Vedat Tokyay bu yazısında Kadıköy Belediyesi Hizmet Binası Yarışması'na dair düşüncelerinden söz ediyor.
Özellikle Yerel Yönetim ve benzeri sivil yapı mimarlığının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunlar, hükümet konaklarına benzemezler çünkü hükümet konağında birey ile yönetici arasında karşılıklı ilişki olamaz. Ancak, yerel yönetimler, sivil yaşamın adeta yaşam yeridir. Bu yüzden yerel yönetimler sivil yaşamla hemhal olmalıdır.
Bir Yerel Yönetim yapısı, o bölgede yaşayanların iktidara karşı tek sivil kamusal mekanıdır. Onun yasakladığı veya sindirdiği tüm kültürel etkinlikleri izlemek üzere buraya gelirler. Bu yüzden bu mekanlar, karşılayıcı, kucaklayıcı, geçirgen bir forma sahip olmalıdır. Bu biraz da yapının büyüklüğü ve yüksekliğiyle de ilgilidir. İnsan vücudu, kendisinden çok büyük bir yapıyı hazmedemez, içine alamaz, ona yaklaşırken çekinir hatta korkar. Halbuki mimarlık, yapı ile insan arasındaki ilişkileri, büyüklük, yükseklik, ölçek, doku, form gibi araçlarla ayarlayabilen tek disiplindir.
Gerekirse, iktidarın tekçi, monist baskısına karşı tek büyük bir kitle değil, bir dizi irili ufaklı kitleler olmalıdır. Programın istediği tüm işlevlerin tümünü tek bir bavula sığdırdığınızda, ister istemez bir dizi sorunla karşı karşıya kalıyorsunuz. En önemli sorun, programda yer alan birbirinden farklı işlevlerin farklı formlar, farklı iç ve dış mekanlar istemesidir. Ayrıca tüm işlevleri tek bir bavula yerleştirdiğinizde ister istemez hacim ve yükseklik büyüyor. Bu bir dolu-boş dengesidir. Nasıl ki bir kentte tiyatro, bakkal, kitapçı gibi yapıları farklı formlarda ve farklı komşuluk ilişkilerinde görüyorsanız, yerel yönetimi de bir kent gibi düşünebiliriz. Orada bir tiyatro veya sinema da seyredebilirsiniz, Halk ekmek’ten ucuz ekmek alıp belediye kitaplığındaki bir imza gününe de katılabilirsiniz. Bunları farklı formlarına göre dış dünyada algılayarak onlara yaklaşmak çok daha doğal ve rasyonel bir tavırdır.
Doğa ile yapı ilişkisi, yapının geçişliliğini, geçirgenliğini, giderek, doğanın yapının içinde de devam etmesini ve yapıya nüfuz etmesini talep eder. Hatta bir adım daha giderek, organik bir yapı/dış çevre ilişkisi ister. Baskıcı, tahakküm edici, çevresine yabancı bir formu iter, kabul etmek istemez. Henri Lefebvre’nin insan vücudu ile mimari mekan ilişkilerini anlattığı bölümden benim anladığım sadece modulus kavramı değildi. Hiçbir noktasında ortogonal bir şekil olmayan insan vücudunun aklı sayesinde eğrisel formları üretebilmesiydi. Dik köşeli yapılar kadar eğrisel formlar sayesinde üretilen mekanlar antik dünyadan beri (Buleuterium, amfitiyatro) var olmaya devam ettiler.
Peki, bu yarışmanın ödüllü örneklerinde, birkaç örnek hariç tüm projelerin dik köşeli olmasına ne demeli? Sanki 70’li yılların yarışmalarını izler gibiyim.
Bir yerel yönetim yapısının mimarisi öyle olmalıdır ki, tüm enerjisini ve suyunu kendisi ürettiği gibi, yapının ve çevresinin doğal yapısı, karbon emisyonunu azaltmalıdır.
Peki, bu ilkeleri ortaya koyduktan sonra, Birincilik alan Projeyi incelediğimizde ne görüyoruz?
Karşılayıcı, kucaklayıcı ve geçirgen mi?
Dikdörtgen formuna baktığımızda yapı böyle bir olanak vermiyor. Tüm cepheler, hemen hemen aynı. Tek olumlu yanı çevresinin portiklerle geçirgenleşmiş olmasıdır. Ama, portiklere rağmen, bireyin nereye nerden gireceğini belirten bir mimari araca rastlamıyoruz. Yapının geçirgenliği sadece girişiyle değil tüm kabuğu ve hatta çatısında kurulan dolu-boş ilişkilerinde ortaya çıkar. Burada, monoton bir cephe düzeni görüyoruz.
Yapının tek bir kitle olması doğru mu?
Yapının bence tek olumlu yanı, programın verdiği altı kat sınırını, dört kata indirmiş olmasıdır. Ancak kitlenin büyüklüğü, tüm işlevleri tek bir kitlede toplama çabası bu olumlu yanı azaltmaktadır. Zaten ‘yapıya nereden girileceği’ evrensel sorusu bir türlü yanıtlanmadığı için tek bavula toplanmış bu kadar çok etkinlik mekanı da insanla ilişkisini kuramıyor. Ayrıca ortasında avlusu olan tek büyük kitle ister istemez bizi Güneydoğuya götürüyor. Peki, İstanbul, avlulu bir Urfa yapısını hak ediyor mu?
Yapı dışındaki Doğa ile ilişki kuruyor mu?
Doğa dediğimiz mevcut ağaçlara ek olarak önerilen peyzaj, dış mekanda insanlara ayrılan yer, su elemanları, yürüme yollarıdır. Yapının tek ilişki kurduğu yer, 1. Kat avludaki doğal ortamdır. Onun dışında, giriş katında olsun, çatı katında olsun doğal unsurlar-peyzaj yer almamıştır. Yapı formu açısından organik bir mimari için bir öneri değildir.
Peki bu yapı, 21. Yüzyıl İstanbul’una neler getirmiştir?
Neden, 21. Yüzyılın ilk çeyreğini tamamlamış olmamıza rağmen, halen 70’lerin mimarisini sürdüren bir Proje birincilik alabiliyor? Bu kadar yazı, dergi, kitap, sempozyum, eğitim, batıdan ve doğudan örnekler tümüyle yeni ve taze bir mimarlığı geliştirmemizi isterken, biz neden inatla geriye doğru yürümeye çalışıyoruz?
1 Yorum
Sayın Vedat Tokyay’ın eleştirlirine kısmen katılıyorum. (Belediye Binasının bulunduğu alana yukarıdan baktığınızda şehir zaten irili ufaklı, olabildiğince parsellere, adalara bölünmüş durumda. Bu sebeple çok fazla yükselmeyen, tek bir yapı daha uygundur gibi bir bakış açım var.)
Sayın Gökhan Avcıoğlu da benzer eleştiriler dile getirmişti. Bu yarışma özelinde mimarlık ortamında yapıcı bir tartışmaya alan açmasını arzuladığım ve aynı bağlamda olduğu için GAD yazısına yaptığım yorumu buraya da ekliyorum:
“Sayın Gökhan Avcıoğlu’nun eleştirilerine genel anlamıyla katılıyorum.
Mimari kalitesinden bağımsız olarak yarışma alanının çevresinin ve tüm İstanbul’un yapı stoku değerlendirildiğinde ortak noktalarının dik açılar, kırma çatılar ve pencereler için cephelere açılmış delikler şeklinde vücut bulan mimari yaklaşımları olduğunu görüyoruz.
Şehre biraz “eğlence” gerektiğini düşünüyoruz. Dik açıları, dikdörtgenleri şehirde yumuşatacak, dengeleyecek eğrisel formlara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Tabii bunun yapılacağı yer de önemli. Kentsel dönüşüm kapsamında bu tarz hareketlerin yapılması hem yönetmeliğin getirdiği kısıtlamalar hem de ekonomik şartlar sebebiyle mümkün olmayabilir. Ancak Kadıköy Belediye Binası’nın merkezi yeri, doğası (kamu yapısı olması) farklı bir yapı yapmak için bence çok uygundu. Kadıköylü olarak mimarlık ortamını zenginleştirecek güzel bir fırsatın kaçtığını düşünüyorum.”