayınına katılan Gündüz Vassaf gibi hissediyor ve düşünüyorum; “O zaman kendilerine (Patrikhane kastediliyor) önerilen çözüm, çatının üstüne geçici koruyucu bir yapı koyulmasıydı. Neden bunu yapmıyorsunuz diye kendilerine sorduğumu hatırlıyorum, cevapsız bırakmışlardı. Aradan yedi yıl geçti, böyle bir şey yapmadılar, daha da çöktü, artık ölüme terkedilmiş. Türkiye’de biliyoruz böyle bilerek ölüme terk edilen yapıları. Çöksün ki üstünden para kazanalım diye terk edilen yapıları. Anlaşılan Patrikhane’nin de planı buymuş”.